Kayıp Kökler – Bölüm 21

Ece telefonu kapatıp bir süre öyle kaldı. Umut odasında kendince ders çalışıyordu. Kapı eşiğinde durup onu izledi. Başını eğmiş, kalemle sorunun kenarında küçük bir daire çiziyordu. Bir an içinden geçti. Bu çocuğu bir daha asla incitmeyeceğim. Sonra o cümleyi yerine bıraktı. İncitmemek her zaman insanın elinde değildi. Elinde olan, yanında durmaktı.

Ertesi gün aynı saatlerde yine Taner’in evindeydi. Anlattıkları bir önceki günün üstüne yeni bir katman daha ekledi. Umut’un çocukluğundan bir sahne. Evin ilk taşındıkları gün. Miyase’nin yaptığı ilk çorbanın kokusu. Sobanın kapağı. Komşunun kapıyı çalması. Mahallenin ilk merhabası. Taner dinledi. Dinlerken bir insanın hayatının içinden geçebilecek kadar yavaş yürüdü.

Sonunda aynı cümleyi söyledi.
“Merak etmeyin. Bir açık vermem. Kardeşinize de başkasına da bunlardan asla bahsetmeyeceğim”
“Biliyorum.”
“Ben bu hafta biraz araştırma yapayım bir ip ucu yakalarsam size dönerim.”
“Uygun.”

Ece kalktı. Taner kapıyı açtı. Eşiği adımlarken tek bir cümle daha ekledi.

“Umut’la tanışmak isterim. Zorlamaya değil, saygı için. Bir gün, belki. Siz ne zaman uygun görürseniz.”
“Bir gün. Ne zaman onun içi hazır olursa. Yarın için soracağım”

Merdivenleri inerken Ece kendini olduğundan daha büyük ve daha küçük hissetti aynı anda. Büyük, çünkü artık söyleyebiliyordu. Küçük, çünkü karşısında koca bir dünya vardı.

Otobüsten inip eve yürüdü. Kapıyı açtı. İçeride iki bardak duruyordu. Biri boş, biri yarım. Ece yarımı aldı, bir yudum içti. Boğazından geçen sıcaklık ona tek bir cümle kurdurdu. Devam.

Kapı akşamın serinliğinde hafifçe tıkırdadı. Sokaktan geçen rüzgâr perdeyi oynattı, ev kendi sessizliğine döndü. Ece tenceredeki yemeğin altını kıstı, masayı hazırladı. Umut, ellerini yıkayıp geldi, sandalyeye oturdu. Bir süre çorbanın üstündeki buhara baktı. Ece sessizliğin kabuğunu çok zorlamadan konuştu.

“Yarın bir misafire uğrayabiliriz.”
“Kim.”
“Temizliğe gittiğim evin sahibi. Taner.”
“Niye.”
“Çay içmek için.”
“Bizde içsin.”
“Eve istemem şimdi.”

Umut başını salladı. Bir soru daha geldi dudaklarına, getirmedi. Ece onun gözlerinin ucuna baktı, kaçırmadı. Konuşmaya mecbur bırakmayan bir sıcaklıkla ekledi.

“Merak etme. Yabancı biri değil. Sadece çay.”
“Ben konuşmam pek.”
“Konuşmak zorunda değilsin.”
“O da konuşmasın çok.”
“Konuşmaz.”

Ertesi gün Ece, Umut’un nefesine baktı, iyi sayılırdı. Cihaz kenarda dursun, maskenin lastiği düzgün. Kardeşinin yüzünde çekingen bir merak. Taner’i arayıp gelebileceklerini söyledi. Umut misafirliğe gitmeye alışık olmadığından üstünü değiştirdi, saçını düzeltti, yeniden bozdu. Ece sadece baktı. Zorlamadan.

Taner’in kapısına vardıklarında zile Ece bastı. Kapı açıldı. Taner, o alışık oldukları yormayan bakışıyla ikisini karşıladı. Sözün fazlasına gitmeden buyur etti.

“Hoş geldiniz.”
“Hoş bulduk.”
“Sen Umut olmalısın.”
“Evet.”

İçeri girdiler. Salon toparlanmıştı. Masanın kenarında iki bardak çay, üçüncü bardak boş. Taner üçüncüyü de doldurdu. Bardakların kulpunu onlara dönük bıraktı. Ece , Umut’un yanında yerini aldı.

Taner ilk cümleyi kısa tuttu.
“Çayı şekerli mi içersin.”
“Az.”
“Tamam.”

Umut bardağı kavradı. İçindeki tereddüt çayın buharına karıştı, biraz hafifledi. Ece göz ucuyla kardeşini izledi. Taner çayı kendi bardağıyla aynı hızda içiyor, soruyu aceleye getirmiyordu.

“Eviniz yakın mı.”
“Yakın.”
“İyi.”
“İyi.”

Ece, Taner’in bu yalın ritmi tutturmasına sevindi. Umut’un omuzları bir parça indi. Taner o rahatlamayı görünce masanın kenarından ince bir kitap uzattı. Kabı sade, sayfaları kısa cümlelerle dolu.

“Bunu ben çok severim. Kısa hikayeler. İstersen al. Zorla değil.”
Umut kitabı alıp geri vermedi. “Okurum.”
“Güzel.”

Ece bir teşekkür cümlesini gözleriyle söyledi. Taner duymuş gibi başını hafif eğdi. Üstüne hiçbir şey eklemedi. Odaya kısa bir sessizlik indi. Bu sessizlik ne ürkütücüydü ne boş. İnsanı kendi nefesine döndüren türdendi.

Umut bir kaşını kaldırdı. “Sen avukat mısın.”
“Evet.”
“Çok mu zor.”
“Bazen.”
“İnsanlarla uğraşıyorsun.”
“Evet.”
“Zor.”

Taner güldü. Gülüşünde göstermek değil, katılmak vardı. Umut ilk kez dudak kenarıyla karşılık verdi. Bunu gören Ece’nin içinden minik bir sevinç geçti. Sevinci upuzun bir cümleye çevirmedi. Yerine koydu.

Taner çayı tazeledi. Ece bardağı reddetmedi. Umut kitapla bardağın arasında gidip geldi. Sonra Ece’ye fısıldar gibi döndü.

“Yoruldum.”
“Az daha oturalım, sonra gideriz.”
“Tamam.”

Taner onların arasındaki o küçük fısıltıyı duydu, duymamış gibi oldu. Ece’ye kısa bir bakış gönderdi. O bakışta “acele etmeyiz” cümlesi vardı. Umut’la göz göze gelince sahici bir merakla sordu.

“Ne okumayı seversin.”
“Az kelime.”
“Ben de.”
“Uzun olunca nefesim yetmiyor.”
“Anladım.”

Bu “anladım”ın içinde açıklama yoktu. Üstüne bilgi koymak istemedi. Umut’un nefesi cümle ritmine bağlıydı, Taner o ritme uydu. Birkaç dakika daha oturdular. Umut bardağı boşalttı, şaşırtacak kadar sakin bir sesle söyledi.

“Ben artık gitmek istiyorum.”
“Elbette.” dedi Ece.
“Bir daha gelebilirsiniz.” dedi Taner.
“Belki.” dedi Umut.

Kapıda ayakkabılarını giyerken Taner

“Bittiğinde söyle. Yerine başka bir kısa kitap vereyim. Kısa cümleler iyidir.”
Umut hafifçe başını salladı. “İyidir.”

Sokağa çıktıklarında hava keskin bir serinliğe dönmüştü. Ece yürürken yanında ağırlığı değişmiş bir kardeş vardı. Evde çaydanlığı ocağa koymadan önce Umut kitaba baktı.

“Bunu hemen okumam.”
“Ne zaman istersen.”
“Bazen aynı cümleyi iki kere okuyacağım.”
“Okursun.”
“İyi.”

Akşam yemeği sessiz geçti. Umut bir süre kitabın ilk sayfasında gezindi, sonra kapattı. Ece tencereyi yıkadı, bezini sıktı, tezgâhı kuruttu. İçinden, bugün iyi geçti, cümlesi geçti. Bu cümlenin koyacak yeri vardı, oraya bıraktı.

Ertesi gün Ece gündeliğe gitti, dönüşte bakkala uğradı. Veresiye defterine bakmadan ekmek verdi Hüseyin. Ece cebinden küçük bir para çıkardı, masanın kenarına bıraktı.

“Eksik kalmasın.”
“Kalmaz.”
“Kalsın istemem.”
“Peki.”

Herkes onun bu dik ve sessiz tavrına alışmıştı artık.

Evin kapısını açtığında Umut kanepeye yayılmış, kitabı dizinin üstünde, gözleri kapanırken cümlelerin üstünden geçiyordu. Ece ayakkabılarını çıkardı, sessizce battaniyeyi aldı, kardeşinin bacaklarına örttü. Umut gözlerini açmadan fısıldadı.

“Güzel yazıyor bu.”
“Beğendiğine sevindim.”
“Ben böyle yazamam.”
“Yazmak zorunda değilsin.”
“Okurum.”
“Okursun.”

Gecenin bir yerinde Umut nefesini hızlandırarak uyandı. Ece yerinden kalktı, maskeyi hazırladı, buharı açtı, başını tutup lastiği saçına değdirmeden yerleştirdi. Umut maskenin içinden baktı, gözlerinde panik bu kez çabuk sönüp gitti. Buhar odanın içine bulut yaptı, bulut dağıldı. Umut kısa bir işaretle yeter dedi. Maskeyi çıkardılar. Ece su verdi. Umut yastığa başını bıraktı.

“Bir daha o adama gidelim mi.”
“İstersen.”
“Kısa.”
“Kısa.”

Taner, o gün akşamüstü aramadı. Ertesi gün de aramadı. Bu, Ece’nin içine iyi geldi. Sessizlik, saygının bir biçimiydi. Üçüncü gün kısa bir mesaj geldi. Ece dışarıdayken telefonda beliren tek satırı okudu. Yer buldum. Konuşuruz. Bir cümleden fazlası yoktu. Ece cevap yazmadı. Eve dönerken bu tek cümleyi cebindeki anahtar gibi taşıdı. Evde Umut’a bir şey söylemedi. Çünkü Umut’un dünyasına ağır cümleleri aynı gün sokmak istemiyordu.

Ertesi gün, Taner’in evine vardığında o sakin bakış yine yerindeydi. Ayakta, eli boş, masada sadece çay. Ece sandalyeye oturdu. Taner önce teşekkür etti.

“Umut’u tanımak iyi geldi.”
“İyi geçti. Herkesle yakınlık kuramaz”
“Ben de öyle gördüm.”

Sonra kısık bir sesle ekledi.

“Bir iz buldum.”
“Ne izi.”
“O geceyle ilgili bir kişi. Hastanenin eski hademesi Veysel. Onun söylediği bir hemşire ismi. Hemşirenin kız kardeşinde kalmış, sonra taşınmış. Mahalle var, kapı yok. Ben mahalleye bakacağım. Şimdi değil. Acele etmeyeceğim. Bir de bir doktor arkadaşımla konuştum. Bu, senin söylediğin nefes meselesi için. Bugün değil ama biri onunla ilgilenmeli.”

Ece başını salladı. Söz uzamadı. Taner devam etmedi. Sadece bir cümle daha bıraktı.

“Umut’un yanında hiçbirini konuşmadım, konuşmam. İçin rahat olsun”
“Biliyorum.”

Ece kalkmadı. Masada bir dakika daha durdu. O dakikada ne bir minnet döküldü ortalığa ne de bir kahramanlık. Sadece bir insanın öbür insana bakışı kaldı geriye. Saygı. Merhamet. Bir adım ötede duran başka bir şey. Adını koymadan durduğu sürece daha temiz kalan bir şey.

(devam edecek)

Yorum bırakın