Miyase günlerdir dalgındı. Ece anlam veremiyordu bu hâline. Hayatları güllük gülistanlık değildi elbet; ama birlikteydiler, bir şekilde aynı sofrada aynı çorbayı paylaşıyor, akşamları aynı sobaya diz kırıyorlardı. Yine de sanki yıllardır Ece’yi kollayıp gözeten, en çirkini en güzel gösteren o kadın gitmiş, omuzlarına yılların yükü yeni yüklenmiş başka bir kadın gelmiş gibiydi. Sözleri kısa, bakışı uzak, eli sık sık boşluğa uzanır olmuştu.
Ece birkaç kez yokladı onu: “Bir şeyin mi var?”
“Yorgunum,” dedi Miyase hep; “geçecek.”
O akşam, sobanın közleri ağır ağır sönmeye yüz tutmuşken, Umut derin bir uykuya daldı. Odanın içi loştu; perde kenarından sızan cılız ışık yerde sarı bir iz bırakıyor, saatin tik takları nefesi sayar gibi ritim tutuyordu. Miyase uzun bir süre hiç konuşmadan oturdu. Sonra, birden dönüp Ece’ye baktı. Bakışında karar vermiş bir insanın keskinliği vardı. Gözleri kısa bir an için Umut’a kaydı; çocuğun göğsünün düzenli inip kalktığını, ağzının kenarında uykunun bıraktığı minicik salyayı gördü. İçinden “duymasın” dedi. İlk kez bu kadar yüksek söyleyeceği sözleri, onun kulaklarına değmesin.
“Ben doğum yaptığımda…” diye başladı. Sesinde titrek ama kararlı bir ton vardı. “Kucağıma bir oğlan verdiler. ‘Benim yavrum’ dedim, kokladım, bağrıma bastım. Lohusaydım; sancının içinde dünya kâh büyüyor kâh küçülüyordu üzerimde. Başka bir kadının da o sırada doğum yaptığını bilmiyordum… aynı koridorda, aynı geceymiş meğer. Ben, hem doğumun sarsıntısında, hem ilk defa anne olmanın şaşkınlığında; yalnızca kundağın sıcaklığına tutunuyordum.”
Miyase konuşurken gözleri ara ara Umut’a gitti; çocuğun uykusunu yokladı. Sonra sesi bir gölge gibi ağırlaştı:
“Meğer o sırada… o adam—evime yıllarımı çalan o adam—koridorda başka bir adamla fısıldaşmış. Onların bebeği çok zayıfmış; duymuyormuş, nefesi kısaymış. ‘Yaşamaz’ demişler. O adam, elindeki yıllardır biriktirdiği parayı çıkarmış; ‘Sağlıklı bebeği bana ver, şu zayıf olanı sen al. Yoksa yurda düşer, ölür,’ demiş. Benimkisi paraya batmıştı, borca da. Gözünü para bürümüş, yoksulluk aklını kemirmiş. Kabul etmiş. Ben kucağımda sandığım oğlumla nefes almaya çalışırken, kapının dışında bir karar verilmiş. Çocuklar babalara gösterilirken, o karar dünyamın yerini değiştirmiş.”
Ece’nin boğazı düğümlendi. “Çocukları değiştirmişler. Sen bilmiyordun” demek istedi, diyemedi. Miyase’nin sesinin yaslandığı duvara bir kelime daha eklemek istemedi.
“Bilmiyordum,” dedi Miyase, kendi sorusuna kendisi cevap verir gibi. “Kundağı açtığımda gördüğüm yüz bana ait sanıyordum. Kokladığım, öptüğüm, altını değiştirirken parmaklarını saydığım o bebek… başka bir kadının yavrusuydu. Ama ben onu o gün evladım yaptım. ‘Emanet’ diyemedim; o kelime bana nankörlük gibi geldi. Kucağına bırakılan her bebek, hangi hikâyeden gelirse gelsin, o kucakta evlat olur. Ben öyle bildim.”
Sobanın içinden tek tük çıtırtılar yükseldi. Miyase, usulca devam etti:
“Parayı hemen vermemiş o adam; ‘Bir hafta sonra şu yerde’ demişler. Sonra getirip vermiş. Bizim evde o para bir süreliğine havayı ısıttı; ama aramızdaki soğuğu eritmedi. Çünkü kundağımdaki bebek geceler boyu ateşlendi, öksürdü; doktor kapılarında sıra beklendi. O para, o koridorların zemininde bitti. Benim için bitmeseydi bile—onun yaşaması için bitsin isterdim.”
“Umut… üç yaşına geldiğinde,” dedi ve yutkundu, “o adam itiraf etti. Ne yüzünde utanma vardı, ne dilinde özür. Sadece söyledi: ‘Çocuğun değil.’ Sonra sözlerini duvar gibi üstüme çekti: ‘Değiştirdik. Parayı aldım.’ O an birinin içimdeki anneliğe bıçak dayadığını hissettim. Ölmekle bayılmak arasında, ama ayakta kalmak zorunda olduğum bir yer var ya; işte orada kaldım.”
Miyase, Ece’ye değil, duvarın tek bir noktasına bakıyordu. “O gün kapıyı gösterdim. ‘Defol,’ dedim. Gözünden yaş süzülsün diye beklemedim. ‘Bu eşikten bir daha geçmeyeceksin’ dedim. Buraya gelince komşuya ‘kalp krizinden gitti’ anlattım. Çünkü insanın bir ömrü var, bir de komşu dili; ben ömrümü toparlamaya çalışırken komşunun dilini susturmak istedim.”
Ece, o “defol”un arkasındaki yılları düşündü; Miyase’nin bir kadın olarak, bir anne olarak, bir insan olarak kendini nasıl o kapının iç tarafında kilitlediğini. Kendi sesi hâlâ yoktu; çünkü bu, yalnızca dinleme gecesiydi.
“Sonra bu mahalleye geldim,” dedi Miyase yavaşça. “Umut üç yaşındaydı. Kolumda, uykuyu arayan bir çocuk. Sen… sen beş yaşındaydın. Bir kapının eşiğinde ayakkabılarını bağlarken gördüm seni. Çorapların birbirine benzemiyordu. Yorgun bir çocuk bakışı vardı sende; ama pes eden cinsten değil. İçimden bir şey dedi ki: ‘Bir çocuğu daha sahipsiz bırakmaya kıyamayacaksın.’”
“Vecdi’yle öyle tanıştım. Ne büyük sözler ettim, ne küçük hesaplar yaptım. Muhtar ‘evlenin’ dedi; ‘peki’ dedim. ‘Kolay kabul etti’ derler ya… Kolay değildi; ama zor bir “hayır” demek, iki çocuğun sofrasını soğutacaktı. Ben sıcak bir tabak çorbayı seçtim. Aşk mıydı? Hayır. Hesap mıydı? Hiç değil. İki çocuğun kaderini aynı çatıya koyma arzusu… Benim ‘evet’im biraz buydu. Benim kollarımdan kayıp giden yavrumun diyeti gibi”
Miyase yine Umut’a baktı; uykunun güvenine sığındı. “Umut’u…” dedi, sesi ince bir tel gibi titreyerek, “Umut’u iki kat sevdim ben. Çünkü biliyordum: O da yuvasından koparılmıştı. O da bir anneden kopup benim kucağıma düşmüştü. Ben iki kat anne olmayı seçtim. Her ateşinde iki kat bekledim, her öksürüğünde iki kat panikledim, her gülüşünde iki kat sevindim. Onda yalnızca acıyı değil, benim kaybımın yankısını da taşıdım. ‘Borç’ dedim kendi kendime; ‘Onu iki kat seveceksin, iki kat kollayacaksın.’”
Ece’nin gözleri doldu. Umut’un her hastalığında, Miyase’nin nasıl bütün gece başucunda beklediğini, sabah olunca da sessizce evi topladığını düşündü. “İki kat” kelimesi Ece’nin içine bir taş gibi oturdu; çünkü o da “iki kat” sevildiğini, “iki kat” korunduğunu uzun zaman önce anlamış; ama adını koymamıştı.
Miyase, Ece’ye döndü. “Sana gelince…” dedi. “Seni yerine koymadım hiç. Sende kaybettiğim oğlumu aramadım. Sen, sen olduğun için sevdim; inadınla, gururunla, sabahları saçını kendi toplamaya çalışırkenki mahcubiyetinle. Bir çocuğun gözünün yerde kalmaması için bir evin kadını olunur Ece. Vecdi’nin sana ‘kızım’ demesinde bir çağrı vardı; ben o çağrıyı duyup ‘peki’ dedim. Beni kolay sananların bilmediği şey şuydu: Kolay görünen her ‘peki’nin arkasında, zor bir geçmiş durur.”
Ece’nin içinden “Ben de seni” demek geçti; söylemedi. Çünkü Miyase ilk kez bu kadar yüksek konuşuyordu ve sözün gücünü bölmek istemiyordu.
Miyase’nin parmakları dizinde birbirini aradı; titreyen iki avuç, birbirini sakinleştirmeye çalışıyordu. “On altı, on yedi yıl geçti,” dedi. “Öz çocuğumun nerede olduğunu bilmiyorum. Yaşıyor mu, öldü mü, iyi mi, kötü mü… gece yastığa başımı koyunca içimde bir boşluk çığlık atıyor. Bu evi kurarken, o boşluğu sussun diye değil; senin ve Umut’un sesi daha gür çıksın diye uğraştım. Ama boşluk susmuyor. İnsan, içindeki boşluğun sesine alışır sanır; alışmıyor.”
Ece’nin içinden geçen cümleler birbirine çarpa çarpa dağıldı: Kimin çocuğu? Nerede? Nasıl? Ama sormadı. Çünkü bu gece soru sormanın değil, ağır bir sırrı yavaşça kat kat açmanın gecesiydi.
“Şimdi sana anlatıyorum,” dedi Miyase, “çünkü bu hikâye içimde çürümesin. Sır, iki kişinin arasında bekleyen bir yük değil; bir kadının dilinde geciken bir gerçektir. Ben senden bir şey istemiyorum Ece. ‘Git bul’ demiyorum. ‘Git düzelt’ demiyorum. Bana düşmez. Ben yıllar önce o adamın tek başınalığına karşı tek başıma durabildim; şimdi de aynı yerdeyim. Sadece bil istedim. Söz ağızdan çıkınca, insanın sırtı biraz hafifliyor. Belki de ilk kez doğru nefes alacağım.”
(devam edecek)