Kayıp Kökler – Bölüm 17

Gece oldu. Ece ışığı kapatmadan önce Miyase’nin odasına girdi. Yastığın kokusu hâlâ ondaydı. Yorganın üstünü düzeltti. Bir an elini yastığa koydu. Bu hareket vedayla helallik arasında bir yerde duruyordu. Sonra kapıyı kapattı. Umut’un yanına geçti. Işığı kıstı.

Umut fısıldadı.
“Annem şimdi nerede.”
“Annenin olduğu yer cümlelerde. Masada bıraktığı tabakta. Çaydanlığın sesinde. Duvarın gölgesinde. Bir de toprağın içinde.”
“Toprak soğuk.”
“Biz sıcak tutarız. Anılarla. İşle. Ekmeği bölerek. Söz vererek.”
“Ne sözü.”
“Birlikte kalma sözü.”

Umut bu sözün üstüne sessiz kaldı. Ece onun nefesini dinledi. Düzenliydi. Bir ara hızlandı. Sonra yine düzeldi. Ece kendi nefesini buna uydurdu. İki nefes aynı ritimde gidip geldi. Ev dinledi.

Gecenin bir yerinde Ece uyanıp pencereden dışarı baktı. Sokak lambasının altına yağmur düşüyordu. Çok ince bir yağmurdu. Ece o yağmura bakarken annesinin hayatını düşündü. Parça parça acılar. Parça parça sevinçler. Yarım kalan bir sıcaklık. İçinden bir cümle geçti. Mutluluğu bulamadı demek adil değil. Buldu. Ama kısa buldu. Az buldu. Yine de buldu. Bu cümle onu rahatlattı. Çünkü bir insanı bütünüyle karanlıkta bırakmak istemiyordu. Annesinin hayatına haksızlık etmek istemiyordu.

Sabah olunca çaydanlığı yeniden koydu ocağa. Ekmek dilimledi. Umut’u uyandırmadan önce kendi yüzünü yıkadı. Aynada kendine baktı. Gözlerinin altındaki morluğu gördü. Saçını topladı. Aynadaki kıza fısıldadı.
“Şimdi sıra sende.”

Umut kapının yanında belirdi. Saçı dağınık, gözlerinin kenarı kızarık.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
“Avluya gideyim mi.”
“Git.”
“Peki sen.”
“Muhtara uğrayacağım. Bazı kağıtlar varmış.”

Umut bir an durdu. “Ben seni yalnız bırakmak istemiyorum.”
“Beni yalnız bırakmıyorsun. Geri geleceksin.”
“Ben sensiz korkuyorum.”
“Ben de sensiz korkuyorum.”

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Ece cebine küçük bir kağıt koydu. Telefon numarası. Adres. Gerekirse arayacağı insanlar. Umut’a gösterdi.
“Bunlar dursun. Gerek kalmayacak. Ama dursun.”

Umut başını salladı. Ayakkabısını giydi. Kapıya yöneldi. Tam çıkarken durdu. Ece’nin gözlerinin içine baktı.
“Buradayız.”
“Buradayız.”

Kapı kapandı. Evin içinde tek bir nefes kaldı. O nefes önce ürktü. Sonra derinleşti. Ece masaya oturdu. Bir defter çıkarmadı. Gün saymadı. Sadece o günün işlerini aklından geçirdi. Muhtara gidilecek. Hastaneden bir belge alınacak. İmamla konuşulacak. Bakkala uğranacak. Kömür bakılacak. Umut’un dönüş saatine kadar ev toparlanacak.

Bütün bunları düşünürken gözünden bir damla yaş daha aktı. Elinin tersiyle sildi. Aynı anda dudaklarının kenarında bir çizgi belirdi. O çizgi kararlılıktı. Kederin içinde yönünü bulmuş bir çizgi.

Kapıya yanaştı. Miyase’nin terliğini kenara çekti. O terlik kapının yanında kalacaktı. Bir süre kimse giymeyecekti. Terlikler de yas tutardı. Sonra kapıyı açtı. Dışarıdaki hava serindi. Derin bir nefes aldı. İçeri döndü. Ocağın altını kıstı. Masadaki bardağı topladı. Sandalyeyi yerine çekti.

Ev, o sabah da ayakta kaldı. İki nefesle. İki kişinin sözleriyle. İki kişinin yüreğiyle. Miyase’nin yokluğu her yerdeydi. Ama yokluk bir boşluk olarak kalmadı. Dolu dolu bir hatıraya dönüştü. Acıdan yapılmış, emekten örülmüş bir hatıra. Ece o hatırayı içine koydu. Kapattı. Kilit vurmadı. Çünkü bazı şeyler kilitlenince boğulur. Bazı şeyler açık kalınca nefes olur.

Kapıdan çıkarken aynaya bir kez daha baktı. Kendi bakışını kaçırmadı. Fısıldadı.
“Hazırım.”

Eşik çizgisine basıp dışarı çıktı. Dışarıda dünya yine aynıydı. İçeride her şey değişmişti. Ece bu iki gerçeği aynı anda taşıdı. Taşırken büyüdü. Taşırken eğilmedi. Taşırken ağladı. Taşırken de yürüdü. Çünkü şimdi yürümek onun işi olmuştu. Çünkü şimdi bir ev, iki nefesle de ayakta durabilirdi. Çünkü o nefeslerden biri artık Ece’nin omzunda, öteki Umut’un kalbindeydi. Çünkü bir cümle vardı ki ikisi de onu eksiltmeden söylemeyi öğrenecekti.

Buradayız.

Ertesi gün Ece, sabahın ilk saatinde alarm çalmadan uyandı. Odanın içinde Miyase’nin olmayan ayak sesini aradı, bulamadı. Gözlerini açık tuttu, tavandaki çatlağı izledi, sonra bir kez daha içinden söyledi. Kalk. Ocağa su koydu, çayı demledi, ekmeği ikiye böldü. Umut odasından başını uzattı, yüzü hâlâ uykunun buğusuyla kaplıydı.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
“Bugün geç mi geleceksin.”
“Bilmiyorum. Eve dönerken ararım.”
“Ararsın.”

Kahvaltı sessiz bitti. Umut, bardağın kenarına parmağını sürüp buharı izledi, bir şey söylemedi. Ece onun gözlerini yakaladı. İçinden “bu çocuk” diye geçti, “bu ev” diye geçti, “şimdi sıra bende” diye geçti. Tabağı kaldırdı, ocağın altını kıstı, kapıya yöneldi. Umut arkasından seslendi.
“Akşam bulut oyunu.”
“Olur.”
“Uzun değil.”
“Kısa.”

Otobüs durağında beklerken rüzgâr saçlarının arasından geçti, kemiklerine kadar işledi. Durak demirinin soğuğu avuçlarını ürpertirken annesinin o demire tuttuğu günleri hatırladı. Yıllar birbirine karıştı. Otobüs kalabalıktı. Şoför ani bir fren yaptı, insanlar hafifçe sallandı. Ece ayakta dengesini kurdu, çantasını göğsüne bastırdı. Kafasının içinde bir çizelge dolaşıyordu. İlk iş ev temizliği. Sonra öğleden sonra kısa süreli bulaşıkhane. Arada bakkal, arada eczane. Öğrenilmiş bir ritim gibi.

İlk evin kapısını Gülsüme hanım açtı. Gülümsemesinde acıyı saklayan bir titrek çizgi vardı.
“Hoş geldin kızım.”
“Hoş bulduk.”
“Bugün ağır iş yok, vitrini silersin, halıyı süpürürsün.”
“Tamam.”

Ece ayakkabısını çıkarıp içeri girdi. Toz bezini ıslattı, pencere pervazlarına uzandı. Bez camın üzerinde iz bırakmadan kayınca içine bir rahatlık serpildi. İşin somut tarafı insana iyi geliyordu. Sildiğin yer temizleniyor, yıkadığın bardak parlıyordu. İçindeki dağınıklık kadar zor bir şey değildi bu. Gülsüme hanım mutfaktan seslendi.
“Biraz çorba ısıtıyorum, çıkarken alırsın.”
“Gerek yok.”
“Bırak da olsun.”

Halıyı süpürürken süpürgenin ucu sehpanın ayağına takıldı, küçük bir tıkırtı çıktı. Ece olduğu yerde durdu. Bu tıkırtı ona evdeki boş sandalye gibi geldi. İşine geri döndü, nefesini düz tutmaya çalıştı. Ev sahibinin küçük torunu salona girdi, merakla baktı.
“Teyze sen niye her gün geliyorsun.”
“Gelmiyorum, arada geliyorum.”
“Benim annem gelmiyor.”
“Senin annen başka işe gidiyordur.”
“Belki de.”

Öğlene doğru ev toparlandı. Gülsüme hanım küçük bir kavanoz verdi.
“Turşu. Kışın iyi gelir.”
“Teşekkür ederim.”
“Ece.”
“Efendim.”
“İnsan kaybı unutmaz da taşır. Taşırken yalnız sanır kendini ama yalnız değildir.”
“Biliyorum.”
“Yine de söyleyeyim dedim.”
“İyi ettiniz.”

Eve dönerken, sokağın köşesinde bakkal Hüseyin duruyordu, kamyonetten inen kolileri içeri çekiyordu. Ece kapıyı itip içeri girdi.
“Selamünaleyküm.”
“Ve aleykümselam, Ece, hoş geldin.”
“Veresiye defterine bakacağız.”
“Boş ver bugün.”
“Boş verilecek zaman değil.”
“Ben bilirim. Yine de bugünü boş verelim. Ekmeği al, ayranı da al. Sabah yine uğra.”
“Sağ olun.”
“Başın sağ olsun tekrar.”
“Sağ olun.”

Bulaşıkhaneye girdiğinde buhar tavandan sarkıyordu. Makinenin metal gövdesi sıcak, tabakların kenarı sabunluydu. Usta başıyla selamlaştı.
“Geldin.”
“Geldim.”
“Yorulursan söyle.”
“Yorulmam.”

Herkes acının sessizliği içinde, canını yakmadan bu güçlü kıza arka çıkmak zorunda hissediyordu.

İlk tepsiyi suya daldırdığında parmak uçlarına sıcaklık yürüdü. Cam bardakları ince ince dizdi. Arada gözünün önüne evdeki ince belli bardak geldi, onun yanında Miyase’nin eli. Kendi kendine fısıldadı. “Dikkat, dağılma!” Makine cızırdayıp yutarken Ece, ritme kulak verdi. Dışarıda dünya, içeride gürültü, kafasının içinde ise tek bir cümle. Dayan.

Öğleden sonra paydos verildi. Ece çantasından küçük termosu çıkardı, sabah koyduğu çayı yudumladı. Yan masadaki kız fısıldadı.
“Anneni kaybetmişsin.”
“Evet.”
“Allah sabır versin.”
“Amin.”
“İstersen yerini ben doldururum bir iki gün.”
“Gerek yok. Sağ ol.”

Ece çayını bitirdi, kalktı. Dışarıda hava soymuş soğan gibi keskin. Eve döndüğünde kapının önünde bir poşet buldu. Üstünde not. Bizden azıcık. Komşudan. Poşetin içinde kurabiye, iki paket makarna, bir sabun. Poşeti içeri taşıdı. Umut salondan çıktı.
“Geç kaldın sandım.”
“Trafik vardı.”
“Arkadaşımın annesi bu gün bana ödev verdi. Oğlunun okulundan vermişler.”
“Ne dedi.”
“Sen de yaparsın dedi. Ben de yaptım.”
“Aferin sana.”

Akşam yemeği çabuk hazırlandı. Ece çorbayı ısıttı, makarnayı haşladı. Umut tabakları masaya dizdi. Yer değiştirmiş rollerin sesini ikisi de duydu. Miyase’nin yerine Ece oturdu, Ece’nin eskiden durduğu yere Umut geçti. Kısa bir an ikisi de bu yer değişikliğine baktı. Sonra yemeye başladılar. Umut çatalı bırakıp sordu.
“Annem şimdi ne yapıyor.”
“Dinleniyor.”
“Dinlenmek bu kadar uzun sürer mi.”
“Bazı dinlenmeler uzun sürer.”
“Geri gelir mi.”
“Gelmeyecek.”
“Tamam.”

O gece bulut oyunu kısa sürdü. Cihazın buharı odanın içinde hafif bir sis yaptı. Umut maskenin arkasından Ece’ye baktı, gözlerinde yaş yoktu. Yaş olmadığı için daha ağırdı.
“Sen de otur.”
“Oturuyorum.”
“Gitme.”
“Gitmem.”

Umut uykuya geçince Ece mutfağa dönüp bir bardak su içti. Mutfak tezgâhının serinliğini avuçlarında hissetti. Işığı kapattı, koridordan geçerken açık kapılara baktı. Miyase’nin odasının kapısı sınırlı açık, perdeler içeri doğru sarkmış. Ece içeri girip yorganı düzeltti, yastığın kıvrımını elle düzeltti. Kokusu hâlâ orada. Yutkundu. Maziyi itmeden geleceğe yaslanmak gerekiyordu. İkisini birden taşımayı öğrendiğini fark etti. Zor olmakla bittiği aynı şey değildi.

(devam edecek)

Yorum bırakın