Bahara doğru mahallede bir cenaze oldu. Camiden dönen kalabalık kapının önünden geçti. Hatice Teyze kısa bir uğrayıp, “İnsan zamana yetişemiyor,” dedi. “Yetişmeye çalışıyoruz,” dedi Ece. Miyase başını önüne eğdi. Kendi zamanını düşündü, kendi yetişemeyişlerini.
Ece, annesinin gözünün dalıp gittiği anlarda artık ne düşündüğünü tahmin ediyordu. O kayıp bebeğin yaşını hesaplıyordu muhtemelen. Şimdi kaç olurdu, hangi sokaktan yürürdü, gözleri kime benzerdi. Ece, bu düşüncelere kızmadı. Kızsa da haksız olurdu. İnsan özündeki boşluğu merak ederdi. Merak etmek suç değildi. Suç, merakı acıya çevirmekti. Miyase bunu yapmıyordu. Sadece bakışını uzak bir noktaya bırakıp geri dönüyordu.
Bir yaz akşamı Umut kapı önünde nefesini dinlendirdi. Hava ağırdı.
“Ben de çalışayım,” dedi yeniden.
“Daha değil.”
“Ne zaman.”
“Olunca anlarsın.”
“Ben anladığımı sanıyorum.”
“Sen nefesini koru.”
Ece bu cümleyi söylerken kendini annesi gibi duydu. Kendi sesiyle annesinin sesi birbirine karıştı. İnsan bazen sevdiğinin cümlelerine benziyordu.
Miyase’nin sesi incelmişti. Gündeliğe gittiği evlerde artık daha hafif işler istiyordu. Dönüşte otobüste ayakta kalmak zor olduğunda çöker gibi oturdu, sonra kalkıp yüzünü topladı. Evde Umut’un yanında yorgun görünmek istemiyordu. Onun çocukluğundan beri sürdürdüğü bir alışkanlık vardı: acıyı kapının dışında bırakmak. Artık acı içindeydi, yine de kapının dışında bırakıyormuş gibi davrandı.
Bir akşam Ece sofrayı toplarken Miyase tabaklardan birini elinden düşürdü. Porselen kırılmadı, ama kenarından ince bir parça ayrıldı. Kısa bir sessizlik oldu.
“Kırılmadı,” dedi Ece.
“Yine de eksildi.”
“Eksik de masa kurar.”
Miyase gülümsedi. O gülümseme, yıllardır aklında taşıdığı bir cümleyi anımsattı. “İnsan eksikleriyle tamamlanır.” O gece o eksik kenarı masanın iç tarafına çevirdiler. Çatlak görünmedi. Çatlak oradaydı, ev yine de sofraya oturdu.
Umut bazen Ece’ye göz ucuyla bakıyordu. Ablasının yüzünde yeni bir çizgi belirmişti. O çizgi, yükün çizgisiydi. Umut içinden bir söz verdi. “Bir gün ben taşırım.” Bu sözün ne zaman olacağını bilmiyordu. Söz vermek, günü tarihlemek değildi. Söz, insanın iç cebine sakladığı bir taş gibiydi. Gerektiğinde ağırlık yapar, gerektiğinde güç verirdi.
Gecenin birinde rüzgâr perdeyi oynattı. Ece uyandı, su içmek için mutfağa gitti. Dönüşte Miyase’nin odasının kapısı aralıktı. İçeriden kısık bir hıçkırık duyuldu. Kapıya dokunup bekledi. İçeri girmedi. Annesinin ağlamasını ilk kez duyuyordu. Bu, yüksek bir ağlama değildi. Başını yastığa gömüp nefesini yakmadan ağlama denen cinstendi. Ece kapının eşiğinde sessizce durdu. İçinden iki cümle geçti. “Keşke alabilsem acını,” dedi, “Keşke paylaşabilsem.” Sonra geri döndü. Çünkü bazen insan kendi gözyaşının içinde yalnız kalmalıydı.
Ertesi sabah Miyase yüzünü topladı. Gözlerinin kenarı şişmişti. Ece hiçbir şey sormadı. Sormamak da sevmektir bazen. Masaya üç bardak koydu. Çay buharı aralarında yükseldi.
Zaman ağır ağır açıldı. Takvim yaprakları birbiri ardına koptu. Evin içinde sesler aynı kaldı. Kaşıkların tabağa değmesi. Çay kaşığının bardağa tıkırtısı. Umut’un öksürüğü. Soba kapısının metal sesi. Arada bir kahkaha. Arada bir susuş. Ece bu seslerin arasına annesinin nefesini ayırt etmeyi öğrendi. Nefes daha kısa alınıp verilince anlıyordu ki yorgun gün. Nefes uzun ve düzenliyse, o gün daha rahattı.
Umut on altıyı gördüğünde, komşu delikanlılarla akşamüstleri sokağın başında konuşur oldu. Konu bazen maç, bazen telefon, bazen hayaldi. Ece uzaktan izledi. Kardeşinin yüzüne yakışan bir sevinç vardı. Onu, çocukluktan gence geçiren bir sevinç. Yine de eve dönüş saatinde bakışları kapının önünde buluşuyordu. Umut içeri girince ilk iş elini yıkayıp annesine “İyisin değil mi” der oldu.
“İyiyim.”
“Yemin et.”
“Yeminsiz iyiyim.”
Bir akşamüstü yağmur başladı. Damlar tıkırdadı. Ece camın önünde durdu. Sokağın ıslaklığıyla evin iç sıcaklığı arasında bir çizgi vardı. O çizgi, bu ailenin çizgisiydi. Dışarıda dünya, içeride üç nefes. Miyase mutfaktan seslendi.
“Çayı tazeledim.”
“Geliyorum.”
Masaya oturduklarında Ece fincanın kulpunu Miyase’nin parmaklarına doğru çevirdi. Küçük bir hareketti. Büyük bir sevgi. Miyase o kulpu tuttu, Ece’ye baktı. Gözlerinde minnetin en sade hâli parladı. Söz söylemedi. Söz bazen çayın üstündeki buhardı, görünüp kaybolurdu.
Gecenin sonunda Ece yine odun attı sobaya. Ocağın içinde alev bir an yükseldi. Evin içindeki gölgeler yer değiştirdi. Ece, Miyase’nin kapısına takıldı. İçeri girdiğinde annesinin yüzünde yumuşak bir uyku buldu. Yorganı biraz yukarı çekti. Çıkarken aynada kendine baktı. Dudaklarını kıpırdattı.
“Devam.”
Ertesi hafta muhtarın listesiyle kömür geldi. Komşu çocukları yardıma koştu. Umut bir çuvalın altına girdi, iki basamak çıktı, nefesi kesilince Ece hemen yanına yerleşti.
“Dur.”
“Taşıyacağım.”
“Birlikte.”
“Birlikte.”
O “birlikte” evin yeni anahtarıydı. Kapalı çekmeceleri açıyordu.
Yaz sıcağı bastırdığında Miyase’nin iştahı azaldı. Ece daha sulu yemekler yaptı. Soğuk ayran, hafif çorba. Miyase “mis gibi” dedi, ama kaşığı iki kez zor götürdü ağzına. Umut fark edince, “Ben bitiririm,” dedi. Kâseyi kendine çekti. Ece abartmadan, küçük bir notu kalbine yazdı. “Annem azalıyor.” Notu kimseye okumadı.
Bir cuma akşamı camiden dönen kalabalığın içinde bir kadın yüksek sesle konuşuyordu. “Hayat geçiyor.” Ece duydu, yüzünü çevirmedi. Hayat geçmiyordu yalnızca. İçlerinden akıyordu. Akarken iz bırakıyordu. O iz bazen çayın lezzeti, bazen sobanın isi, bazen bir cümlenin düşüp kırıldığı yerdi.
Birkaç ay daha bu düzen sürdü. Her gün aynı değildi, hiçbir gün büsbütün başka da değildi. Ece, içindeki teraziyi düz tutmaya çalıştı. Bir kefede Umut’un gençliği, bir kefede Miyase’nin yorgunluğu. Kendisi ikisinin arasında bir köprüye dönüştü. Köprüler konuşmaz. Köprüler taşır. Ece taşımayı öğrendi.
Günlerden bir gün, akşam üstü ışığı perdeye sarı bir iz bıraktığında, Miyase sandalyeden kalkarken sendeledi. Ece hemen yetişti, koluna girdi.
“Başım döndü.”
“Yat.”
“Geçer.”
“Yat.”
Miyase boyun eğdi. Yatağa uzandı. Ece küçük bir havluyu ıslatıp alnına koydu. Umut kapıda göründü.
“Ne oldu.”
“Bir şey yok. Dinleniyor.”
“Ben su getiririm.”
“Getir.”
O an evde herkes yerini biliyordu. Ece suyu aldı, bardağı yarısına kadar içirdi annesine. Miyase’nin gözleri Ece’nin gözlerine değdi.
“Ben iyiyim.”
“Biliyorum.”
“Beni güçlü sanma.”
“Seni güçlü sanmıyorum. Seni biliyorum.”
Bu cümle odaya yerleşti. Duvarların içine işledi. Güçlü sanmak bir yanılsamaydı. Bilmek gerçeğin kendisiydi.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Ece, sobanın kapağını kapatıp bir an durdu. İçinden bir sızı yükseldi. Sızı, korkunun kardeşiydi. Kokusunu tanıdı. Kendi kendine, ses çıkarıp büyütmeden söyledi.
“Hazırlan.”
Hazırlanmak, erken yas tutmak değildi. Hazırlanmak, gözünü kaçırmadan bakmaktı. Ne eksiltir ne erken getirirdi. Sadece kalbi ağırlaştırır, aklı ayık tutardı.
Ertesi sabah her şey yine aynıymış gibi başladı. Çay demlendi. Ekmek bölündü. Umut iki dilimi yan yana dizdi.
“Bugün dışarı çıkayım mı.”
“Akşamüstü.”
“Nereye kadar.”
“Mahallenin başına.”
Kısa cümlelerle kurulan bir güven vardı aralarında. Umut kapıdan çıktığında Ece bir süre pencerenin yanından ayrılmadı. Döndüğünde kapıyı açışındaki ses tanıdıktı. O tanıdıklığa sarıldı.
Miyase o gün öğlen uykusuna yattı. Ece kapıyı aralık bırakıp mutfağa geçti. Tezgâhın başında durdu ve elini mermerin üzerine koydu. Serinliğini hissetti. Serinlik iyi geldi. Derin bir nefes aldı. Sonra kendine, duyulmayacak kadar kısık bir söz fısıldadı.
“Bir yıl daha dayanırız.”
Bu cümlenin içinde kaderle pazarlık yoktu. Umut’un nefesi, Miyase’nin yorgunluğu, kendisinin omzundaki yük. Üçüyle birlikte yürünecek bir yol vardı. Yol uzun mu kısa mı, bilmiyordu. Bildiği tek şey, yürümeyi bırakmayacaklarıydı.
Akşam, sobanın yanında üç sandalye yine aynı yerinde durdu. Ece birini azıcık Miyase’ye yaklaştırdı. Umut bunu fark etmedi. Bazen iyi olan şeyler fark edilmeden yapılırdı. İyi olan şeyler, gündelik hayatta saklı kalırdı.
Saat on bire doğru ev sustu. Nefesler birbirine karıştı. Ece gözlerini kapatmadan önce, kendi kendine bir söz daha verdi.
“Yarın da böyle. Yarın da birlikte.”
Ve ev, o gece de gerçeğin ağırlığını taşıdı. Yıkılmadı. İçinde bir şey biraz daha sessizleşti. Bir şey biraz daha güçlendi. Eşiğin çizgisi kalınlaştı. Dışarısı yine uzak kaldı. İçeride üç nefes yan yana durdu. Miyase’nin nefesi kısaydı, ama vardı. Var oldukça, bu ev ayakta duracaktı. Yarın sabah, yine ekmeği ikiye bölüp çaya banacaklardı. Sonrası için kimse söz vermedi. Söz verilmediğinde bile, bir ev bazen sözünü tutardı.
(devam edecek)