Günler ağır ağır akarken Ece on altısına varmıştı. Boyu uzamış, yüzü incelmiş, bakışları serinleşmişti. Sınıf değiştirmiş, artık liseye geçmişti. Sabahları çantasını omzuna takıp kapıdan çıkarken durup evi dinlerdi: sobanın iç çekişi, Umut’un hafif öksürüğü, Miyase’nin mutfakta kaşığı tabağa değdiren sesi. Sonra kendi içinden kısa bir söz söylerdi. “Bugün de dayan.” Bu cümleyi yüksek sesle söylemez, söze güç yetiremeyen günlerde bile kalbinin içinde taşırdı.
Okul yolunda adımları eskisi kadar telaşlı değildi. Plan yapmayı öğrenmişti. Sabah ilk ders, öğle arasında kütüphane, çıkışta bulaşıkhaneye uğrama ihtimali, akşam evde çizelge. Çizelge hâlâ duvarda asılıydı; satırları değişmiş, notlar büyümüştü. Umut’un buhar saatleri, şurup dozları, eczaneye sorulacaklar, öğretmenin verdiği ödevler. Bir de kendine yazdığı unutulmaz cümleler: “Gözünü kaçırma.” “Sesini kısma.” “Kardeşini güldür.”
Miyase’nin yorgunluğu artık saklanmıyordu. Elleri deterjandan çatlamış, gözlerinin altı morarmıştı. Ama sabah kapı eşiğinde yine aynı kısa duayı mırıldanırdı. “Allah’ım bugün de ayakta tut.” O duanın içinde Ece de vardı, Umut da. Ev, küçücük bir dua ile ayakta kalıyordu sanki.
Vecdi ise evin içinden sızarak uzaklaşan bir gölgeye dönmüştü. Eskiden bastonunun tıkırtısı sobanın kıvılcımıyla yarışırdı, artık çoğu sabah o ses duyulmuyordu. Akşamları geldiğinde sedire çöker, televizyonun ışığı yüzüne vurur, gözleri donuk bakardı. Bazen hiç konuşmaz, bazen birden parlayıp sofradaki tabağa, evin masrafına, kapı önündeki dedikoduya sataşırdı. Sonra yine kayar giderdi. Evin içindeki varlığı, yokluğunun sesiyle ölçülür olmuştu.
Bir pazar günü, Ece eczaneden çıkıp evin yoluna dönerken onu gördü. Pazar yerinin kenarında, kasap dükkânının önündeki gölgenin içine yaslanmış duruyordu Vecdi. Yanında kırmızı palto giymiş bir kadın vardı. Kadın başını geriye atıp güldü; gülüşü pazar gürültüsünün içinden keskin bir bıçak gibi sıyrıldı. Vecdi kadının kolunun üstüne avuç içiyle hafifçe vurdu, sonra elini cebine soktu. Yüzü gergin bir gülümsemeye büründü. Ece bir an durdu. Kalbinin vuruşu kulağına kadar çıktı. Gözlerini kaçırmadı. Birkaç saniye, o kadar. Ne bağırdı, ne koştu. Sadece gördü. Öğretmeninin sahnede öğrettiği o şey geldi aklına. “Gözünü kaçırma. Görmen gerekiyorsa gör.” Sonra başını çevirdi ve yürümeye devam etti. Çantasındaki şurubun şişesi birbirine hafifçe çarptı; camın çıkardığı ince ses, pazarın uğultusundan daha gerçek geldi.
Eve varınca Miyase’ye hiçbir şey söylemedi. Önce buhar saatini kurdu, Umut’a bir bardak ılık su içirdi, çizelgenin yanına küçük bir not ekledi. “Lastik yenilendi. Şurup yarım ölçek.” Sonra mutfağa geçip tencereye iki patates doğradı. Miyase kaşığı ocakta çevirirken kızının yüzüne baktı. Yüzünde bir sertlik vardı ama sertlik öfke gibi değil, karar gibi duruyordu.
O günün akşamı Vecdi yine geç geldi. Üstünde dışarının kokusu, cebinde sigara paketi. Masaya oturduğunda Miyase tabakları koydu, Ece suyu uzattı. Umut sessizce kardeşine yaslandı. Yemek boyunca konuşmadılar. Sözün yayıldığı her anın evde yeni bir kavga doğurduğunu öğrendiklerinden beri susmayı da öğrenmişlerdi. Sessizliği bozan tek şey, kaşığın tabağa değen sesi ve sobanın çıtırtısıydı.
Ertesi hafta, akşamüstü kapı çalındı. Kapıya bakan Ece oldu. Eczacının çırağı elinde küçük bir paketle duruyordu. “Maskenin lastiği yedek geldi,” dedi. “Bir de abi selam söyledi.” Ece teşekkür etti, paketi aldı, kapıyı kapadı. Tam içeri dönecekken sokağın köşesinde bir gölge kıpırdadı. Aynı kırmızı palto, bu kez uzaktan. Yanında Vecdi yoktu. Kadın kısa bir an eşiğe baktı, sanki evin içine doğru ne olup bittiğini anlamak ister gibi. Sonra yürüyüp gitti. Ece derin bir nefes aldı. Paketi masaya koydu. “Lastik değişir,” diye düşündü. “Bazı şeyler ise değişmez.”
Söylentiler çok geçmeden mahalleye düştü. Kapı önlerinde çay bardağı tutan eller, aynı cümleyi farklı seslerle fısıldadı. “Kahveden bir kadınla dolaşıyormuş. Yazık.” Miyase bu sözleri duyar duymaz yüzünü kapıya döner, elini kollarını meşgul eder, sanki iş çoğaldıkça söz küçülür sanırdı. Ece hiçbirine kulak asmadı. Kulağı çizelgede, kalbi Umut’un nefesindeydi. Fakat geceleri yastığa başını koyduğunda, pazar yerinin kenarındaki o birkaç saniye göz kapaklarının içinde yeniden canlanırdı. Kadının kırmızı paltosu, babasının cebine sakladığı eli. O sahne kadar net, o kadar kısa.
Umut bazen akşamları masanın kenarında resim yapar, kâğıda dalgalar çizerdi. Ece kâğıdın kıyısına küçük bir tekne ekler, Umut’a bakardı. “Deniz bir gün gerçek olur mu?” O soru sesli değil, içinden geçerdi. Umut çizgiler arasında gülümsediğinde, evin içi bir anlığına genişlerdi. Nefesi düzeldiği akşamlar, Ece kendine sakladığı bir lüksü yapardı: kitabın bir sayfasını daha okurdu. Aynı cümleyi iki kez. Sesini içinden değil, dudaklarının arasından duyacak kadar kısık.
Bir gece, Vecdi içeri girmedi. Ayak sesini beklediler, gelmedi. Miyase sedirin kenarına oturup başını eline dayadı. Ece bir şey demedi. Umut uyumuştu. Saat ilerlerken sobanın alevi azaldı, evin içi soğuk bir sabra dönüştü. Sabah olduğunda kapının önünde iz yoktu. O ilk gün hiçbir şey söylemediler. İkinci gün, akşamüstü, kapının altından bir kâğıt sıkıştırılmış buldular. Kâğıtta düzgün olmayan bir yazıyla tek cümle vardı. “Yarın eşyalarımı alacağım.” Altında isim yoktu. Kimin yazdığı belli olacak kadar tanıdıktı yine de.
Miyase kâğıdı katlayıp masanın çekmecesine koydu. Yüzünde ne şaşkınlık, ne öfke. Yalnızca yorgun bir hazırlık. Ece çekmecenin kapağının kapanış sesini duyduğunda kafasının içinde tek bir cümle yankılandı. “Bitti.” Bu cümle, beklenen bir şeyin kapıya gelmesi gibiydi. Korkuları bile yorulmuştu artık.
Ertesi gün, öğlene doğru kapı çalınmadı, birden açıldı. Vecdi içeri girdi, arkasından iki adam daha. Biri kahveden garson, diğeri bakkalın çırağıydı. Eve göz ucuyla bakıp başlarını eğdiler. Vecdi dolaba uzanıp birkaç gömlek aldı, sedirin altından küçük bir çanta çıkardı. Miyase kapının yanında durdu. Ne adım attı, ne geri çekildi. Sadece durdu. Ece, Umut’u odanın kapısında tuttu. Umut merakla bir ileri bir geri bakıyordu. Babası göz ucuyla oğluna baktı, sonra yüzünü çevirdi. Ece o anda babasının gözünde kısa bir kırılma gördü. Yerine çabucak sert bir perde indi.
Miyase’nin sesi yavaşça çıktı. “Eşyalarını al. Ama çocukların önünde bağırma.” Vecdi cevap vermedi. Çantasını kapattı, bastonunu aldı, kapıya yöneldi. Eşiği geçerken bir an durdu. Ece nefesini tuttu, bir şey söyleyecek mi diye. Söylemedi. Kapı kapandı. Menteşeler hafifçe inledi, evin içi bir anda daha geniş ama daha boş kaldı.
Umut kapının kapalı kaldığını görünce Ece’ye döndü. “Baba geldi mi?” Ece kardeşinin saçını okşadı. “Geldi, gitti.” Umut soruyu uzatmadı. Bir çocuk kadar çabuk kabullendi. Ece o an anladı ki, bazı ayrılıklar büyük seslerle değil, küçük kabullenişlerle yerleşiyor eve.
Akşam, mahallede rüzgâr hafiften esmeyi sürdürürken, komşuların gözleri kapılarına takıldı. Bir tas çorba sessizce eşiğe bırakıldı, bir dilim ekmek aynı sessizlikle geri gönderildi. Miyase hepsine teşekkür etti, kapıyı usulca kapadı. Evin içinde hiçbir şey yüksek sesle konuşulmadı. Miyase çizelgenin yanına kalemle küçük bir tarih düştü. “O gün.” Sonra altına tek kelime yazdı. “Devam.” Ece o kelimeye baktı. İçinden aynı kelimeyi tekrarladı. Devam. Gecenin ilk saatlerinde Ece yorganın üstünde oturdu. Kendi içine doğru sordu. Öfke var mı. Vardı. Kırgınlık var mı. Vardı. Korku. Az. Bir de belirsiz bir ferahlık. Sanki sürekli açılacak diye bekledikleri kapı artık sessizce kapanmış, evin içi yeni bir düzeni kabul etmeye başlamıştı. Yalnızlık ağırdı, ama belirsizlikten hafifti. Ece bunu hissetti ve utanmadı. Bu his, kimseye anlatılacak cinsten değildi; sesi bile incitecek kadar çıplaktı. İçinde tuttu
(devam edecek)