Kayıp Kökler – Bölüm 15

Akşam sofraya üç tabak konmuştu yine. Çorba kaynamış, ekmek dilimlenmişti. Umut iştahla konuşuyordu.
“Bugün okulda hoca bana aferin dedi.”
“Niye?” diye sordu Ece.
“Çünkü soruyu bildim.”
Miyase hafifçe gülümsedi. Dudaklarının kenarında çok yorgun bir sevinç belirdi. “İyi işte. Bildikçe yolun açılır.”

O gülümsemenin altında Ece bir gölge gördü. Annesinin gözleri birkaç saniyeliğine boşluğa kaydı, sonra yeniden toparlandı. Ece söylemedi. “Yorgun” dedi içinden. “Birazdan toparlar.”

O gece soba yine alev alevdi. Ece kömürü ekledi, kapak kapanırken çıkan metal sesi bütün odada yankılandı. Miyase sandalyesinde oturuyordu. Elleri dizlerinin üstünde, gözleri alevlere takılmıştı.
“Anne, yatmayacak mısın?”
“Az kaldı. Sıcaklığı içime çekeyim.”

Umut uyuklamaya başladı. Başını sandalyenin kenarına yasladı. Ece battaniyeyi getirdi, üstüne örttü. “Yatırayım mı?”
“Bırak kalsın,” dedi Miyase. “Çocuk kendi uykusunu bulsun.”

Bir süre daha sessizlik içinde oturdular. Miyase’nin nefesi kısa kısa çıkıyor, ama o hep aynı cümleyi söylüyordu: “İyiyim.”

Sonra kalktı, yavaş adımlarla odasına geçti. Yorganını çekti, başını yastığa koydu.
“İyi geceler.”
“İyi geceler.”
Ece’nin içi huzursuzdu ama üstüne gitmedi.

Sabah ilk ışık perdeye vurduğunda Ece uyandı. Ev sessizdi. Umut hâlâ uyuyordu. Mutfağa geçti, çaydanlığı ocağa koydu. Bir süre sonra annesinin odasından hiçbir ses gelmediğini fark etti. İçine ince bir ürperti girdi.

Kapıyı hafifçe itti. Oda loştu. Miyase yorganın altında hareketsiz yatıyordu. Ece önce onun uyuduğunu sandı. Yanına sokuldu. Elini annesinin eline koydu. Soğuktu. Bir an kalbi durdu.
“Anne…” dedi kısık sesle. Cevap yoktu. “Anne!” Daha yüksek söyledi.

Yorganı biraz araladı. Miyase’nin yüzü çok sakindi. Sanki yalnızca uykuya dalmıştı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir çizgi vardı. Ama göğsü kalkmıyordu.

Ece’nin gözleri karardı. Dizlerinin bağı çözüldü. Elini yeniden annesinin eline koydu, defalarca ovuşturdu. “Anne, kalk. Kalk lütfen.” Sesinde yalvarma, isyan, panik bir aradaydı.

Yan odadan Umut’un sesi geldi. “Ne oldu?”
Ece gözyaşlarını silmeye çalıştı. “Hiç. Sen gelme.”
Ama çocuk kapıda belirdi. Uykulu gözleriyle baktı. “Anne uyuyor mu?”

Ece’nin sesi titredi. “Umut…” dedi. Sözün devamını getiremedi. Gözyaşı boğazını tıkadı. Umut yanına geldi, annesinin yüzüne baktı. “Anne?” Sesinde hâlâ bir umut vardı. Birkaç kez daha seslendi. “Anne… anne?”

Ece kardeşini kollarından tutup kendine çekti. “Umut… duymaz artık.”

Çocuğun gözleri kocaman açıldı. Bir an dondu kaldı. Sonra soluğu kesildi, nefesi boğuk bir hıçkırığa dönüştü. “Hayır…” dedi. “Hayır, hayır!”

Ece sarıldı ona. “Sakin ol. Ben buradayım.” Ama kendi gözyaşları da sel olmuştu.

Bir saat boyunca evin içinde iki nefes çarpışıp durdu. Umut annesinin eline sarıldı, bırakmadı. Ece defalarca kaldırmaya çalıştı. “Soğuk,” dedi. “Bırakma,” dedi Umut.

Sonunda Ece muhtara haber vermek için dışarı çıktı. Kapıyı açarken bacakları titriyordu. Sokağa çıktığında bütün mahalle ona baktı. Gözlerinden her şey anlaşılmıştı. Hatice Teyze koştu.
“Ne oldu?”
“Annem…” dedi Ece. Sesi çatladı. “Annem gitti.”

Haber hızla yayıldı. Ev kısa sürede kalabalıklaştı. Kadınlar içeri girdi, ağıtlar yükseldi. Erkekler dışarıda toplandı, muhtar imamı çağırdı. Evin duvarları ilk kez böyle bir kalabalığın ağırlığını taşıdı.

Ece başucunda oturuyordu. Kadınlardan biri onun saçını okşadı. “Ağla kızım, rahatla.” Ece ağladı. Öyle bir ağladı ki çocukluğundan beri tuttuğu bütün gözyaşları döküldü.

Umut köşede oturuyordu. Gözlerini yere dikmişti. Arada başını kaldırıp annesinin yüzüne bakıyor, sonra yeniden dizlerine gömülüyordu. O delikanlı hali, bir anda küçülmüş bir çocuk haline dönmüştü.

Cenaze vakti geldi. Tabut kapının önüne çıkarıldı. İmam dua okudu. Kalabalık “Amin” dedi. Ece’nin dizleri titredi. Umut’un omzuna sarıldı. Umut gözyaşlarını silmeye çalıştı ama başaramadı.

Tabut omuzlara alındı. Mahalle sokaklarında ilerlerken herkes önünden geçti. Kadınların ağıtları havada asılı kaldı. Çocuklar sessizce seyretti.

Mezarlığa vardıklarında imam yine dua okudu. Toprak atılırken çıkan ses Ece’nin kalbine çakıldı. Her kürek sesi, bir perdeyi daha kapatıyordu. Umut ellerini yumruk yaptı. Dudaklarını ısırdı. Sonunda fısıldadı: “Anne…”

Ece gözyaşları içinde kardeşinin elini tuttu. “Buradayız,” dedi. Bu kez “buradayız” iki kişi içindi.

Akşam eve döndüklerinde ev bomboş geldi. Oysa aynı eşyalar, aynı soba, aynı bardaklar duruyordu. Ama kokusu yoktu artık. Miyase’nin sesinin yankısı yoktu.

Umut odasına gitti, annesinin yorganına sarıldı. Ece mutfakta kaldı. Çaydanlığı ocağa koydu, ama altını yakmadı. Uzun süre öyle oturdu.

Sonra kendi kendine fısıldadı: “Üç nefesin biri eksildi. Ama biz yine de nefes alacağız.”

Gözlerinden yaşlar süzülürken kapıdan içeri giren rüzgâr perdeyi oynattı. Ev, o gece yine ağır bir gerçeği taşıdı. Ama yıkılmadı. İçinde iki nefes kaldı. İki nefes yan yana durdu.

(devam edecek)

Yorum bırakın