Ece giderken Taner kapıya kadar eşlik etmedi, onun bundan hoşlanmadığını anlamıştı. Sokakta rüzgâr artmış, hava kırçıllı bir serinliğe dönmüştü. Ece ceketinin önünü kapatmadı. Serinlik iyi geliyordu. Eve varınca Umut ayakta bekliyordu.
“Geç kaldın.”
“Çok değil.”
“Ben bugün iki sayfa okudum.”
“Güzel.”
“Bir cümleyi üç kez.”
“Harikasın.”
Ece sofrayı kurarken Umut gözünü kitaptan çekmedi. Taner’in verdiği hikaye kitabı komşuların verdiği ders kitaplarından güzeldi. Çorbanın üzerindeki buhar yeniden yükseldi. Ece kaşığı aldı, iki tabağa paylaştırdı. Umut buharın üstüne eğildi. Sordu.
“Bazen iyi insanlar olur mu.”
“Olur.”
“Bozulmazlar mı.”
“Bozulmayanlar da olur.”
“Bizim kapımıza gelir mi.”
“Gelir neden gelmesin.”
Umut bu cevabı düşündü. Kitabı kapatıp tabağa uzandı. Çorbayı içti. Çorbanın sıcaklığı yüzünü yumuşattı. Ece o yumuşamayı izledi. Taner’e bir kitapla güvendiğini anlamıştı. İçinde küçük bir kapı aralandı. Kapıdan içeri büyük cümleler sokmadı. İhtiyaç yoktu. Bir tek cümle yetti. Devam.
Ertesi sabah Ece yine erken kalktı. Çayı koydu, ekmeği böldü, peyniri kesti. Umut uykudan ayrılmak istemeyen gözlerle kapıda belirdi. Bir an Ece’ye baktı.
“Geçen gün Taner’le konuştum ya.”
“Konuştun.”
“Kafamı dağıtmadı. İyiydi”
“Dağıtmaz. İyi biri.”
“Ben de dağıtmadım.”
“Sen de çok iyiydin.”
O gün gündeliğe giderken adımlarında garip bir denge vardı. Sanki her adımın altına görünmez bir takoz konmuş, yere daha sağlam basmasını sağlamıştı. Temizlik bezinin içindeki deterjan, fayanstaki iz, mutfak ocağının üstündeki leke, hepsi tek tek yerini buldu. Ece işini bitirince pencereden dışarı baktı. Sokakta bir çocuk top sektiriyordu. Top sesinin ritmi kalbine uydu, kısa kısa, net.
Akşamüstü döndüğünde, Umut kısa bir öksürükle irkildi. Ece maskeyi uzattı, buharı açtı. Umut usulca başını eğdi, nefesini makinenin ritmine bıraktı. Bu kez konuşmadı. Konuşmak gerekmiyordu. Odadaki hava ağırlaşmadı. Hatta hafifledi. Bulut dağılıp gidince Umut maskeyi çıkardı.
“Bir sayfayı daha bitirdim.”
“Yavaş.”
“Yavaş.”
Gece Ece yatmadan önce pencerenin yanında durdu. Sokağın uğultusu ince bir çizgide aktı. İçinden tek bir cümle geçti. Kendi hayatıma elimi sürüyorum artık. Bu cümle korkutmadı. Çünkü yanında biri daha vardı artık. Ne adını koyduğu ne de acele ettiği. Ama o vardı. İnsanın insana iyi gelmesi, ağır yükün ucundan tutması, aynı cümleyi taşıması gibi bir varlık.
Bir süre sonra kapı yine tıklandı. Hatice Teyze elinde küçük bir tabakla göründü. Tabağın üstü örtülü. İçinde kurabiye. Yüzünde bildik o merhamet.
“Çocuk ne yaptı.”
“İyi.”
“Sen.”
“İyiyim.”
“Gözün ışıldıyor.”
“Öyle mi.”
“Öyle.”
Hatice Teyze tabakla birlikte küçük bir not bıraktı. Notta kelime yoktu. Sadece bir kalp çizilmişti. Ece gülümsedi. Hatice Teyze’nin arkasından kapıyı sessizce kapattı. Mutfağa geçti. Tabağı tezgâha, notu kalbinin yanına koydu.
Işığı söndürmeden önce kardeşinin odasına baktı. Umut kitapla uyuyakalmış, sayfanın köşesi elinde kırışmış. Ece yavaşça kitabı aldı, işaret koymadı. Çünkü o sayfaya kendi nefesleri zaten işaret düşmüştü. Yorganı çekti, ışığı kıstı, kapıyı çekti. Kendi odasına geçerken içinden kısacık bir söz taşıdı.
Az kelimeyle çok yer. Bu evin yeni kuralı bu olsun. Bu kuralla yaşayalım. Bu kuralla iyileşelim. Bu kuralla yürüyelim.
O sabah uyanınca her zaman yaptığı gibi Ece önce Umut’un nefesini dinledi. Maskenin lastiği çekmecede, cihazın hortumu düzgün, buhar kabı kuru. İçinden kısa bir yoklama geçti. Olur. Sonra kardeşine döndü.
“Bugün biri gelecek.”
“Kim.”
“Temizliğe gittiğim evin sahibi. Taner.”
“Niye buraya.”
“Bir şeyler bulmuş. Çay içip anlatacak. Kısa.”
“Tamam. Kısa.”
Ece evi gereğinden fazla toplamadı. Çünkü fazlası gösterişe dönüşür, gösteriş onları yorar. Masaya iki bardak çıkardı, üçüncüsünü kenarda bıraktı. Ocağa su koydu, perdenin ucunu düzeltti. Umut bir süre pencere önünde oturdu, sokağı dinledi, sonra yerinden kalktı. Ezberlenmiş bir hayatın içinde yaşamak daha kolaydı.
Zil çalınca Ece derin bir nefes aldı. Kapı açıldı. Taner ayakkabılarını kapıda bıraktı. Gözlerinde acele yoktu, elinde çiçek yoktu, torba yoktu. Sadece eli boş bir insanın rahatlığıyla içeri girdi. Acımak değildi onun hissettiği, öyle anlaşılsın da istemiyordu. Yardım edecekti, çünkü kalbi öyle istiyordu.
“Hoş bulduk.” dedi gülümseyerek
“Hoş geldin.”
“Sen nasılsın Umut.”
“Ben iyiyim. Dağıtmadım”
Masaya geçtiler. Ece çayı koydu. Umut bardağı iki eliyle kavradı. Öyle tutunca buharın sıcaklığı daha dengeli yayılıyordu. Ece Taner’e kısa bir bakış attı. Bu bakışta hem temkin hem küçük bir teşekkür vardı.
Taner ilk cümleyi kısa kurdu.
“Veysel’i buldum.”
“Kim Veysel.” dedi Umut.
“Hastanenin eski hademesi.” dedi Ece. “Annemin bahsettiği yıllardan.”
“Konuştu mu.”
“Konuştu.” dedi Taner. “O günü hâlâ hatırlıyor.”
Ece bardağını masaya bıraktı. Ses çıkmadı.
“İki bebek aynı anda doğmuş. Kayıtların numarasında kaymalar var. Bir isim iki kez, iki isim hiç geçmiyor. Bu karışıklığı o dönemin bir hemşiresi toparlarmış. Adını söyledi. Sevim dedi. Sevim’in bir defteri olurmuş. Doğum notları tutarmış. Sonra emekli olmuş, kız kardeşinin yanına taşınmış. Mahalle var. Akasya tarafı. Kapı numarası yok. Kız kardeşinin adı evlenince değişmiş, iz orada incelmiş. Tam emin olamadım”
Umut nefesini tuttu, bıraktı. Bırakırken küçük bir öksürük geldi. Ece göz ucuyla baktı. Şimdilik iyi. Taner cümleyi uzatmadı.
“Mahalleye bakacağım. Acele etmeden. Önce yerini size söyleyeceğim. İçine siz karar verirsiniz.”
Ece başını salladı. Bu söz yerini buldu. Masanın kenarında kısa bir sessizlik durdu. O sırada Umut öksürüğü biraz daha uzattı. Ece’nin bakışı bir anda keskinleşti.
“Bir dakika.”
Cihazın kabını lavaboda hızlıca çalkaladı, damlasını aldı, yerine oturttu. Taner yerinden kıpırdamadı, talimat bekleyen bir sessizlikle durdu. Ece kısık sesle söyledi.
“Pencereyi az aç. Az. Sandalyeyi şuraya çek. Sırtına yastık koyacağız. Maskeyi uzat.”
Taner pencerede sadece parmak arası kadar bir boşluk bıraktı. Sandalyeyi yatağın yanına çekti. Yastığı aldı, Ece’nin gösterdiği yere yerleştirdi. Umut dudaklarını ince bir çizgi yaptı. Nefesi hızlandı. Ece maskeyi uzattı. Lastik saçına takılmasın diye parmaklarıyla yolu açtı, maskeyi yüzüne yerleştirdi. Buhar bir anda odanın içine ince bir sis gibi yayıldı.
“Gözler bana.” dedi Ece. “Derine gitme. Kısa al. Ver. Kısa al. Ver.”
Taner bir adım geri çekildi, kapı eşiğine yaslandı. Panik, kapıdan içeri girip etrafa çarpmak istedi. Girmedi. Ece’nin sesi panikle konuşmayı bilmiyordu. Sakinliği kısa cümlelerle kuruyordu. Umut maskenin içinden Ece’ye baktı. Gözlerinde o tanıdık dalga vardı. Bir iniyor, bir çıkıyordu. Ece o dalgayı tanıyordu. Elini Umut’un omzuna koydu.
“Buradayım.”
“Ben de.” dedi Umut, maskenin içinden belli belirsiz.
Taner su getirmek üzere mutfağa dönecekken Ece başıyla hayır dedi.
“Şimdi değil. Nefes düzelsin.”
Dakikalar birbirine eklendi. Buhar azaldı. Umut’un göğsü daha düzenli kalkıp inmeye başladı. Ece maskeyi biraz yana itti, ama hemen çıkarmadı. Umut göz kapaklarını ağırlaştırdı. Ece bir an bekledi, sonra maskeyi çıkardı. Taner pencereyi kapatmadan önce içeri sızan serinliği ölçer gibi bir saniye durdu. Ece başıyla tamam dedi. Pencere kapandı.
Umut başını yastığa bıraktı. Gözleri açık. Korkunun tortusu gözbebeklerinin kenarında ince bir halka gibi duruyordu. Ece su verdi. Umut boğazını yakmadan içti. Sonra kısık bir sesle sordu.
“Benim nefesim bir gün dümdüz olacak mı.”
“Olacak.” dedi Ece.
“Yemin et.”
“Yeminsiz olacak.”
Taner bu cümleyi duydu. Cümle evin tavanına asıldı sanki. O cümlenin altından geçerken başını eğdi. Ece Umut’un alnına elini koydu. Ateş yoktu. Yorgunluk vardı.
“Biraz gözünü kapat.”
“Sen gitme.”
“Gitmiyorum.”
Umut gözlerini kapadı. Nefesi yavaşça kendi ritmine döndü. Odanın içinde şimdi yalnızca makinenin çok hafif tıkırtısı vardı. Ece derin bir nefes alıp verdi, sonra Taner’e döndü. Gözünde ne minnet yığdı ne kahramanlık yazdı. Sadece gerçeği söyledi.
“Panik yapmadın. İyi oldu., teşekkür ederim.”
“Sen söyledin, ben yaptım. Ne yapacağımı bilmiyorum zaten.”
“Yetiyor bazen.”
Masaya döndüler. Çay soğumuştu.
“Umut için bir şey daha diyeyim. Bir göğüs doktoru arkadaşım var demiştim ya sana. Paradan konuşmaz. İyi biridir. İstersen bir gün onun yanına girer çıkarız. Bugün değil. Yarın da değil. Sadece bil. ”
“Şimdi değil.” dedi Ece her zaman ki dik duruşuyla.
“Ne zaman kendini hazır hissedersen.”
“Bir gün. Umut’u farklı yerlere götürmek her zaman iyi olmuyor.”
Taner başını salladı. Evin içini ilk kez bu kadar yakından gördüğünü o an fark etti. Sadece eşya değildi gördüğü. Bir düzenin sabrıydı. Çaydanlığın izi, maskenin koyulduğu çekmecenin kolay açılıp kapanması, sandalye ayarının artık ölçüye dönüşmüş mesafesi. Hepsi bu evin kurduğu cümlelerdi. Uzun değillerdi. Eksik değillerdi.
“Mahalle işini ben yürütürüm.” dedi. “Sevim’den önce onun kız kardeşini bulmam gerek. Onlarla konuşmadan önce size yerini söylerim. Siz istemezseniz kapıya yaklaşmam.”
“Önce yer.” dedi Ece.
“Yer.”
(devam edecek)