Kayıp Kökler – Bölüm 11

Ece, sokağa adımını atar atmaz yüzüne vuran ayazla irkildi. Sokak taşlarının üstünde ayak sesleri yankılandı. Evin içiyle dışarısı arasındaki farkı bütün bedeniyle hissetti. İçeride üç nefes, dışarıda yüzlerce göz. Mahalle sabahlarını kahve kokusu ve dedikodu başlatıyordu.

Bakkal Hüseyin kepengini yeni kaldırıyordu. Yanında duran iki adam usulca konuşuyordu. “Vecdi artık hiç uğramıyor” dedi biri. “Görmedik haftalardır.” Öteki başını salladı. “Miyase’nin sırtında ev. Çocuklar da ona bakıyor.” Hüseyin içini çekti, sesini alçaltmadı. “Komşuluk böyle günde belli olur. Ama kadın dimdik duruyor vallahi.”

Ece, konuşmaların parçası olmak istemedi, başını eğdi, adımlarını hızlandırdı. Kulaklarına çarpan her kelime, kalbine taş gibi düşüyordu. İnsanların bildiğini duymak, bazen bilmeyenden daha ağırdı. “Susarsam geçer” dedi içinden. Geçmedi, ama yürüdü.

Okulun kapısında arkadaşlarıyla selamlaştı. Zeynep ona projeyi hatırlattı. Ece gülümsedi, kısa cevap verdi. “Sonra bakarız.” Kafasının içinde daha büyük bir proje vardı zaten: evin ayakta kalma projesi. Derslerde defterinin kenarına yine küçük cümleler yazdı. “Sabır.” “Bugün kısa konuş.” “Anneme bak.” Bu kelimeler artık ödevden çok dua gibiydi.

Akşamüstü eve dönerken Hatice Teyze yolunu kesti. Elinde küçük bir tabak vardı. “Akşam fasulye pişirdim, fazla oldu. Siz de yiyin.” Gülümsemesinde hem merhamet hem acıma vardı. Ece tabağı aldı, teşekkür etti. “Eksik olmayın.” Hatice Teyze başını salladı. “Eksik kalan siz olmayın kızım.”

Eve girdiğinde soba hafif yanıyordu. Miyase’nin yüzünde gün boyu çalışmanın çizgileri vardı. Poşetinden deterjan kokusu yayılıyordu. Umut elinde oyuncak arabasıyla yerde oturuyordu. Ece tabağı masaya koydu. “Hatice Teyze’den, dedi. Miyase’nin gözlerinde kısacık bir ışık belirdi. “Allah ondan razı olsun.” Sonra tabaktaki fasulyeyi tencereye kattı, çoğalttı. Azdan çok yapmayı öğrenmişti.

Yemek yenirken uzun konuşmalar olmadı. Umut ağzına attığı kaşığın ardından, “Baba gelmeyecek mi?” diye sordu. O soru artık her günkü gibi değildi. Daha az acıttı ama hâlâ içlerinde bir boşluk bıraktı. Miyase kısa konuştu. “Biz buradayız.” Ece de tekrarladı. “Biz buradayız.” Umut gülümsedi, yetindi.

Gece olunca üçü birlikte sobanın yanında oturdular. Miyase yorgunluğunu gizlemedi, sandalyesine yaslandı. Ece defterini açtı. Bugünün cümlesini yazdı: “Üç kişi bir evdir.” Altına yine küçük güneş çizdi, yanına üç çizgi ekledi. Umut parmağını deftere bastı. “Benim de nefesim.” “Evet,” dedi Ece. “Senin de nefesin.”

Mahallede dedikodu bitmemişti. Ertesi gün kapı önünde konuşan iki kadın, yüksek sesle laflıyordu. “Vecdi başka yere gitmiş diyorlar.” “Kim bilir. Kadın tek başına kalmış işte.” Sesleri evin içine kadar geliyordu. Miyase duymamış gibi yaptı, ama elindeki bezi daha sert sıktı. Parmakları bembeyaz oldu. Ece annesinin yüzüne baktı. Gözlerinin kenarındaki çizgiler daha belirgindi. Bir şey demedi. Sessizlik bazen sözden çok şey söylüyordu.

O akşam kapı yine çaldı. Hüseyin’in eşi küçük bir ekmek torbası uzattı. “Fırından yeni çıktı. Çocuklara iyi gelir.” Miyase almak istemedi. “Kendi eviniz var, ayırmayın.” Kadın bırakıp gitti. “Siz alın, bizde çok.” Kapı kapandı. Ece ekmeğin sıcaklığını yüzüne yaklaştırdı. İçinden bir cümle geçti: “Komşu ekmeği utandırır ama doyurur.”

Bir süre sonra kömür bitti. Miyase çaresizce muhtara gitti. Muhtar başını salladı. “Listede varsınız. Kamyonet gelir.” Gerçekten de ertesi gün kamyonet köşeye yanaştı. Çuvallar kapının önüne bırakıldı. Ece komşu çocuklarla beraber çuvalları içeri taşıdı. Ellerine kömür tozu bulaştı, yüzünü siyaha boyadı. Umut kapıdan seyretti, gülümsedi. “Ablam kömür gibi oldu.” Ece güldü. “Sen de kar gibi beyaz kal.” Çocuk kahkaha attı. O kahkaha bütün yorgunluğu unutturdu.

Gece soba daha gür yandı. Odada sıcaklık arttı. Ama içlerinde başka bir sıcaklık vardı: yalnız kalmadıklarını bilmenin sıcaklığı. Vecdi’nin yokluğu hem boşluk, hem ferahlık yaratıyordu. Bir yandan “artık kavga yok,” bir yandan “ya hiç dönmezse” endişesi. Miyase’nin içinden ikisi birden geçiyordu. Bazen şükrediyor, bazen korkuyordu.

Ece annesinin gözlerini yakaladı. “Biz buradayız,” dedi tekrar. Miyase başını salladı. “Buradayız.” Umut yatakta doğruldu. “Buradayız.” Üç ses yine birleşti. Bu evin en sağlam duvarı artık bu cümleydi.

Haftalar böyle geçti. Mahallenin dili yoruldu, dedikodular azaldı. Yerini küçük yardımlar aldı. Bir gün Hatice Teyze’nin kızı Ece’ye ikinci el bir hırka getirdi. “Kolları uzun ama sana olur.” Ece giydi, kollarını kıvırdı. Aynada kendine baktı. “Olur” dedi. Umut kahkahalarla alkışladı. Miyase’nin gözleri doldu. “Yakıştı.”

Bir gece Umut’un nefesi yine sıkıştı. Ece hızla cihazı getirdi. Buhar maskesini yerleştirdi. “Bulut oyunu” dedi. Umut gülümsedi.

“Kısa olsun.”

“Kısa olacak.”

Miyase oğlunun saçlarını okşadı. “Geçecek” dedi. “Geçecek.” O an evde bütün cümleler kısa ama inançlıydı.

Ertesi gün okuldan dönerken sokakta yine konuşmalar duydu. “Çocuklar annelerine çok bağlı. Kız büyümüş, evin direği olmuş.” Bir diğeri ekledi. “Miyase olmasa olmazdı, ama kız da olmasa olmazdı.” Ece duymamış gibi yürüdü. Ama içinden bir ateş yandı. Belki de ilk kez kendini “evin direği” gibi hissetti.

Akşam sofrada sessizlik yine ağırdı. Ama bu kez sessizlik korkudan değil, yorgun bir huzurdandı. Çorbanın üstünden buhar yükseldi, üçü birden kaşık salladı. Umut ortasında “Yarın oyun var mı” diye sordu. “Var,” dedi Ece. “Odunlarla oynarız.” Çocuğun gözleri ışıldadı.

Gece yatağa girdiğinde Ece yine yorganın üstüne parmaklarıyla tıkladı. “Bir. İki.” Sonra fısıldadı. “Devam.” Bu ritim evin kalbine işlenmişti artık. Vecdi’nin gölgesi dışarıda kalmıştı. İçeride üç kişi vardı: kırılgan, ama birlikte güçlü.

Sabah ışığı yeniden aynı çizgiyi vurdu. Ama bu kez odanın içinde daha kalın bir sıcaklık vardı. Üç nefes yan yana, bir ev kuruyordu. Belirsizlik kapıda duruyordu ama içeri girmiyordu. Çünkü içeride üç ses vardı: “Buradayız.”

Evin içinde zaman başka türlü akıyordu. Günler aynı çizelgeyle geçiyor, sabahların ayazı, akşamların soba sesi birbirine ekleniyordu. Ama ayların üstüne aylar bindi, Umut büyüdü. Yüzü inceldi, gözlerinde çocuk gülüşünün yanına genç bir gölge eklendi.

Miyase’nin saçlarına yeni beyazlar düşmüştü. Ellerinin çatlakları daha belirgin, omuzları daha yuvarlaktı. Ama gözlerinde hâlâ o sessiz şükür vardı. Komşular artık dedikoduyu bırakmış, destekleriyle hatırlanır olmuşlardı. Hatice Teyze sık sık uğrar, “Sizin evde ışık başka türlü yanıyor” derdi. Hüseyin bakkal, defteri fazla açmaz, bazen ekmeği fazla tartardı. Mahalle, üç kişilik bu dünyayı korumaya alışmıştı.

Ece liseyi bitirdiğinde öğretmeni ona uzun uzun baktı. “Üniversiteyi dene,” dedi. “Kazanırsın.” Ece başını salladı ama sınav kâğıdını doldurduktan sonra tercih formunu vermedi. Çünkü evin nefesi önceydi. “Seneye,” dedi annesine. “Seneye girerim.” Miyase kızının yüzüne bakıp başını salladı. Gözlerinde hem gurur, hem hüzün vardı. “Seneye” dedi. Ama içinde biliyordu: Kızı çoktan kadın olmuştu, evin yükünü sırtlamıştı.

Umut da büyümüştü. Hastalık hâlâ gölgesini bırakmıyordu ama artık kendi sözleri vardı. Bir gün sobanın yanında otururken ablasına dönüp sordu. “Ece, sen hiç gitmek istedin mi?” Ece kalemi elinde durdu. “Nereye?” “Buralardan.” Bir an sustu. “Belki,” dedi. “Ama dönmek için. Gitmek sadece dönmek içindir.” Umut güldü, gözlerini kapadı. “Ben hep buradayım zaten.”

Akşamları bazen televizyon başında belgesel izlerlerdi. Umut, “Denizli” derdi, “Karadeniz” derdi. Ece de anlatırdı. “Bir gün gideriz.” “Bir gün” derdi Umut. Bu sözün içinde umut da vardı, farkında oldukları belirsizlik de. Ece artık gündelik işlerde annesine yardım ediyordu. Bulaşıkhanede, markette, hatta bazen komşunun evinde ütü yaparak. Ellerine iş kokusu sinmişti. Ama o kokuyu gururla taşıyordu. Çünkü evin nefesini ayakta tutuyordu.

(devam edecek)

Yorum bırakın