Ertesi gün sabahın erken saatinde muhtarın kapısını çaldı. Kağıtlar, imzalar, defin sonrası işlemler, yardımların listesi. Muhtar gözlüğünün üzerinden baktı.
“Ece, okul işini ne yapacaksın.”
“Şimdilik çalışacağım.”
“Burs vardı hani.”
“Bu sene değil.”
Muhtar dudaklarını büktü.
“Ne gerekiyorsa söyle.”
“Söylerim.”
Gündeliğe gittiği ikinci evde ev sahibi kadın tereddütle sordu.
“Fiyatı konuşmadık.”
“Konuşmayalım. Ne uygun görürseniz.”
“Öyle olmaz. Baştan söyle”
“Benim işim yapmak. Parayı siz hazırlarsınız.” dedi Ece.
Kadın başını salladı, sonra cüzdanını çıkardı.
“Hakkını verelim. Haftada iki gün gel.”
“Olur.”
Eve dönerken otobüste yanına genç bir kız oturdu. Telefonda bir şarkı çalıyordu. Kız ritme ayak uydurdu. Ece kulağını camın soğukluğuna verdi, dışarıdaki binaları izledi. Kendisine benzemeyen hayatlar akıp gidiyordu. İçinden bir kıyas cümlesi geçti, elinin tersiyle itti. Her hayat kendi yükünü taşır. O da taşır.
Evde Umut bulaşıkları toplamıştı. Ece bir an durdu.
“Bunları ben yapacaktım.”
“Ben yaptım.”
“Güzel olmuş.”
“Ben büyüdüm.”
“Büyüdün.”
“Annem gibi yapamıyorum.”
“Kimse annem gibi yapamaz.”
“Doğru.”
Gece yarısına doğru Umut kabusla uyandı. Nefesi hızlandı, gözleri panik içinde Ece’yi aradı.
“Anne.”
“Buradayım.”
“Anne nerede.”
“Ben buradayım.”
“Anneye gittim. Yoktu.”
“Ben varım.”
“Annem beni bırakmaz.”
“Bırakmadı.”
“Ben onu bıraktım mı.”
“Hayır.”
“Emin misin.”
“Eminim.”
Ece elini Umut’un saçına koydu, avuç içiyle alnını yokladı. Ateş yoktu. Korku vardı. Korkunun ateşi yok ama bedeni yakar. Buharı yeniden açtı, kısa tuttu. Umut’un nefesi düzeldi. Çocuğun göz kapakları ağırlaştı. Uykuyla uyanıklık arasında mırıldandı.
“Ben büyüdüm ama küçüğüm.”
“Ben de.”
Sabah Ece aynaya baktı. Göz altı morlukları belirgin, saçlarını hızlıca topladı. Aynaya bir kelime söyledi. Devam. Kapıya yöneldi. Umut arkasından seslendi.
“Bugün gelmeden ara.”
“Ararım.”
“Yemek söyleyelim mi.”
“Gerekirse söyleriz.”
“Tamam.”
Üçüncü ev, yeni bir evdi. Kapıyı açan kadın Ece’yi baştan ayağa süzdü, tereddütle kenara çekildi.
“Elden geçmesi lazım.”
“Geçiririz.”
“Banyo çok kötü.”
“Temizlenir.”
“Çocuk var mı evde.”
“Yok.”
“Kolaylaşır.”
Ece eldivenlerini taktı, kollarını sıvadı, banyoya girdı. Fayansın arasındaki siyahlığı çamaşır suyuyla ovarken içinden tek bir cümle geçti. Bu da geçer. Koku keskin, gözler yaşardı. Arada kapıyı açıp nefes aldı, tekrar devam etti. Saatler sonra banyo parladı. Kadın şaşırdı.
“Bu kadarını beklemiyordum.”
“İş işte.”
“Hakkını verelim.”
Ne kadar derseniz, demedi. Parayı uzattı. Ece aldı, teşekkür etti, sokağa çıktı. Eline sinmiş kokuya aldırmadan poşetini sıktı. Miyase’nin gölgesi şimdi onun üzerinde dolaşıyor gibiydi. Aynı işler, aynı kokular, aynı poşetler.
Akşamüstü bir haber geldi. Belediyenin sosyal yardım biriminden görevli iki kişi eve uğrayacaktı. Ece evi toparladı. Umut gömleğini giydi, saçını düzeltmeye çalıştı, beceremedi. Ece taradı, alnından geriye doğru yatırdı.
“Büyüdün,” dedi bir kez daha.
“Büyümek zorunda mıyım.”
“Evet.”
“Ben bazen istemiyorum.”
“Ben de.”
“Peki.”
“Peki.”
Görevliler geldiklerinde kapının eşiğinde iki saniye durdular. Evde bir yükün dolaştığını anladılar. Formlar dolduruldu, sorular soruldu. Gelir. Gider. Sağlık. Okul. Umut’un hastalık geçmişi. Ece kısa, net cevaplar verdi. Görevli kadın başıyla onayladı.
“Düzenli yardım yazacağım.”
“Sağ olun.”
“Bazen geç kalır. Kusura bakma.”
“Bekleriz.”
“Gerekirse ara.”
“Ararım.”
Kapı kapanınca Umut içeri yürüdü.
“Yardım mı alacağız.”
“Geçici.”
“Bu kötü mü.”
“Değil.”
“Kötü hissettiriyor.”
“Biraz.”
“Annem olsa utanır mıydı.”
“Utanmazdı. Bize bakardı.”
“Sen de bakıyorsun.”
“Ben bakmaya çalışıyorum.”
Gece Ece defter çıkarmadı. Defterin yerini o günkü işlerin bitmişliği almıştı, çocukluğunun içini rahatlatan güçlü sözlerinin yerini artık Miyase’nin rolü almıştı.. Bir lavabo, bir banyo, bir tencere. İçinden sessiz bir sayım geçti. Bugünü yaşadım. Yarın var. Yarın için insanlar var. Komşu var. Bakkal var. Muhtar var. Bir de bu ev var. Ev dediğin şey bazen duvar değildir. Aynı niyetle yan yana duran iki insandır.
Umut o gece yine kabus gördü. Bu kez sesini kısarak ağladı. Ece odanın kapısında bekledi. İçeri girmeden önce sordu.
“Geleyim mi.”
“Gel.”
“Yanına uzanayım mı.”
“Uzan.”
“Daha iyi mi.”
“Daha iyi.”
Ece yerdeki minderi yatağa yaklaştırdı, elini Umut’un elinin yanına bıraktı. Parmakları birbirine değmedi. Değmesin diye değil, kendi sınırlarına saygıdan. Uykunun bir yerinde Umut’un parmağı Ece’nin parmağına dokundu. O an ikisinin de kalbi sakinleşti. Bazı dokunuşlar konuşur. Bazı susuşlar iyileştirir.
Günler birbirini izledi. Ece gündeliğe gitti, bulaşıkhaneye gitti, arada pazara uğradı, sebzenin iyisini seçmeye çalıştı. Eve dönerken torbanın ağırlığı omzuna çöktüğünde annesinin omzunu hissetti. Omzunun yerini değiştirdi, bir sokak daha yürüdü. Eve varınca ilk iş ocağa baktı, suyu koydu, sonra pencereden sokağı izledi. Umut arkadaşlarıyla konuşurken kahkaha attığında derin bir nefes aldı. Kahkahanın yanında nefes genişliyordu. Akşam Umut öksürdüğünde cihazı hazırladı, maskeyi uzattı, göz temasını kaçırmadı. Delikanlının çekingenliğiyle çocukluğun kırılganlığı aynı yüzde duruyordu. İkisine birden bakmayı öğrendi.
Bir akşam bakkaldan dönerken kapının önünde iki kadın kendi aralarında konuşuyordu, sesleri alçaktı.
“Yazık.”
“Güçlü kız.”
“Güç başka.”
“İnsan mecbur kalınca güçlü olur.”
Ece yanlarından geçerken başıyla selam verdi. Kadınların bakışı değişti, saygı ve acıma arasında gidip geldi. Bu bakış ona bir şey öğretti. Bazı insanların merhameti bıçak gibi keser, bazı insanların saygısı ilaç gibi iyi gelir. O saygıya tutundu.
Bir pazar sabahı Umut erken kalktı.
“Bugün ben kahvaltı hazırlayayım.”
“Olur.”
“Menemen yaparım.”
“Yanmasın.”
“Yanarsa yeriz.”
“Yeriz.”
Miyase’nin yokluğunda, ablasının her şeyi üstlendiğini anlayacak kadar büyüktü Umut’un yüreği. Ablasının annesi gibi olmasını istemiyordu. Ona yardım ederse, daha büyür, daha çok iş yaparsa, onun da gitmesini engelleyeceğini hissediyordu içten, içe.
Biraz beceriksizce de olsa domatesi doğradı, soğanı doğrama sesini abarttı, Ece gülümseyerek izledi. Tavanın içi cızırdadı. Yumurtayı kırarken kabuk düştü, Umut parmağıyla aldı, başardı. Masaya koyduklarında iki tabak yan yana durdu. Umut başını kaldırıp baktı.
“Annem gibi olmadı.”
“Böyle de güzel.”
“Yemin et.”
“Yeminsiz güzel.”
Menemen bittiğinde ikisinin de karnı tok, ruhu yarı tok kaldı. O boşluğun adını ikisi de biliyordu. İçinden konuşup dışından susuyorlardı. Susarken de anlaşıyorlardı.
Öğleden sonra Miyase’nin gittiği evlerden birine uğraması gerekti. Ev sahibi kapıyı açınca tanıdık şaşkınlık yüzüne yerleşti.
“Annen gelirdi.” dedi üzüntüyle
“Artık ben geliyorum.”
“Başın sağ olsun.”
“Sağ olun.”
“Annen güzel kadındı.”
“Güzel kadındı.”
“Sen de güzel olmuşsun. Güçlü duruyorsun.”
“Gücün adı bazen mecburiyettir.”
Kadın başını salladı, içeri buyur etti.
“Doğru.”
Ece camları sildi, mutfağı toparladı, çekmeceyi düzenledi. Çekmecenin bir köşesinde eski bir tığ işi dantel buldu, katlayıp yerine koydu. Elinin altından geçmiş bir başka kadının emeğiyle göz göze geldi. İçinden hızlı bir cümle geçti. Dünya kadınların görünmeyen dantelleriyle ayakta duruyor. Bu cümleye bir süre tutundu.
Akşam dönüş yolunda otobüs tıkış tıkıştı. İki durak kala yaşlı bir kadın bindi, ayakta kaldı. Ece yer verdi. Kadın otururken fısıldadı.
“Allah kalbine kuvvet versin.”
“Amin.”
“Gözünden anlaşılıyor.”
“Gözler saklamıyor.”
“İyi ki saklamıyor.”
Eve vardığında Umut kapının önünde bekliyordu.
“Neredesin.”
“Otobüs gecikti, Telefon çekmedi, pili bitti. Eski bu biliyorsun.”
“Ben korktum.”
“Ben de.”
Ece içeri girer girmez ocağı yaktı, suyu koydu. Umut çantayı kapıya bıraktı, tabureyi çekti. İkisi aynı anda durdu. Göz göze geldiler.
“Buradayız.”
“Buradayız.” Gece uzun sürdü. Uyku iki kez kaçtı, üç kez geldi. Umut bir ara kalkıp su içti, dönerken Miyase’nin odasının kapısında durdu. Ece fark etti.
“İçeri girecek misin.”
“Girmek istemiyorum.”
“İstemiyorsan girme.”
“Bir şey söylemek istedim sadece.”
“Söyle.”
“Annem dönmeyecek. Ben artık biliyorum.”
“Biliyorsun.”
“Bazen yine bilmiyormuş gibi yapabilir miyim.”
“Yapabilirsin.”
“Kızar mısın.”
“Kızmam.”
“İyi.”
(devam edecek)