Umut başını iki yana salladı. “Hayır.” O kadar net ve çocukça bir hayırdı ki Ece bir an buna tutunmak istedi. Sonra yaklaşmış olan adım sesleri her şeyi yeniden gerçeğe çekti. Muhtar kapıdan içeri girdi. Arkasında Hatice Teyze. Hatice Teyze Ece’ye sarıldı. Muhtar başını eğip odaya geçti. Miyase’nin yüzüne baktı. Gözlerini kapadı. Kısık bir sesle “Allah rahmet eylesin,” dedi. Bu cümle evin duvarlarına çarptı, geri döndü, ikisinin de kalbine kondu.
Muhtar gerekenleri söyledi. İmamla konuştular. Komşular kendi işlerini bırakıp geldiler. Kadınlar içeri doldu, erkekler kapının önüne yayıldı. Evin içinde tespih sesi, dışarıda fısıltılar. Umut bir köşede duvara yaslandı. Yüzünde aniden küçülmüş bir ifade. Ece yanına gitti. Elini sıktı.
“Ben hallediyorum. Sen yanında dur.”
“Ben ne yapayım.”
“Yanında ol.”
“Ya kalkarsa.”
“Kalkmaz.”
Bu cümleyi söylerken kendi sesiyle savaşmak zorunda kaldı. Çünkü bu cümle insanın insanla arasındaki en sert çizgiyi çekiyordu. Umut o çizgiye baktı. “Ben annemi bir daha görmeyecek miyim.” Ece gözlerini kapadı. Açtığında sanki yıllarca büyümüştü.
“Görmeyeceksin.”
Komşu kadınlardan biri Ece’yi mutfağa çekti. Eline su tutuşturdu.
“İç.”
İçti. Su boğazından taş gibi geçti. Bir diğeri küçük bir tabakla ekmek getirdi.
“Bir lokma al.”
Almadı. Kadın başını salladı. “Zorla yedirmeyiz. Ama bir ara al.”
İmam geldi. Evin içinde bir düzen kuruldu. İki kadın Miyase’nin üstüne temiz bir çarşaf örttü. Ece kapının eşiğinde durdu. İçeri girmedi. Her şeyin bir ritüeli vardı. Her ritüelde bir sınır. Ece sınırda durmayı seçti. Umut zaten sınırın üstünde titriyordu.
Hatice Teyze Ece’ye yaklaştı. “Yıkamaya götürecekler kızım. Biz yanındayız.” Ece başını salladı. Bir tek cümle kurabildi.
“Onu güzelce yapın.”
“Güzelce.”
Muhtar eve dönünce cenaze işlerini anlattı. Kimin ne yapacağını, kimin nereye haber vereceğini. Ece her cümleyi bir görev gibi tek tek zihnine yazdı. Sonra hepsini bir kenara bıraktı. Çünkü Umut kapının pervazına başını dayamış, sessizce ağlıyordu. Ece kardeşinin yanına yürüdü. Omzunu sardı.
“Ben buradayım.”
“Ben nefes alamıyorum.”
“Alacağız.”
“Nasıl.”
“Beraber.”
Umut ellerini yüzüne kapattı. “Ben ölmek istemiyorum.” Ece onu kendine çekti.
“Kimse ölmüyor. Sadece annem gitti.”
“Gidiş nasıl bir şey.”
“Bak. Nasıl anlatayım. Işığı söndürmek gibi değil. Işığın artık o odada olmaması gibi. Işığı aradığında bulamayacaksın. Ama güneş var. Gündüz var. Biz varız. Bu ev var.”
“Ben karanlıktan korkuyorum.”
“Ben de korkuyorum.”
Bu itiraf ikisine de iyi geldi. Çünkü Ece güçlü görünmek için yalan söylemedi. Korktuğunu söyledi. Korku iki kişi olunca biraz küçülüyordu.
Öğleye doğru ev daha da kalabalıklaştı. Kadınlar fısıltıyla dualar okudu. Birkaç kişi tencereyle çorba getirdi. Bakkal Hüseyin veresiye defterinden hiç söz etmedi. Elinde iki kolilik suyla kapıya geldi.
“Bunları içeri koyayım.”
“Sağ ol.”
“Başın sağ olsun.”
Ece en çok bu cümleyi duydu. Başın sağ olsun. Sağ olsun diyorlardı. İçinden bir yerde bir baş yokmuş gibi hissediyordu. Bir başına kalmış gibi. Ama kapı her çaldığında yalnızlık azalıyordu. Komşuluk böyle günde belli olurdu. Belli oldu.
Öğleden sonra selâ verildi. Evin içinden ağır bir uğultu yükseldi. Ece başörtüsünü bağladı. Umut ayakkabılarını giyerken elleri titredi. Ece onun düğümünü düzeltti. Bu hareket yıllardır yaptığı bir hareketti. Bugün daha ağır geldi. Çünkü o bağladığı bağ artık başka bir şeydi. Birlikte durmanın bağıydı.
Cenaze namazında saflar kuruldu. Ece en arkada durdu. Kalabalığın ortasında küçücük kaldı. İmamın sesi yükseldi. Duanın kelimeleri Ece’nin içindeki boşluğa çarptı, tekrar geri döndü. Ellerini yüzüne götürürken tek bir cümle geçti içinden.
“Onu bağrına al.”
Tabut omuzlara alınırken Umut bir adım attı. Ece kolundan tuttu.
“Geçer miyim.”
“Gel yanımda yürü.”
Mezarlık yolunda sessizlik ağırdı. Sadece adımların ritmi vardı. İnsanlar kısa cümlelerle teselli etmeye çalıştı. “Mekanı cennet olsun.” “Allah sabır versin.” Ece her cümleyi başıyla karşıladı. Bu baş hareketi bir anlaşmaydı. Sabır dendi, sabır çağrıldı.
Toprak açıldı. İmam birkaç ayet okudu. Ece o kelimeleri tek tek anlamasa da içindeki sızı o sese eşlik etti. Tabut indirildi. Kürek toprağı attı. İlk toprak sesi. Bu ses bir şeyi kesinleştirdi. Umut o an nefesini tuttu. Sonra bir hıçkırık daha. Ece elini uzattı. Bir miktar toprağı aldı. Avucunda tuttu. Sonra yavaşça bıraktı. O hareketle içindeki bir düğüm biraz gevşedi. Bu gevşeme acıyı azaltmadı. Sadece yönünü belirginleştirdi.
Cenaze bittiğinde gökyüzü sanki olduğundan daha alçaktı. İnsanlar yavaş yavaş ayrıldı. Muhtar Ece’ye yaklaştı.
“İhtiyacın olan her şeyi söyle.”
“Söylerim.”
“Yalnız değilsiniz.”
“Biliyorum.”
Eve döndüklerinde ev başka bir sese bürünmüştü. Fısıltı, bardak tıkırtısı, çay kaşığının ince sesi. Kadınlar oturma odasında konuşmadan oturdu. Birkaçı Ece’nin sırtını sıvazladı. “Ağla,” dediler. Ece ağladı. Sessiz ağladı. Gözyaşlarının utandırmadığı bir ağlayıştı. Umut dizlerine kapanmıştı. Ece arada onun saçlarını okşadı. Bunu yaparken kendi elinin de titrediğini fark etti. O titremeyi saklamadı. Saklamamak bir cesaretti artık.
Akşamüstüne doğru kalabalık azaldı. Yorgun bir sessizlik çöktü. Hatice Teyze son çayı doldurup kalktı.
“Ben yan dairedeyim. Gece çağır. Kapım açık.”
“Sağ ol.”
Kapı kapandı. Ev beklenmedik kadar boş kaldı. Miyase’nin eksikliği bir eşya gibi ortada duruyordu. Sandalyede. Tezgahta. Yatak örtüsünün kıvrımında. Kapı kolunda parmak izinde. Ece mutfağa geçti. Çaydanlığı ocağa koydu. Kibriti çaktı. Alev küçük bir tıslamayla belirdi. Bu küçük ses Ece’nin içindeki büyük sesleri susturmadı ama yanına oturttu. Ocağın yanında bekledi. Umut kapıya geldi.
“Acıktın mı.”
“Hayır.”
“Yemeliyiz.”
“Ben yemem.”
“Bir lokma.”
Dolaptan iki dilim ekmek çıkardı. Üzerine azıcık peynir koydu. Bir dilimi Umut’un eline verdi. Kendi dilimini ısırdı. Boğazından zor geçti. Ama geçti. Bazı lokmalar geçsin diye yenirdi. Bu da öyle bir lokmaydı.
Umut duvara yaslandı. Gözleri kızarmıştı. Kısık bir sesle sordu.
“Annem mutlu oldu mu hiç.”
Bu soru Ece’nin kalbine bir taş gibi düştü. Uzun süre düşünmeden açıklama yapamazdı. Yalan söylemek istemedi. Gerçeği çok çıplak da söylemek istemedi. Arasını buldu.
“Oldu. Biz doğduğumuz gün oldu. Sen güldüğün gün oldu. Ben büyüyüp onu utandırmadığım gün oldu. Ama istediği kadar olmadı. İçinde bir acı vardı. Onu taşıyarak yaşadı.”
“Ben ona iyi geldim mi.”
“Geldin. Hem de çok.”
“Niye gitti.”
“Gidiş bir karar değil Umut. Vakit. Beden. Yorgunluk. İçinin ağırlığı. Hepsi bir araya geldi. Kapı açıldı. O geçti. Biz kaldık.”
Umut gözlerini kapattı. “Ya ben kalamazsam.”
“Kalacaksın.”
“Nasıl bu kadar eminsin.”
“Çünkü nefes almayı biliyorsun.”
O akşam Ece ilk kez tam olarak anladı. Artık bu evin bütün işleri, bütün kararları, bütün yükleri ondaydı. Bunu düşününce bir an nefesi daraldı. Sonra mutfağın mermerine elini koydu. Serinlik iyi geldi. İçinden bir cümle geçti. Korkuyorsun. Evet. Yine de devam edeceksin. Evet.
Umut yatmadan önce Ece’nin yanına geldi. “Ben bugün yanında kalabilir miyim.”
“Kal.”
“Yarın ne olacak.”
“Yarın sabah yine çay kaynayacak.”
“Sonra.”
“Sonrasını birlikte görürüz.”
(devam edecek)