Ece, sobanın başına sürüklenen o küçük taburede, kendini olduğundan daha büyük, olduğundan daha küçük hissetti aynı anda. İçinden bir yer, “Keşke hiç duymasaydım,” dedi; başka bir yer, “İyi ki söyledi,” dedi. Miyase’nin gözlerinden yaş akmıyordu; ama gözlerinin kıyısında yılların tuzu birikmişti.
“Ben, bir kadının susarak ayakta kalabildiğini zannettim yıllarca,” dedi Miyase. “Meğer insan, bazen konuşarak da ayakta kalırmış. Bu evin duvarları, bu sobanın dumanı, şu halının üzerindeki iz… hepsi bu geceye şahit olsun istedim. Umut’un nefesi bu sözleri duymasın; ama yarınına ağırlık olmasın. Senin omuzlarına da görev koymuyorum. Sadece, ip nerede düğümlendi, onu gösteriyorum. Düğümü çözecek olan zaman mı, kader mi, sen misin—bilemem. Bilmek de istemem. Bu geceye kadar benim işim taşımaktı; bu geceden sonra benim işim söylemek.”
Ece, usulca elini uzattı. Miyase’nin titreyen ellerini avucunun içine aldı. “Ben buradayım,” dedi, çok kısık bir sesle. “Hep buradaydım.” Bu cümle, vaatten çok tanıklıktı; bir evin içindeki iki kadının, iki farklı acının birbirini görme hâliydi.
Miyase, Umut’a bir kez daha baktı. Çocuğun yüzünde uykunun masumluğu vardı. “Onu,” dedi, “iki kat büyütmeye çalıştım. Bir annemin emanetini, bir annenin kaybını taşıyarak. Eğer bir gün bana ‘niye Vecdi’yle bu kadar çabuk evlendin’ derlerse—ki derler—cevabım hep aynı olacak: Bir çocuğun gözünü yerden kaldırmak için bazen çabuk ‘evet’ gerekir. Uzun ‘hayır’ların arkasında üşüyen çocuklar kalır. Ben üşütmedim.”
Ece’nin gözünden yaş süzüldü; sessiz, utandırmayan bir yaş. İçinden bir fısıltı geçti: Sana kimse ‘kolay’ diyemez. Sonra o fısıltıyı yuttu; çünkü bu gece söz, Miyase’nindi.
Miyase ayağa kalkmadı, kalkamadı. Ama sesindeki titreme yerini ağır bir duruluğa bıraktı. “Bitti,” dedi. “Bu kadar.” Sonra ekledi: “Yarın sabah her şey aynı olacak gibi davranacağım. Çünkü hayat böyledir. İnsan en büyük hakikati söylediği gecenin sabahında bile ekmeği ikiye bölüp çaya banar. Ama bil ki, ben bu gece ilk kez doğru nefes aldım.”
Ece başını salladı. “Tamam,” dedi. O “tamam”ın içinde, “Seni yargılamıyorum,” da vardı; “Yalnız değilsin,” de. Soru sormadı. Soru sormamak, bu gecenin saygısıydı.
Sobanın közleri sonunda iyice sönümlendi. Saat bir kez daha tik tak etti. Umut döndü, elini yüzüne koydu, uykusunu değiştirdi. İki kadın, aynı odanın içinde, iki ayrı uçurumun kıyısında bir süre daha sessiz kaldı. Sonra Miyase, Ece’nin elini sıkıp bıraktı, başını yana yasladı. Gözleri açık dinlenmeye geçti; Ece, onun nefesini dinledi.
Bu ev, o gece ilk kez gerçeğin ağırlığını taşıdı ve yıkılmadı.
Sabah mutfak yine sessizdi. Çaydanlık ince ince öterken Ece bardakları hazırladı. Miyase tezgâhın kenarına dayanıp bekledi. Elini bardağa uzattığında hafif bir titreme oldu. Ece fark etti, hiçbir şey söylemedi, bardağı iki eliyle onun avuçlarına bıraktı. Miyase başını öne eğdi, bu küçük dikkate teşekkür eden kısa bir bakışla karşılık verdi.
Umut sandalyesine otururken esnedi.
“Niye bu kadar sessizsiniz.”
“Uykun var.”
“Var.”
Ece kahvaltıyı toplarken, Miyase sandalyeye geri çöktü. Sırtını dik tutmaya çalıştı. Yüzüne yorgun bir gölge çökmüştü. Söz konusu yorgunluk bir iş gününün yorgunluğu değildi. İçinde yeni bir ağırlık vardı, anlatmanın açtığı, üstüne kapanmayan bir ağırlık.
Günler döndükçe Miyase’nin hali hafiflemiyor, tam tersine gölgeleniyordu. Söz verdiği gibi sabahları aynı düzenle kalkıyor, aynı çayı demliyor, aynı patatesi doğruyordu. Ama Ece, annesinin yürüyüşündeki o minik yavaşlamayı, nefesinin son basamakta hafifçe sarsılışını yakalıyordu. Miyase fark ettirmemeye çalışıyordu. Onun dünyasında güçlü olmak, “iyi görünmek” demekti. İyi görünmek, evin duvarlarını ayakta tutuyordu.
Ece geceleri evi kontrol ederken annesinin yüzüne bakıp kısa bir dua mırıldanır oldu. Nefeslerin sırasını saydı içinden. Önce Umut’unki. Sonra Miyase’nin. En son kendisininki. Bu üç nefes düzenli kaldıkça ev ayakta kalacaktı.
Mahalle de değişimi seziyordu. Hatice Teyze kapıda daha uzun durur, hal hatır sorarken gözlerini Miyase’nin yüzünde gezdirirdi.
“Rengin solmuş.”
“İyiyim.”
“Bir tas çorba bırakayım.”
“Gerek yok.”
“Bırakacağım.”
Bakkal Hüseyin veresiye defterini hiç anmaz oldu. Ekmek torbasını uzatırken, “Bugün benden,” dediği günler arttı. Miyase “Olmaz,” dedi, “Yaz.” Hüseyin yine de yazmadı. Kendi kendine mırıldandı. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.”
Ece çalıştığı yerlerde daha uzun kaldı. Bulaşıkhanede suya daha çok ellerini soktu, komşu evlerinde ütü masasında daha çok saat geçirdi. Akşamüstleri eve dönerken adımlarını hızlandırdı. Her adımı “yetişeyim” diye vuruyordu kaldırıma. Yetişmesi gereken yalnızca yemek, yalnızca buhar değildi. Annesinin omzuna yetişmesi gerekiyordu.
Umut delikanlı oldu. Boyu Ece’yi yakaladı, sonra geçti. Yüzünde ince bir sakal gölgesi belirdi. Bir sabah aynanın karşısında uzun uzun baktı.
“Bıyık çıkıyor.”
“Çıkıyor.”
“Komik mi.”
“Yakışmış.”
Umut artık bazı işleri almak istiyordu. Evdeki çantaları taşımak, kömür çuvalına omuz vermek, bakkaldan yüklenip gelmek. Ece izin vermekte zorlandı ama geri de durmadı. “Ağırını bana bırak,” dedi. “Hafifini sen al.” Umut başını salladı. İçinde bir yer büyümenin sevincini taşıyordu, başka bir yer hastalığın sınırını. Bazen merdivenleri çıkarken nefesi yetmiyor, Ece omzunu çaktırmadan onun sırtına yaslıyordu. O temas, “Yalnız değilsin,” diyen sessiz bir cümleydi.
Miyase, Umut’a eskiye göre daha uzun bakar oldu. O bakış yalnızca şefkat değildi. İçinde bağışlanma isteği, iç hesaplaşma, derin bir mahcubiyet vardı. Umut, annesinin o bakışını bazen yakalıyor, “Ne oldu,” diye soruyordu.
“Hiç.”
“Ben iyiyim.”
“Biliyorum.”
Ece, annesinin o bakışını gördükçe içinden geçen cümleler ağırlaştı. “Annem onu iki kat seviyor,” diye düşündü. “Çünkü içindeki boşluğu onunla dolduramadığını biliyor.” Kıskanmadı. Öfke duymadı. Sadece anladı. Anlamak bazen insanı daha çok yoruyordu.
Yaz yaklaşırken bir akşamüstü mahallede yine düğün konvoyu geçti. Davulun sesi evin pencerelerine çarptı. Umut perdeyi araladı.
“Bak.”
“Bakıyorum.”
“Biz hiç o kadar kalabalık olmadık.”
“Kalabalık olmak şart değil.”
Ece’nin sesi sakindi. Kalabalıkla çoğalınmıyordu her zaman. Bazen üç nefes, bütün bir dünyayı dolduruyordu.
Sonraki haftalarda Miyase’nin dalgınlıkları arttı. Çaydanlığı ocağa koyup altını yakmayı unuttuğu oldu. Anahtarı kapının üstünde unutup içeri girdiği. Ece bunları fark ettikçe sessizce toparladı. Bir akşam anahtarı alıp Miyase’nin avucuna koydu.
“Bunu unutma.”
“Unutmam.”
“Bugün unuttun.”
“Bugün unuttum.”
Aralarında böyle kısa doğrular dolaşmaya başladı. Ne bağırış vardı ne savruluş. Gerçeği olduğu gibi söylemek vardı.
Umut bir akşam kapıda Ece’yi bekledi. Elinde küçük bir not kâğıdı.
“Bunları aldım. Eksik kalmasın.”
“Para nereden.”
“Biriktirdim.”
“Benden saklama.”
“Saklamıyorum.”
Delikanlının gözlerinde ilk kez bir “ben de varım” ışıltısı parladı. Ece’nin içi sızladı. O ışıltı gururdu, ama aynı zamanda bir vedaya hazırlıktı sanki. Çocukluktan vedaya.
Hastaneye kontrole gittikleri bir gün, doktor Umut’un dosyasını kapatırken, “Şimdilik stabil,” dedi. “Düzeninizi bozmayın.” Ece başını salladı. Miyase asansörde aynaya bakıp başörtüsünü düzeltti. Aynada kendi yüzüne yabancılaştığını fark etti. O yabancılık, yılların iziydi. İtiraf gecesinden beri yüzündeki çizgiler derinleşmişti. İnsan bazen konuşunca gençleşir sanır. O konuşma onu gençleştirmemişti. Sadece doğru nefesi öğretmişti.
Kış bastırınca soba yeniden evin merkezi oldu. Közler erken sönmesin diye Ece geceleri bir kez daha kalkıp odun attı. Bir gece döndüğünde Miyase’yi sandalyede otururken buldu. Başını duvara yaslamış, gözlerini kapatmıştı.
“Anne.”
“Uyanığım.”
“Neden kalktın.”
“Su içtim.”
Ece elini annesinin elinin üstüne koydu. Parmakların soğukluğu içini ürpertti. “Yatağa geç,” dedi. Miyase ayağa kalktı. O sırada dünyanın bütün yükü onun omzundaymış gibi eğildi. Yatağa uzandığında Ece yorganı düzledi. Işığı kapatmadan önce kısa bir cümle söyledi. “Ben buradayım.” Miyase cevap verdi. “Biliyorum.”
(devam edecek)