Mehmet başıyla Taner’e işaret etti. Ece onları mutfağa aldı. Umut salonda kaldı, pencerenin kenarına geçip dışarıyı izledi. Sokağın sesine kulaklarını verdi. O ses şimdi bir yabancıyı evde taşıyordu. Yabancının kokusu kötü değildi. İlaç gibi de değildi. Sade. İnsan kokusu.
Mehmet kısık sesle konuştu.
“Detaylı cihazlar lazım. Hastaneye çağırmak istemem. Çocuğun ritmini bozmayalım. Ben haftaya evde ölçüm için uygun bir alet getireceğim. Bir de basit bir uygulama. Günlük nefes izlemesi gibi. Kağıda tık işaretleri atacaksınız. Sabah. Akşam. Kriz olursa kısa not.”
“Yaparız, alışkınız.”
“Tetikleyici belli mi.”
“Gece. Ani korku. Dışarıdaki hava. Yorgunluk.”
“Maskeyi iyi kullanıyor sanırım.”
“Kullanıyor.”
“Filtrelerinizi ben getireceğim.”
“Gerek yok ben hallederim.” Dedi Ece hemen
“Var. Bu evin parası filtreye harcanmasın.” dedi Mehmet durumun farkında olduğunu belli ederek. Sonra gözlüğünü hafifçe yukarı itti. Ece’nin gözlerine baktı.
“Bir de buhar oturumlarının uzunluğunu kıstığınız çok doğru. Fazlası yormuş. Kısaltınca iyi. Böyle devam edin. Önce ben bir daha geleyim. Sonra gerekirse hastanede kısa bir görüntüleme. Ücreti konuşmayacağız. Söylersen kırılırım.”
“Söylemem.” dedi Ece ama yan gözle Taner’e baktı o da “Tamam” der gibi başını salladı.
“İyi.” diye döküldü Ece’nin dudaklarından
Taner bu konuşmadan sonra nefesini fark etti. Oda sanki genişledi. Bir an başını eğdi. Ece’nin bu kısa evet hayırlarıyla koskoca bir plan çıktığını görmek tuhaf bir huzur veriyordu. Mehmet çantayı kapattı. Umut’u çağırdı.
“Ben kaçayım genç adam.”
“Güle güle.” dedi Umut.
“Güle güle.” dedi Ece.
“İki gün sonra yine uğrarım.” dedi Mehmet. “Taner ile olmasa da olur. Yerini biliyorum.”
Kapı kapandı. Avludan ayak sesleri inip gitti. Evin içi yine iki kişilik hâline döndü. Umut Ece’ye baktı.
“İyi miydi.”
“İyiydi.”
“Doktorlar hep kötü mü.”
“Değil.”
“Bu iyi.”
“Bu iyi.”
Akşamüstü sokağa çıktıklarında hava daha çok soğumuştu. Ece bakkaldan iki ekmek aldı. Hüseyin defter açmadı. Parayı masaya bıraktı. Hüseyin elini kaldırdı.
“Bugün benden.”
“Olmaz.”
“Oldu say.”
“Olmaz dedim.”
“Sen bilirsin.” dedi Ece o da Miyase gibi yardım almayı utanç saymamayı öğreniyordu artık. Lazımdı.
Eve dönerlerken apartmanın girişindeki iki kadın fısıldaştı. Ece duydu. Taner’in gelişinden söz ediyorlardı. Genç düzgün giyimli adammış. İki kez gelmiş. Dikkat etmek lazım. Ece bu cümleleri dışarıda bıraktı. Dışarıyı içeri taşımak istemiyordu. Anahtarı çevirdi. Kapıyı kapadı. İçeride yine aynı koku. Kendi sabırlarının ve çayın kokusu.
Gece, Umut maskeyi kısa taktığında uykusu daha çabuk geldi. Ece ışığı kıstı. Pencerenin önünde durdu. . Biz kimsenin gözünü yerde bırakmadık diye düşündü. Bundan sonra da bırakmayız. Bu cümle gururdan değildi. Bir tür ayakta kalma biçimiydi.
Ertesi sabah kapı çalındı. Hatice Teyze, elinde bez torba, yüzünde telaşla belirdi. İçeri adımını atarken gözleri evde dolaştı, sonra Ece’nin yüzüne yerleşti.
“Kızım.”
“Buyur Hatice Teyze.”
“Mahalle konuşmaya başlamış.”
“Ne diyorlar.”
“Genç bir adam gidip geliyormuş. İyi insana benzer ama mahalle iyi insanı hemen konuşmaz. Önce dedikodu yapar, sonra merhamet eder. Merhameti de bir gün tutup bir gün bırakır. İnsanların dili böyledir. Sen çok güçlüsün, iyi kalplisin, Allah yardım ediyor. Yine de mahalleliye laf verme. Üzülürsün.”
Ece başını öne eğdi. İçinde bir yer kızmadı. Kızacak yer çoktan yorgun düşmüştü. Hatice Teyze’nin sesi anne sesi gibi değildi ama koruyucu bir yanı vardı. Miyase’nin gidişinden sonra bu koruyuculuk daha belirgin olmuştu. Ece bunu görünce iyi hissediyordu.
“Taner avukat. Yardım ediyor. Bugün de doktor arkadaşı geldi. Umut için.”
“Biliyorum. Ben duydum zaten. Ben sana anlatmak için gelmedim. Bu kapıya dil değmesin diye geldim. İnsan niyetini anlatmadıkça dil niyeti anlamaz. Benim sözüm de şu. Kapıyı usul aç. Usul kapat.”
“Öyle yapıyorum.”
“Bir de benden duy istedim her şeyi, yabancıdan duyarsan üzülürsün. Ben seni kolluyorum. Yine de bu sokakta göz var. Güzelin düşmanı çoktur. Güzel dayanıklılıktır. Sen dayanıklısın. O yüzden söylüyorum.”
Ece onun ellerini gördü. İnce, yaşlı, damarları belirgin. Torbanın içinden küçük bir kavanoz çıkardı.
“Ben sana turşu getirdim. Kış iyidir turşuyla.”
“Sağ ol Hatice teyze iyi ki varsın.”
“Bir de… Ece, ben bazen kalkarken dizim tutmuyor. Sen de sabahları çıkarken benim basamağı silersen kaymasın. Komşu komşunun külüne muhtaç. Ben de komşunun kızının eline muhtacım.”
“Silerim tabi sen merak etme.”
“Allah senden razı olsun.”
Hatice Teyze’nin gözlerinde bir yorgunluk vardı. Ece bunu görmezden gelmedi. “Kahve içer misin.” dedi tatlı bir sesle.
“İçerim.”
“Küçük.”
“Küçük olsun.”
Kahveyi içerken Hatice Teyze diğer komşular gibi yan bakışlarla Ece’yi süzmedi. Evin içini ezberlemeye çalışmadı. Yine de yıllardır geliyormuş gibi rahat da oturmadı. Sandalyenin ucunda, sözün kıyısında durdu. Ece onun bu haline saygı duyuyordu. İçinden, bu kadın da benim kadar yorgun diye geçirdi. Birkaç cümle daha konuştular. Hatice Teyze kalkarken elini Ece’nin omzuna koydu.
“Senin annen iyi kadındı.”
“İyi kadındı.”
“Sana güvenirim.”
“Sağ ol.”
“Benim kapım her zaman açık.”
“Biliyorum.”
Kapı kapandıktan sonra Ece uzun uzun bir şey düşünmek istemedi. Aklını uzak tutmak için kısa bir temizlik yaptı, sonra avlu boşluğuna çıkıp basamağı sildi. Hatice Teyze’nin dediği gibi, kaymasın. Bu küçük hareket kendi içindeki gerginliği de hafifletti. Başkasına yararı dokunan işler insanı düz tutar diye öğretmişti Miyase.
Öğleden sonra Taner aramadı. Ece de aramadı, haber var mı merak etse de, beklemeyi biliyordu. Umut erken uyandı. Bir süre masada oturdu, kısa cümlelerle konuştu, sonra pencereden dışarı baktı. Gözünde o eski soru yoktu. Dün geceden kalan cevap yetmişti ona. Yeminsiz olacak. Nefes bazen söz ister, bazen sessizlik. Bugün sessizlik seçilmişti.
Akşamüstü telefon yine çaldı. Bu kez mesaj değildi. Kısa bir arama. Ekranda Taner yazıyordu. Ece bir an bekledi, sonra açtı.
“Uygun musun.”
“Uygunum.”
“Kısa bir şey diyeceğim.”
“De.”
“Mahalle için kusura bakma. Ben geldiğimde apartmanın önünde iki göz gördüm.Küçük yerleri bilirim. İstersen bir daha geliş gidişte saati değiştiririz.”
“Dert etme.” dedi Ece Taner’in fark etmesine şaşırmıştı
“Bir haber daha var.”
“Dinliyorum.”
“Galiba adrese ulaştım.”
Ece nefes almayı unuttu. Sonra hatırladı. Göğsü bir an sıkıştı. Elini masaya koydu. Sesini düz tuttu.
“Neresi?”
“Henüz kapı numarası yok. Sokak ve mahalle var. Eski kayıt taşınırken karışmış. Fakat komşu listesinde bir soyadı tuttu. Sevim’in kız kardeşi o soyadıyla görünmüyor ama aynı tarihte yan dairede bir kayıt var. Takip edeceğim. Önce yeri tam belirleyelim.”
“Önce yer.”
Umut salondan seslendi. Ece telefonu kulağından az çekip cevap verdi.
“Geliyorum.”
“Bir şey daha.” dedi Taner. “Doktor iki güne yine uğrayacak. Ben geleyim mi.”
“Gelme. O gelsin.”
“Peki.”
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Bu benim için iş değil. Gönüllüyüm.”
Telefon kapandı. Ece bir süre öyle kaldı. Umut kapıda belirdi.
“Kimdi.”
“Taner.”
“Ne dedi.”
“Doktor gelecekmiş birkaç güne, çok sevmiş seni.”
“Güzel.”
Ece kapının eşiğinde kardeşine baktı. Başının üstünde bir gölge var gibiydi ama ışık gölgeye yenik düşmüyordu. İçinden, şimdi değil, dedi. Ağır cümleler için erken. Sonra gülümsedi.
“Çay koyayım mı.”
“Koy.”
“Şeker.”
“Az.”
Çay kaynarken Ece pencereden sokağı izledi. Mahallenin fısıltısı içeride yankı yapmadı. Kendi kulaklarına başka bir ses bıraktı. Hatice Teyze’nin, kızım sen güçlüsün, cümlesi. Bir de Taner’in, önce yer, sözü. İkisini yan yana koydu. Üstüne Mehmet’in sade evet hayırları. İçinden üç cümleyi seçti. Kapıyı usul aç. Nefesi kısa tut. Sözünü kısa söyle. Bu üç cümle onun bugünkü güncesi oldu.
Gece geçmeden önce Umut maskeyi taktı. Ece ritmini saydı. Kısa al. Ver. Kısa al. Ver. Nefes bir süre sonra düzledi. Umut maskeyi çıkardı. Yastığa yüzünü koydu. Ece oturdu.
Işık kısıldı. Evin içinde iki nefes kaldı. Üçüncü bir nefesin sesi, dışarıdaki sokakta, uzak ve hafif. Sabaha doğru bu ev bir haberi taşıyacak kadar güçlü hissetti. Diğer ailenin adresi bulunmak üzereydi. Kapı numarası yoktu. Mahalle vardı. Sokağın adı vardı. Yıllar önce bir koridorda ip nerede düğümlendiyse, şimdi oraya giden yolun tozu kabarmaya başlamıştı. Ece yatağın kenarında gözlerini kapatmadan önce bunu düşündü. Düşünmeyi fazla uzatmadı.
(devam edecek)