Kayıp Kökler – Bölüm 23

Ece bir süre daha konuşmadı. Kendi içindeki sesi kontrol etmek, bu evde yeni öğrendiği bir şeydi. Kontrol edince güçleniyordu. Taner o sessizliğe saygı duydu. Sessizlik uzayınca devam etti.

“Veysel’in söylediği başka bir şey var. O gece bir bebek uzun ağlamış. Biri daha çabuk susmuş. Hangisinin hangisi olduğunu o hemşire bilirmiş. O yüzden defterin peşine düşmek gerekiyor. Defter varsa.”
“Varsa.”
“Yoksa da başa döneriz. Mahallede bir kapı açılırsa başka birine çıkar.”
“Ben kardeşimi bırakmam unutma.”
“Bırakmayız.”

Umut odadan bir hırıltıyla seslendi. Ece başını çevirdi. Kardeşi uykuyla uyanıklık arasında bir yerden konuştu.

“Çay kokusu.”
“Var.”
“Buhar.”
“Kapandı.”
“Tamam.”

Ece yerinden kalkmadı. Taner de kalkmadı. İkisi de aynı anda içeri bakmamakta anlaştılar. Bu anlaşma, bu evde günlerdir küçük küçük kurulan güvenin bir adımıydı.

“Bir şey daha.” dedi Taner. “Ben bazen hızlı gidebilirim. Çalışırken. Farkında olmadan. Siz derseniz ki yavaş. Ben yavaşlarım. Çünkü bu ev bana bir şeyi öğretti. Her adımın bir nefesi var.”

Ece ilk kez hafifçe gülümsedi. Gülümsemede övünme yoktu, onay vardı.

“Kısa cümleler.”
“Kısa cümleler.”

Umut yeniden döndü, yorgan hışırdadı. Ece odaya bakmadan, yalnızca nefesi dinleyerek bekledi. Birkaç saniye sonra her şey yerine oturdu. Taner o ritmi kapmıştı artık. Masanın üstündeki bardağı kenara çekti.

“Gideyim.”
“Acele yok.”
“Senin işin var.”
“Benim işim var. Doğru.” dedi Ece başını eğerek.

Kapıya doğru yürüdüler. Eşik çizgisinde Ece durdu.

“Bugün geldin, evimizi gördün.”
“Gördüm.”
“Bizim düzenimiz fakir görünebilir. Ama kırılmasın.”
“Kırmam merak etme.”
“Kardeşimin gözünün önünde büyük cümle kurma.”
“Kurmam.”
“Ben istemeden kimseye bir şey söyleme.”
“Söylemem.”
“Önce yer.”
“Önce yer.”

Taner bu kısa yeminleri tek tek cebine koydu. Ayakkabısını giyerken başını eğdi, bağını gereğinden fazla sıkmadı. Kapı açıldı. Sokağın keskin serinliği içeri girdi, sonra kapandı.

Ece bir süre öyle durdu. Sonra ocağa gidip çayı tazeledi. Bardağı kendi önüne koydu, bir iki yudum aldı. İçinden bir cümle geçti. İyi insanlar kapıyı usulca çalar. Bu ev usulü sever. Cümleyi seslendirmedi. Umut’u uyandırmak istemedi.

Akşam üstüne doğru kardeşi odadan çıktı. Yüzünde yorgunluğun çizgisi, ama gözlerinde korkunun soluğu azalmıştı. Ece onu kolundan tutmaya çalışmadı bu kez.

“İyisin.”
“İyiyim.”
“Bugün korktun mu.”
“Korktum.”
“Ben de.”
“Biraz geçti.”
“Geçer.”

Umut masaya oturdu. Bardağı kenara aldı. Kitabı eline aldı, ilk sayfanın kenarında bekledi. Sonra kapattı.

“Ben bugün okumayacağım.”
“Okuma.”
“Bir cümleyi aklımda tuttum.”
“Hangisini.”
“Yeminsiz olacak.”

Ece başını salladı. Bu evde bazı cümleler sabit kalacaktı. Onlar sabit kalınca başka şeyler hareket edebilirdi.

Gece, ikisi de uyumadan önce Ece pencereyi az araladı. Sokaktan bir uğultu geçti. Uğultu ne iyi ne kötüydü. Var. Perdenin ucunu hafifçe düzeltti. Umut yatağa uzanınca Ece ışığı kıstı. Kendi içinde bir ölçü tuttu. Bugün gelen adam, dosya taşıyan bir avukattan fazlasıydı artık. Bir insandı. İnsan olmak bu evde bir ayrıcalıktı. Taner o ayrıcalığı bozmadan içeri girmişti.

Umut yastığın ucundan fısıldadı.
“Bir gün nefesim dümdüz olacak mı.”
“Aynı soruyu bugün sordun.”
“Bir daha sordum.”
“Aynı cevabı veriyorum.”
“Yeminsiz.”
“Yeminsiz.”

Umut gözlerini kapadı. Nefesi eşitlendi. Ece kapıda bir süre bekledi. Taner’in bıraktığı izleri düşündü. İzlerin sesini. Evin içinde yeni bir şey vardı artık. Adı umut muydu, yardım mıydı, insanın insana tutunması mıydı. Hepsi. Hiçbiri. Adını koymadı. Adı olmayan şeyler daha uzun kalıyordu

Işığı kapatmadan önce mutfağa uğradı. Masanın üzerinde duran bardağı ortadan çekti, izi kaldı. Bardak izi küçük bir halka. O halka gözünün önünde büyüdü, sonra küçüldü. İzin kalması bazen iyidir. İzi silmek değil, üzerine yeni bir bardak koyup hayatı sürdürmek gerekir. Taner’le başlamış gibiydi bu halka izleri, halka halka genişliyordu sanki.

Sabah yine aynı ince çizgi perdeye vurdu. Ece kalktı. Ocağın düğmesini çevirdi. Alev tısladı. Çayın kokusu yükseldi. Umut kapıda belirdi.

“Günaydın.”
“Günaydın.”
“Dün gelen adam.”
“Taner.”
“İyi miydi.”
“İyiydi.”
“Bozulmasın.”
“Bozulmasın.”

Ece ekmeği böldü, peyniri kesti. Kendi kendine fısıldadı. Önce yer. Sonra içi. Nefes düz. Cümle kısa. Gün uzun. Kapı usul. Ve en sonda, en çok işlerine yarayan tek cümle. Buradayız. Düzen öyle çok yıkılmıştı ki bu evde, en ufak şey değişse yine yıkılacaklar gibi hissediyordu artık. Ezber gibi olsa da her günün tekrarı iyiydi.

Taner o akşam kapıdan çıktığında yolları hızlı hızlı yürüyemedi. Avuçlarında ter yoktu ama içi yanıyordu. Sokak serindi, akşamüstünün uğultusu binaların arasından ince bir çizgi gibi akıp gidiyordu. Cebinden telefonu çıkarıp bir süre baktı, sonra geri koydu. Evin içindeki o cümle kulaklarında dönüp duruyordu. “Yeminsiz olacak.” Bir çocuk böyle bir cümleye tutunuyorsa orada sözden büyük bir şey vardı. Bir nefes. Bir evin omurgası. Bir kızın taşıdığı ağır hayat.

Sokağın başını dönerken doktor arkadaşının adını yazdı. Aramadı. Eve yürüdü. Kapıyı kapattıktan sonra bir sandalye çekip oturdu. İçindeki telaşın üzerine sanki ince bir battaniye serdi. Sonra aradı.

“Mehmet, sana bir şey diyeceğim.”
“De.”
“Bir çocuk var. Nefes meselesi, ciğerleri sorunlu. Ücreti konuşmayacaksın, gerekirse ben halledeceğim.”
“Konuşmam tamam.”
“Benim ricam özel bir durum. Vakit ayırır mısın.”
“Ayarlarım tabi.”
“Eve gideceğiz ama hastane olmaz. Önce çocuğu ve yaşadığı evi gör. Ne demek istediğimi anlayacaksın”
“Adres ver istersen uğrarım ben.”
“Yarın akşamüzeri beraber gideriz, bensiz olmaz.”

Telefon kapandı. Taner bir süre sessiz oturdu. Bu evde iş yaparken bazen hızlı yürürdü. Ece’nin sözü geldi aklına. Her adımın bir nefesi var. O nefese uymak gerekiyordu. Ekrandaki saate baktı. Mesaj atmadı. Ece bu saatte telefonu açtığında bir yabancı ses duymak istemezdi. Düzendi önemli olan, kırmamak. Yine de sabaha kadar beklemek de istemiyordu. Kısa bir cümle yolladı. Yarın kısa bir uğrama. Uygunsa. Cevap hemen gelmedi.. Bir evde herkesin hemen cevap veremediği anlar olurdu. Bekledi.

Ece mesajı gece yarısına yakın gördü. Umut uyumuş, cihazın hortumu çekmecede, buhar kabı yıkanmış, mutfak toplanmış, pencereden sokak sesi ince bir tül gibi içeri sızıyordu. Mesaja baktı. . Evimize bir doktor girecek. Yabancı değil. Taner’le gelecek. Gülümsedi. Kısa. Sonra Umut’un yüzüne baktı. Uykunun kenarında tek kaşı hafif kalkıyor, rüyanın kıyısında sanki bir cümle tutuyordu. Mesaja kısa cevap yazdı. Uygun.

Ertesi gün ikindiye yakın kapı çaldı. Taner’in arkasında kırklı yaşlarının başında, yüzünde yorgun bir iyilik taşıyan biri duruyordu. Gözleri tetikte değil, dikkatliydi. Elindeki çantayı koltuğunun altına sıkıştırmış, ayakkabılarını kapıda çıkarıyordu. Ece gülümsedi, ev kendi saygısını yaratıyordu, düzen bozulmadan.

“Mehmet.” diye tanıştırdı Taner, Umut’un yanında doktor demek istemedi
“Hoş geldiniz.”
“Hoş bulduk.”
“Ben Ece.”
“Memnun oldum.”

Ece onları salona aldı. Masada üç bardak değil, iki bardak vardı bu kez. Çay yoktu. Çay bu hayatın içinde boğazlarından geçen sıcaklık, olmazsa olmaz bir tekrarın parçası gibiydi. Su vardı bu kez sadece. Evin içi düzenliydi. Maskenin yeri herkese bir cümle söylemeye hazırdı. Mehmet etrafına bakıp oturdu. Her doktorun gözünde olan o ölçülü tarama bir an geçti, sonra durdu.

“Umut nerede.”
“Burada.” dedi Ece. “Az önce dinleniyordu. Gelir.”

Umut kapıdan göründü. Saçını yüzüne düşmüştü, uykulu uykulu geldi. Yabancıların olduğu bir odada nasıl durulur, bunu çoktan öğrenmiş gibiydi. Ece koltukların arasını açtı rahat etsin diye.

“Bu Mehmet.”
“Merhaba.”
“Merhaba.”

Mehmet çantayı açmadı. Önce konuştu.

“Zorlamayacağım, merak etme.” dedi Ece’ye Taner yolda durumu ona özetlemişti iyice.
“Tamam.” dedi Ece,  Umut hemen tekrar etti.

Umut’tan cevap gelince doktor ona döndü.
“Nefesini dinlemek isterim. Ama sen ne zaman hazır hissedersen.”
“Şimdi olmaz.”
“Olmaz tamam.”
“Birazdan olur.”
“Tamam birazdan olur.”

Ece omzunun üzerinden Taner’e baktı. Taner bakışı kaçırmadı. Evin ritmine uymayı öğreniyordu. Ece bir bardak su uzattı. Umut aldı. Suyun yarısını içti. Mehmet başıyla onayladı. Çantanın fermuarını sessizce açtı, küçük bir stetoskop çıkardı. Ece’nin gözleri o küçük metal çemberde bir an takılı kaldı. Yirmi yılın ağırlığını değdirince bir metal bile ağırlaşıyırdu, gözler yoruluyordu aynı ağırlığı izlemekten. Ruh yoruluyordu en çok.

Mehmet dizini sehpanın kenarına yakın bir yere koydu. Umut’a baktı.

“İzin var mı.”
“Var.”
“Tişörtünü az kaldır.”
“Tamam.”

Ece odanın kapısına doğru iki adım çekildi. Umut doktorda alıştığı derin derin nefesleri almadı. Mehmet de istemedi. Kendi nefes ritmine müdahale etmeden dinledi. Sağ. Sol. Arkadan. Ön. İki kısa yönlendirme daha. İş uzatmadı. Stetoskop çantaya geri döndü. “Şimdi konuşmayacağım.” dedi Mehmet. “Önce ablanla konuşmak lazım”
“Peki.” dedi Umut.
“Kendini iyi hissediyor musun.”
“Değişiyor.”
“Değişmesin diye uğraşacağız.”
“Tamam.”

(devam edecek)

Yorum bırakın