Kayıp Kökler – Bölüm 19

Sabah olduğunda Ece çayı koydu, ekmeği böldü, peyniri kesti. Umut okul çantasını aldı, kapıda durdu.
“Bugün dışarı çıkmayayım mı.”
“Havan iyi değilse çıkma.”
“Bir arkadaşım var, benimle oturuyor.”
“İyi.”
“Adı Kerem.”
“Selam söyle.”
“Söylerim.”

Kapı kapandı. Ece mutfakta tek başına kaldı. Duvardaki saat tik tak etti. Bu ses artık korkutmuyordu. Her tik tak ona bir şey söylüyordu. Hayat devam ediyor. Ece zeminini yokladı. Ayağı yere sağlam basıyordu. Miyase olmadan da ayakta durmak mümkündü. Fakat Miyase ile ayakta durmanın tadını hiçbir şey veremezdi. Bu iki cümleyi aynı anda taşıdı. İkisinin de doğruluğunu kabul etti. İkisini de kederlendirmeden cebine koydu.

Öğlene doğru eczaneye uğradı. Eczacı kadın onu görünce yumuşak bir sesle konuştu.
“Maskelerin filtresinden var. Birkaç tane ayırdım.”
“Ne kadar.”
“Bugün benden.”
“Olmaz.”
“Olur.”
“Bir dahakine ben getiririm size bir şey.”
“Sağlık getir yeter.”
“Getireyim.”

Eczaneden çıktı, gökyüzüne baktı. Griydi. İçindeki griye benziyordu. Griyi sevmeyi öğrenmek gerekti. Gri, ne kara kadar umutsuz, ne beyaz kadar uzak. Gri, içinden çıkılacak kadar insani. Ece bunu düşündü. Sonra eve döndü. Kapıyı açtığında evin kokusu hâlâ Miyase’ydi. Bu koku bir süre daha kalacaktı. Sonra azalacaktı. Ardından yok olacaktı. Yok olduğunda yeniden ağlamak isteyeceğini şimdiden biliyordu. Bilmek, şimdiyi bozmadı. Şimdiyi doğru yaptı.

Akşamüstü Umut döndüğünde ceketi yağmurdan ıslanmıştı.
“Üşüdüm.”
“Üstünü değiş.”
“Üşümek güzel mi.”
“Bazen.”
“Bazen değil.”
“Haklısın.”

Evdeki sözler iyice kısalsa da, içlerindeki anlam ikisi içinde artık daha fazlaydı.

Gece bitmeden önce Ece kendi kendine söz verdi. Yarın yine aynı saatte kalkacağım. Yine çay kaynatacağım. Yine işe gideceğim. Yine döneceğim. Umut uyandığında yanında olacağım. Kabus gördüğünde elini tutacağım. Öksürdüğünde maskeyi vereceğim. Ağlamak isterse ağlayacak, gülmek isterse gülecek. Ben de ona bakarken büyümeyi sürdüreceğim. Büyümek, birinin nefesine eşlik etmekmiş meğer. Bunu öğrendiğim gün annem öldü, ama annemin öğrettiği şey ölmedi.

Işığı kapattı, odasına geçti. Yatağa uzanırken tavandaki çatlağa baktı. Çatlak aynı yere uzanıyordu, kendi annesinin gittiği günden beri orada öylece duruyordu değişmeden. Oysa evin kaderi o günden bu güne kaç kez değişmişti. O çizgiye ekranda bir başlık atar gibi içinden bir kelime yazdı. Devam. Gözlerini kapattı. İçinden geçen son cümle onu üşütmedi. İçindeki sobalar yandı. Dışarısı soğuktu. İçeride iki nefes aynı ritimdeydi. Birine abla, birine anne gerekiyordu. İkisini de oldu. İkisini de olurken susmadı, bağırmadı, sadece konuşur gibi yaşadı. Çünkü artık hikâyenin bu kısmında onun görevi buydu. Sabah olduğunda yine aynı ince çizgi perdeye vurdu. Ece ayağa kalktı. Ocağın düğmesini çevirdi. Alev tısladı. Çayın kokusu yükseldi. Kapıdan ayak sesi geldi. Umut. Ece başını kaldırdı, gülümsedi.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
“Hazır mısın.”
“Hazırım.”
“Ben de.”

Hatice Teyze ertesi gün akşamüstü kapıyı çaldı. Elinde buruşturulmuş küçük bir kağıt vardı. Gözlerinde telaş değil, aceleye alınmış bir kararın titizliği.

“Bir iş var, Ece.”
“Ne işi.”
“Genç bir avukat. Bekar. Kadınlar gitmek istemiyor. İstemezlerse istemesinler. Onun da temizliğe ihtiyacı var.”
“Adres nerede.”
“Şurada.” Kağıdı uzattı. “Haftada iki gün istermiş. Güvenilir birine baksın demişler. Ben de seni söyledim.”
“Niye beni.”
“Çünkü işini sessiz yaparsın. Evine dönmek için acele edersin. Başkasının derdinden nemalanmazsın.”
“Giderim.”
“Tereddüt etmiyorsun değil mi? Güvenilir biri.”
“Tereddüt etmiyorum.”
“Bekar adam diye kimse yanaşmadı.”
“Benim kafamda başka şeyler var. Gitmek bana iyi bile gelebilir.”

Ertesi sabah yazdığı adrese gitti. Zilin etrafındaki solgun çember parmağında soğuk bir halka gibi durdu. Bastı. Kapı açıldı. İnce yüzlü, sakalı yeni uzamaya başlamış, otuzuna yaklaşmış bir adam duruyordu karşısında. Gözleri yorgun, bakışı net.

“Hoş geldiniz.”
“Hoş bulduk.”
“Taner ben.”
“Ece.”

Ayakkabılarını çıkarıp içeri girdi. Ev yeni kokmayan ama eskimeye de niyeti olmayan eşyalarla doluydu. Salonda bir masa, üstünde dosyalar, iki rafta üst üste konmuş kitaplar, balkona açılan kapıda ince bir stor. Mutfakta bir tava, iki bardak, deterjanın ağzı açık.

“Ne istersiniz.”
“Toz, banyo, mutfak. Yeter.”
“Yeter.”
“Çamaşırı ben atarım.”
“Tamam.”

Ece önce mutfağa girdi. Suyu açtı, süngeri köpürttü. Kaygan köpük parmaklarına yayıldıkça zihnindeki gürültü incelmeye başladı. Bulaşıkhanenin sıcak buharından uzak bir sessizlik vardı bu mutfakta. Salondan klavye sesi geliyordu. Taner çalışıyor, cümleler kuruyor, cümleleri bitiriyordu. Ece, işin somut tarafına sığındı. Islak bardakları tezgâhta dizdi. Tezgâh kuru kalınca içi biraz hafifledi.

Öğleye doğru Taner kapıda göründü.
“Çay içer misiniz.”
“İstemem.”
“Ben demleyeceğim, size de koyarım.”
“Peki.”

Çayı ayakta içti. Taner salona döndü. Ece banyoya geçti. Fayansların arasındaki sabun lekelerini ovdu. Klozetin arkasına uzanırken omzunda ince bir sızı. Dikkatsiz değildi. Evin içinde kazaya yer yoktu. İş bitince girişte botlarını giydi. Taner zarf uzattı.

“Uygunsa bu.”
“Uygun.”
“Gün aynı kalsın mı.”
“Kalsın.”

İkinci gelişinde Taner evde değildi. Kapıyı açtı, içeri girdi, işini bitirdi, kapıyı çekip çıktı. Üçüncü gelişte kapı açıldığında Taner kravatını çözememiş, gözaltları mor halde duruyordu.

“Bugün evdeyim.”
“Kolay gelsin.”
“Mutfakta kahve var. Kendinize de yapabilirsiniz.”
“Gerek yok.”

Mutfağın dolabından bir kavanozu almak için uzanırken kapak aniden kaydı. Ece kavanozu düşmeden yakaladı. Bir şey yokken bir şey olmuş gibi kalbi hızlandı. Kapağı yerine koydu. Suyu açtı. O sırada içinin bir yerinden bir görüntü söküldü. Miyase’nin yastığındaki kıvrım. Boş sandalye. Umut’un anne diye kalkışı. Duvar bir an yaklaştı. Ece lavaboya avuçlarını dayadı. Su daha da soğuk geldi. Gözlerinden yaş, düşünmeden geldi.

Taner salondan buharın içinde kaybolan bir hıçkırık duydu. Kapı eşiğinde durdu, içeri girmekle beklemek arasında bir an kaldı. Sonra mutfağa geçti.

“İyi misiniz.”
“Geçer.”
“Bir şey var.”
“Geçer.”
“Otursanız.”
“Devam edersem geçer.”

Masanın üstüne bir bardak su bıraktı. Ece aldı, iki yudumda içti. Bardak masada kalınca elini çekti. Mutfağın fayansındaki minik çizgi gözünü aldı. O çizgi, evdeki bazı çatlaklara benziyordu. Taner geri çekildi.

“Çalışmaya döneyim.”
“Dönün.”

Ece banyoya geçti, kaldığı yerden devam etti. Sünger, deterjan, su, bez. İş bazen insanın üstünü örten bir battaniyeydi. O gün öyle oldu. Öğleye kadar toparladı, salonun ortasındaki halıyı da çekti. Giderken Taner kapıda yine aynı cümleyi kurdu.

“Bir şeye ihtiyacınız olursa söyleyin.”
“Yok.”
“Yine de söyleyin.”
“Söylerim.”

Ece merdivenlerden inerken metre metre ağırlaştı. Eve vardığında Umut defterlerlerini koyduğu çantayı kapının yanına bırakmıştı. Her gün okula gidip, ödevlerini yaptığını hayal ediyordu. Hastalığı yüzünden hiç gidememiş bile olsa, Ece ona elinden geldiğince bir şeyler öğretmiş, mahalleli de eski okul kitap ve defterlerini ona vermeye başlamıştı. Çaydanlık ince ince öterken iki bardak yan yana duruyordu. Ece birini eline aldı. Sıcaklık avucuna doldu. Sıcakta sızlayarak sakinleşti.

Bir sonraki hafta Taner yine evdeydi. Gömleğinin kolları dirseğe kadar sıyrık, masasında üst üste dosyalar, sarı not kağıtlarına düşülmüş küçük kelimeler. Ece mutfağı düzenledi. Mümkün oldukça sessizdi. Mutfaktan banyoya geçerken kendi kalp atışını duyar gibiydi. Fayansın köşesini ovarken gözleri dolmaya başladı. Bu kez tutamadı.

Taner kapıda görününce Ece gözlerini kaçırmadı. Kaçıracak bir şey kalmamıştı. Taner bir sandalye çekti, diğerini ona yaklaştırdı.

“Oturun lütfen. Sizin bir derdiniz var belli.”
“İş yarım kalmasın.”
“İş bekler. İnsan beklemez.”
“Ben bekletirim. Bu halde gönlüm razı değil çalışmanıza, hepimiz insanız.”
“Bekletmeyin.” dedi Ece ama yine de ayıp olmasın diye oturdu

Sandalyenin ayağı yerdeki ince bir yarığa takılıp hafifçe gıcırdadı. Bu ses birden evdeki boş sandalye sesine dönüştü. Dudakları titredi, içindeki acı bir dinleyici bulduğunu hemen anlamıştı belli ki. Taner bardağı uzattı. Ece suyu içti, bardağı masaya koydu. Omuzlarını topladı, gözlerini bir noktaya sabitleyip konuştu.

“Annem öldü.” dedi hüzünle
“Başınız sağ olsun.”
“Teşekkür ederim.”
“Ne zaman.”
“Yakın.”
“Allah sabır versin.”
“Amin.”

Cümleler kısa kaldı. Kısa cümleler içeriği taşımıyordu artık. Ece derin bir nefes aldı. İçindeki düğümün yerini gösterir gibi ellerini birbirine kenetledi.

Site simgesi

“Bir şey daha var. Anlatmazsam içimde biriken şey taşacak. Taşarsa işime yansır. İşime yansırsa evime. Evime yansırsa kardeşime.”
“Dinliyorum. Rahatlık verecekse anlatabilirsiniz.”
“Annem son gecesinde bana bir şey söyledi. Kardeşimle ilgili. O geceyi, doğduğu geceyi. İçimde bir düğüm var o günden beri. Annem gitti. Ben düğümle kaldım. Düğümü çözecek gücüm var mı, bilmiyorum. Çözmek zorunda mıyım, ondan da emin değilim. Kardeşimle yaşıyoruz. Onu bırakmam. O beni bırakmaz. Yine de o geceye dair bir şey kalmış olabilir. Bir iz. Bir isim.”

Taner araya girmedi. Ece devam etti.

“Annem anlatırken nefesi kısalıyordu. Ben hiçbir şey sormadım. Çünkü soru bazen bir bıçak. Kelimeyi kesti mi kanar. O gece içimizden bir kapı açıldı. Kapıdan rüzgâr girdi, ışık girdi, ağırlık girdi. Annem sabaha çıkmadı. Ben kapının önünde kaldım.”

Bir süre sustu. Sonra başka bir yerden devam etti.

“Biz iki kişiyiz artık. Ben ve kardeşim. Adı Umut. On altı yaşında. Boyu beni geçti. Çocukla delikanlı arasında bir yerde. Hasta olduğu günler var. Cihazı var, nefesi için. Maske var. Buhar var. Nefesini sayıyorum. Geceleri kabusla uyanıyor. Anne diyor. Ben buradayım diyorum. Bazen inanmıyor. Bazen inanıyor. Kahkaha atınca ev genişliyor. Öksürünce ev daralıyor. Ben onun annesi değilim. Ablasıyım. Ama artık annesi gibi olmak zorundayım. Yemeği ben yapıyorum. Çayı ben koyuyorum. Çamaşırı ben asıyorum. Onun omzuna sabır koyuyorum. Kendi omzuma korku. Korkunun adı yalnızlık değil. Korkunun adı sorumluluk.”

Taner ellerini dizlerinde birleştirdi. Ece’nin cümleleri ağır ağır masanın üzerine yerleşiyordu. Kesik kesik, kısa kısa anlatılan cümlelerin anlamı Taner’e geçiyordu Ece’nin masum sesiyle.

(devam edecek)

Yorum bırakın