Mehmet kapıyı ikinci kez çaldığında hava serindi. Ece içeriden hızlı adımlarla geldi, kapıyı açtı. Mehmet koltuğunun altında düz bir çanta, diğer elinde küçük bir cihaz kutusu taşıyordu. Kapının eşiğinde ayakkabılarını çıkardı, başıyla selam verdi.
“Uygunsa başlayalım.”
“Uygun.”
Umut kapının yanından onları izliyordu. Gözleri merakla korku arasında gidip geliyordu. Ece kardeşinin omzuna kısa bir dokunuş bıraktı. Umut o dokunuşun ardından bir iki adım geri çekildi ama kaçmadı. Salonun ortasına doğru ilerlediler. Ece, dün gece hazırladığı yeri gösterdi. Sandalye, yanına konmuş minder, pencerenin önünde ince bir aralık, masanın üstünde temiz bir bardak su. Mehmet bu düzeni görünce Ece’ye kısa bir bakış attı.
“İyi hazırlık yapmışsınız”
“Böyle daha rahat ediyor. Düzen şart”
Mehmet çantayı açtı. İçinden o küçük portatif spirometreyi çıkardı. Cihaz basit görünüyordu. Birkaç parça, tek bir ağızlık, kâğıtlar. Mehmet anlatmaya başladı. Sesini ayarladı, kısa cümleler kurdu. Umut’un dili herkese kolayca yerleşiyordu.
“Önce nefesin hızını ölçeceğiz. Sonra kapasiteye bakacağız. Çok uzun sürmeyecek. Yorulursan bırakırız.”
Umutun bakışı Ece’nin yüzüne kaydı. Ece gözleriyle onay verdi. Mehmet ağızlığı gösterdi.
“Buna üfleyeceksin. Şimdi değil. Önce nefesini dinleyeyim.”
Stetoskopu yerleştirdi. Umutun sırtına elini nazikçe koydu, omuz başına kadar çıkardı, sonra yanları yokladı. Odaya bir süre yalnızca hafif tıkırtılar ve Mehmetin sakin talimatları yayıldı.
“Buradan derin al. Tut. Biraz daha. Ver.”
Ece, iki nefes arasında kardeşinin göz bebeklerini izledi. Panik yükseldi mi diye baktı. Umut paniklenmedi. Gözlerinde o iyi tanıdıkları dalga kısa bir süre kıpırdandı, sonra sakinleşti. Mehmet stetoskopu çıkardı.
“Buhar cihazını hazır tutalım. Kısa kullanırız.”
Ece başını salladı, mutfağın kapısından içeri uzanıp kabı suyla çalkaladı, yerine yerleştirdi. Mehmet bu sırada spirometreyi hazırladı. Ağızlığı tek kullanımlık paketten çıkarıp Umuta uzattı.
“Buna sıkıca ağzına yerleştir. Hızlı ve güçlü üfleyeceksin. Öksürürsen sorun değil. Tekrarlarız.”
Umut bir an tereddüt etti. Ece sandalyeyi ona çekti, sırtına minderi yerleştirdi. Umut ağızlığı tuttu. Gözleri Ecede. Ece kısık sesle konuştu.
“Kısa. Korkarsan bırak. Ben buradayım.”
Mehmet elini kaldırdı.
“Hazır.”
Umut nefesini doldurdu. Sonra verdi. Cihazın içinde minik bir teker döndü, ekranda sayı belirdi. Mehmet not aldı. Bu hareketi iki kez daha yaptılar. İkincisinde Umut hafif öksürdü. Mehmet eliyle dur işareti yaptı.
“Yeter. Zorlamayalım.”
Buhar cihazını açtılar. Odaya ince bir sis yayıldı. Umut maskenin içinden Eceye baktı. Gözlerinde panik yoktu. Yorgunluk vardı. Ece maskeyi düzeltirken Mehmetin yüzüne kısa bir teşekkür bıraktı. Mehmet başıyla karşılık verdi. Cihazın tıkırtısı azaldığında maskeyi çıkardılar. Umut başını yastığa yasladı. Mehmet yumuşak bir sesle konuştu.
“Bugün idare eder. Dışarıda hava kuru. İçeriyi nemli tutun. Bir de akşamları kısa egzersiz. Zorlayıcı değil. Oyun gibi. Balon varsa iyidir. Yoksa pipetle bardak içinde köpük işi bile iş görür.”
Umut hafifçe gülümsedi. “Balon olur.”
Ece gözleriyle teşekkür etti. Mehmet notlarına baktı, kalemi bıraktı.
“Haftaya bir kez daha uğrayayım. Onun ritmini görmek istiyorum.”
Taner o sırada kapıda belirdi. Aslında Ece gelmemesini söylemişti ama içine sinmediği için yine de geldi. Ece ona baktı, gelme dediğini biliyordu ama görünce içi rahatladı. Taner ayakkabılarını çıkardı, sessizce içeri girdi.
“Tam zamanında geldin.” dedi Ece.
“Mehmetin söylediklerini dinleyeyim.”
Mehmet kısa özet geçti. Taner başını salladı, gereksiz soru sormadı. Umut maskesiz nefes alıyordu artık. Ece suyu uzattı. Umut bir iki yudum aldı. Sonra Tanere baktı.
“Kitabın ikinci hikayesini okudum.”
“Sevindim.”
“Bazı cümleler çok kısa.”
“Kısa cümle iyidir.”
Umut bardağı masaya bıraktı. Mehmet toparlanmaya başladı. Ece kapıya kadar eşlik etti “Geldiğiniz için sağ olun.”
“Bu ev nefes alıyor. Ben yalnızca bakıyorum.” dedi Mehmet onların diliyle.
Mehmet gitti. Ece salona dönerken Tanerin bakışıyla karşılaştı. Bakışın içinde sormadan sorma vardı. Ece bir an sustu. Sonra içindeki yumruyu saklamadan konuştu.
“İçim nefes aldı. Sonra yine sıkıştı.”
“Normal. Çok zor ve dalgalı süreçler yaşıyorsun”
“Umut iyi olsun istiyorum. Çok istiyorum. Sonra birden aklıma geliyor. Gerçek ailesi. Yardım ederlerse iyi olur diyorum. Sonra birden, ya bizden alırlarsa diyorum. O an kalbim duruyor gibi oluyor.”
Taner sandalye çekmedi. Ayakta kaldı. Sesi alçaldı.
“Bunların hepsi aynı anda olabilir. İkisini de duymak zor ama Umut için en iyisi olsun istiyorsun.”
“Bazen utanıyorum. İçimden geçen bir cümle var. Saklamak istiyorum. Sonra kendime kızıyorum.”
“Söyle.”
“Umutun iyi olmasını istiyorum. Aynı anda onun hep benimle kalmasını istiyorum.”
Taner cümleyi aldı, yerine koydu. Yargılamadı. Uzatmadı. Kendi cümlesini kurdu.
“Bu, sevmenin cümlesi.”
Ece başını eğdi. Dudak kenarında yorgun bir çizgi vardı.
“Bir de başka bir şey. Sen bu işte artık sadece araştıran bir adam değilsin. Bazen baktığımda seni evden biri gibi hissediyorum. Korkuyorum. Alışmaktan.”
“Alışmak bazen iyidir. Korkmana gerek yok”
“Biliyorum. Fakat alışmak, kaybetmek ihtimalini büyütüyor gibi geliyor.”
“Kaybetmek ihtimali, alışmasan da var.”
Ece bunu duyunca omzundaki yük bir parça hafifledi. Sustu. Bir an hiçbir şey söylemeden mutfağa geçti, çayı tazeledi, üç bardak koydu. Umuta birini uzattı. Tanere de verdi. Birlikte içtiler. Sessizlik dışarıdan gelen uğultuya karıştı.
Taner bardağını masaya bıraktı. Derin bir nefes aldı. Gözleri kararlıydı.
“Bugün şirkete gidiyorum.”
“Babası ile mi görüşeceksin?” dedi Ece gergin bir heyecanla
“Evet adı Yusuf. Adrese ulaştım. Eski kayıtlar, mahalle, muhtar, bir iki esnaf. En son ticaret sicilinden şirket adresi. Direk kapıya gideceğim. Telefonla olmaz.”
Ecenin kalbi hızlandı. Elleri bardak kulpunu daha sıkı tuttu.
“Gelmeli miyim?”
“Bugün yalnız gideyim. Önce yüzünü görmek istiyorum. Konuyu bir anda dökmeyeceğim. Randevu almak için bahane gerek. Avukatım demek yetiyor çoğu zaman. İş sanıyorlar. O sanıdan faydalanacağım. İçeri girip gözünü tartacağım.”
Ece başını salladı. İçinde bir cümle devrildi, yenisi yerleşti.
“Taner.”
“Buradayım.”
“Bizi habersiz bırakma!”
“İkinize de.”
Umut, ikisinin arasında gidip gelen cümleleri sessizce dinliyordu. Sonra kısa bir söz söyledi.
“Ben de gelmek istiyorum Yusuf’a.” konuyu tam çözemese de kendiyle ilgili olduğunu az çok fark etmişti
“Bugün değil.” dedi Ece.
“Yarın da değil.” dedi Taner. “Önce kapıyı çalalım.”
Umut sessizce onayladı, anlamış gibi. Kitabı yeniden eline aldı. Ece Tanerin gözlerine baktı.
“Bu iş artık senin de meselen oldu.”
“Oldu.”
“Niye.”
“Çünkü Umutun nefesi, Ecenin omzu ve Miyasenin cümlesi aynı anda içime düştü. Bazı dosyalar insana vazife gibi değil, akraba gibi dokunur. Bu öyle.”
Ece gözlerini kaçırmadı. O an kelimesiz bir anlaşma oldu aralarında. Taner montunu aldı. Kapıya yöneldi. Ece eşikte durdu.
“Haber ver.” dedi yalvarır gibi
“Veririm.”
“Ne olursa olsun.”
“Ne olursa olsun.”
Kapı kapandı. Ece salona döndü. Umut sayfaya baktı, dönüp ablasına fısıldadı.
“Bence bugün iyi geçti.”
“Bence de.”
“Ben uyuyacağım. Biraz.”
“Uyu.”
Umut odasına çekildi. Ece bardakları topladı. Tezgaha bıraktı. Musluğu açtı, suyun sesi mutfağı doldurdu. İçinden geçen cümleler birbirine çarpıp dağıldı. Bir süre duvara yaslanıp durdu. Nefesini saydı.
Öğleden sonra hava koyulaştı. Ece pencereden sokağı izledi. Tanerin gidişini düşündü. Yusufun yüzünü hiç görmemişti. Sadece bir hayal vardı zihninde. Zenginleşmiş, kravatlı, hızlı konuşan bir adam. O adam bir zamanlar bir kapının önünde durup vicdanıyla pazarlık etmişti. Ece bunu düşününce midesi burkuldu. İçinden bir soru geçti. Ben o kapıda olsaydım ne yapardım. Kendi kendine cevap veremedi. Susmak daha doğruydu. Susmak, bazen doğruyu koruyan tek yerdi.
(devam edecek)