Kayıp Kökler – Bölüm 20

Taner içini boşaltıp rahatlasın diye araya girmeyince, Ece anlatmaya devam etti, Taner’e değil de yüksek sesle kendine anlatır gibi :

 “Annem son gece doğruca söyleyemedi. Sır demedi. Nasıl söylerim dedi. Ben de nasıl dinlerim dedim içimden. Sonra anlattı. O geceye dair yer değiştiren şeyleri. O gece iki kadının aynı koridorda oluşunu. Kimin kucağında kimin kaldığını. Bu cümleleri uzatmayayım. Bu cümleler ağır. Bir tek şunu söyleyeyim. Benim için kardeşim değişmedi. Kardeşim benim kardeşim. Kanını aramam. Nefesini ararım. Yine de bir yerlerde bir iz kaldıysa bilmek istiyorum. Bilmek, yerini değiştirir mi. Belki değiştirmez. Ben yine de bilmek istiyorum. Çünkü bilmeden yaşamak bazen yarım nefes gibi.”

Sonra anlaşılmadığını fark ettiği için hızlıca anlattı olanları. Değişen bebekleri, Miyase’nin acısını, kendisinin bu hikayeye dahil oluşunu. Umut’u kurtarmak için ailesini bulma umudunu, Miyase’yi yarım bırakmamak için onun çocuğuna ulaşma isteğini söyledi. Bir avukat, bunları yapabilir miydi? Onun ulaşamadığı yere ulaşıp, adres bulabilir miydi en azından.

Salonun sessizliği bir saat tik takıyla bölündü. Taner bu kez konuştu.

“Şimdi daha iyi anladım. O geceye dair kayıt, doktor, hemşire, bir adres, herhangi bir yazı kaldı mı elinizde. Hastanenin adı var mı. Tarih net mi.”
“Hastane adı var. Tarih var. Doktor yok. Hemşire yok. Muhtar o zaman bir şeyler duymuş olabilir ama konuşmadık. Annem konuşmadı. Konuşmak istemedi.”
“Peki sizin bu konuda neye ihtiyacınız var. Aramak mı. Hiç açmadan olduğu gibi bırakmak mı.”
“Ben aramak istiyorum. Ararken kardeşime zarar vermeden. Onu korkutmadan. Onu incitmeden. En çok bunu istiyorum.”

Taner başını salladı. Yüzündeki yorgun dikkat yerini yumuşak bir kararlılığa bıraktı.

“Ben avukatım. Her dosya çözülmez. Bazısı yarı yolda kalır. Bazısı hiç açılmaz. Bazısı açılır, içinden hiçbir şey çıkmaz. Yine de bazı kapılar yoklanır. Yoklamadan yaşamak insanı içeriden daraltır. Size söz veremem. Söz verilemeyecek yerde söz vermem. Ama size saygı duyacağım. İsminizi anmadan yoklayacağım. Kapıları çalacağım. İzin verir misiniz.”
“Veririm. Bir şartla.”
“Nedir.”
“Bu yol kardeşimi benden almasın. Onu kurtarmak ama kaybetmemek istiyorum. Belki tedavi olur, belki nefes alır, belki annesi onu özlemiştir.”
“Benim işim almak değil. Sormak, bulmak, göstermek. Almak hayata düşer. Ben sizin tarafınızda dururum. Kardeşinizin de.”

Ece başını önüne eğdi. Masadaki su bardağının altına yayılmış küçük halka gözünün önünde büyüdü. Bardağı yana çekti. Halkanın izi kaldı. İzin kalması bazen iyidir.

Taner’e bildiği tüm detayları anlattıktan sonra, o gün işini bitirdi, çıktı. Taner de başka hiçbir şey sormadı. İki gün sonra akşamüstü telefon çaldı. Taner’di. Muhtar Ece’ye işlerini ayarlayabilsin diye oğlunun eski cep telefonunu vermişti.

“Müsait misiniz.”
“Müsaitim.”
“İsterseniz ben geleyim. Sizi yormayayım.”
“Eve gelmeyin. Kardeşim yanında böyle konuşmak istemem.”
“Peki. Siz gelmek ister misiniz.”
“Gelirim.”

Ertesi gün Taner’in evinde buluştular. Hava griydi. İçerideki ışık sarı. Ece sandalyeye oturdu. Taner mutfaktan iki bardak çay getirdi, masanın kenarına bıraktı.

“Umut’u biraz daha anlatır mısınız. Belki hatırlamadığınız detaylar da ortaya çıkar.”
“Anlatayım.”

Ece kardeşini anlatmaya başladığında sesi bir tık yumuşadı. Kelimelerin kenarı sivri değildi artık. Sevginin yuvarladığı kelimelerdi.

“Kardeşim sabahları geç uyanır. Uyanınca ilk işi mutfağa bakmak. Çayın sesi yoksa bana kızmaz, sadece bakar. Bakışıyla söyler. Yemeğini yavaş yer. Çorbayı sever, içindeki tuzu çaktırmadan ayarlar. Problemlerini çözerken dudaklarını ısırır. Arada bir sözcüğü yanlış yazar, fark edince kendi kendine güler. Hastalığı var. Nefes daraldığında konuşmayı keser. Bakışı bir an boşluğa kayar. O boşlukta ben onun yanında dururum. Maskeyi takar, buharı açarım. Maskenin lastiği bazen saçına takılır, canı acır, belli etmez. Gece kabus gördüğünde anne diye kalkar. Ben buradayım derim. Onun içindeki çocukla dışındaki delikanlı birbiriyle tartışır. Bazen çocuk kazanır, bazen delikanlı. Dışarı çıkarken ayakkabısının bağını bazen sıkı bağlar, bazen gevşek. Gevşek olunca ilk merdivende çözülür. Ben eğilip bağlarım. Eğilirken annemi düşünürüm. O da bağlardı.”

Taner gülümsemeyi unutmadan dinledi. Ece devam etti.

“Kitap okur. En çok da kısa hikayeleri seviyor. Uzun cümlelerde nefesi yetmiyor belki. Kısa cümleleri cebine koyuyor. Bazen sokakta arkadaşlarıyla kalıyor, bazen erken dönüyor. Erken döndüğünde kapının önünde terliğini koyuyor. O zaman anlıyorum ki beni beklemiş. Akşam yemeğinde bazen menemen yapar. Kabuk kaçırır, ben fark etmemiş gibi yaparım. Ertesi gün ben yaparım, o da ben kabuk kaçırdım mı diye sorar. Sorar da duymak istediği cevap aslında aynı. Birlikteyiz. İyi misin. Ben de iyiyim. Bu iki cümle evin omurgası.”

Taner başıyla onayladı. Sorduğu her şey merakın değil, saygının sorularıydı.

“Hiç okula gitmedi mi?”
“Yok. Bazen nefesi ağırlaşıyor. O günleri takip edemez. Telafi etmeye çalışıyorum ben evde elimden geldiğince. Öğretmeni de benim.”
“Akraba.”
“Yok sayılır. Olsa da yok. Mahalle var. Muhtar var. Bakkal var. Komşu var. Yani insanlar var. Biz de varız. Kardeşim hiç bir şey bilmiyor. Bilirse ne tepki verir bilmiyorum. Korkuyorum biraz da bundan.”

Taner bir süre sustu. Sonra masanın kenarına yakın duran kalemi eline aldı, yerine bıraktı. Gözlerini kaçırmadan konuştu.

“Merak etmeyin. Ben hiçbir açık vermem, kardeşinize yani. Ne soracaksam dışarıda sorarım. Sizin sınırınıza saygı duyarım. ”
“Sağ olun.”
“Bir şey daha var. İzin verir misiniz, Umut’la bir gün tanışmak isterim. Zorlamak için değil. Onun ritmini bilmek, cümlelerini duymak, size sormadan hiçbir kapıyı yoklamamak için. Belki anneniz ona bir iki imada bulunmuştur. Bazen büyükler çocuklara kelimelerin en masum hâliyle bir şey bırakır.”
“Uygun bir zamanda olur. Şimdi değil. Şimdi korkar. İçinde her şey yeni, annemizin kaybını atlatamıyor. Yeni şeylerin üstüne bir ağır cümle daha koymak ona haksızlık.”
“Haklısınız. Ben acele etmem. Zaten bu işler aceleyi sevmez.”

Ece çayından bir yudum aldı. Çayın sıcaklığı boğazından geçerken içindeki düğüm yer değiştirmedi. Sadece yumuşadı. Masanın üzerindeki bardak altlığına gözleri takıldı. Zaten bardak koysak da iz kalıyordu. Önemli olan izlerin birbirini yakması değildi. Üst üste dizdiğin her iz bir yolu gösterirdi.

“Bir şey daha söyleyeceğim.” dedi Ece. “Eğer bir kapı açılırsa bana önce kapının yerini söyleyin. İçini sonra konuşuruz. Çünkü bazı kapılar bakmakla kapanır, bazıları bakınca dağılır. Kardeşimi korumak istiyorum. Yani belki de iyi insanlar değillerdir, belki de bilmiyorum onu üzerler.”
“Önce yerini söylerim. İçini siz açarsınız ya da hiç açmayız. Söz.”

Evin içinde bir süre ikisi de konuşmadı. Sessizlik bu kez ikisinin de yanında oturan bir misafir gibiydi. Taner defterini kapattı. Ece sandalyeden kalkarken hafifçe sendeler gibi oldu. Taner bir adım attı, durdu. Ece dengesini buldu, başıyla teşekkür etti. Girişte ayakkabılarını giyerken birden aklına geldi.

“Yarın gelemem. Başka bir ev var.”
“Ne zaman uygunsanız o zaman.”
“Ben size haber veririm.”
“Beklerim.”

Kapı kapandı. Merdiven boşluğunun serinliği yüzüne vurdu. Sokakta rüzgâr ince bir çizgi gibi ceketinin içine girdi. Eve yürürken adımlarını saymadı. Kapıyı açınca mutfağın kokusu onu karşıladı. Umut başını kitapların arasından kaldırdı.

“Bugün nasıldı.”
“İdare eder.”
“Yoruldun mu.”
“Biraz.”
“Şekerli çay yaptım.”
“İçerim.”

Bardakları masaya koyarken Ece bugün kurduğu cümleleri düşündü. Bir yabancıya bu kadar çok şey anlatmanın tuhaf rahatlığını. Yabancının aslında yabancı gibi durmamasını. Yine de her şeyin temkinle yürümesi gerektiğini. Umut’un üstüne bir cümlenin fazla gelmemesi gerektiğini.

Umut, çayından bir yudum aldıktan sonra sordu.
“Bazen annemi unutacak mıyım.”
“Unutmayacaksın. Bazen hatırlamak canını acıtacak. Bazen gülümsetecek. İkisi de normal.”
“Ben normal olmak istiyorum.”
“Öylesin zaten. İkimiz de öyleyiz.”

Gece olduğunda Ece mutfağı toparladı. Işığı kapatmadan önce camın ardındaki sokağa baktı. Lamba sarıydı. Sarı ışığın altından bir kedinin gölgesi geçti. O an kendi gölgesini düşündü. Gölge var diye karanlık büyümezdi. Gölge, ışığın ispatıydı. İçinden sessizce söyledi. Biz varız.

Ertesi gün Taner aramadı. Ece de aramadı. Susmak bazen saygıydı. Üçüncü gün akşamüstü telefon çaldı. Taner’in sesi yumuşak, acele etmeyen bir sesti. “Müsait misiniz.”
“Müsaitim.”
“Uygun olduğunuz bir gün gelirseniz sormak istediğim bir iki konu var. ”
“Anlıyorum.”
“Gelir misiniz?”
“Olur”

(devam edecek)

Yorum bırakın