Kayıp Kökler – Bölüm 9

Zaman hızla akıp geçiyordu Ece artık çocukluktan sıyrılıp genç kızlığa adım atıyordu. On dört yaşına bastığında aynada kendine bakarken gözlerinde tanıdık olmayan bir ciddiyet gördü. Önceleri oyuna çağıran arkadaşlarına koşarak giden, sokakta ip atlayan, seksek oynayan Ece, şimdi çantasını sırtına alıp okul yolunu ağır ağır yürüyordu. Mahalledeki çocuklar hâlâ kahkahalarla koşuştururken o, kollarını sıkıca göğsüne kavuşturur, aklında derslerini ve evde onu bekleyen işleri taşırdı.

Umut’un hastalığı da giderek belirginleşiyordu. Doktorlar sık sık kontrole çağırıyor, Miyase bir türlü toparlanmayan parmaklarının arasına reçeteler tutuşturuluyordu. Ece çoğu kez annesi çalışırken kardeşini sağlık ocağına götürürdü. Küçük bedenine ağır gelen o yürüyüşlerde Umut’un elini tutar, “Az kaldı” der, Umut yorulduğunda sırtına alırdı. Okul çantası bir omzunda, kardeşi diğerinde… Henüz çocuk sayılan bir kızın omuzlarına koca bir hayat çoktan yüklenmişti.

Evin düzeni yıllar içinde çok az değişmişti. Miyase hâlâ gündeliğe gidiyor, Umut hâlâ hastalığıyla boğuşuyordu. Ama çocuk büyümüştü; artık konuşuyor, sorular soruyor, kendi oyunlarını kuruyordu. Nefesi bazen düz, bazen kırık, ama her zaman gözetim altındaydı. Miyase kapıdan çıkarken hâlâ aynı sözü söylüyordu. “Dayan bacım” diye Hatice Teyze’ye teslim ediyor, sonra yola koyuluyordu.

Ece sabahları kardeşinin alnını yokluyor, çantasına defterinin yanına küçük bir ajanda koyuyordu. O ajandaya öğretmeninin sözlerini, doktorun tavsiyelerini, kendi içinden geçen küçük cümleleri yazıyordu. “Bugün sakin ol” “Bir sayfa daha” “Kardeşimi güldür” O küçük satırlar öfkesini bastırıyor, korkusunu söndürüyordu.

Bir gün öğretmeni onu yanına çağırdı.
“Ece, burs başvurusu var. Senin adını yazdıracağız. Belgeleri hallederiz”
Ece başını eğdi. “Evde konuşayım hocam”
Öğretmen masasından bir kâğıt çıkarıp uzattı. “Muhtar imzası gerekebilir. Senin gibi çocukların yolu açılmalı”

Ece kâğıdı defterinin arasına yerleştirdi. İçinde dev bir kapı aralanmış gibi oldu. “Muhtar” diye mırıldandı. Yeni biriyle konuşmak, yeni bir imza almak, belki biraz da kolaylık bulmak.

Cesaretini toplayıp muhtarın odasına gittiğinde duvarlarda sararmış takvimler asılıydı. Masanın üstünde damgalı bir yastık duruyor, yanında kalın bir kalem bekliyordu. Köşedeki sobanın borusu kararmıştı, camdan sızan ışık masanın üstündeki dosyaları aydınlatıyordu. Ece kapıdan içeri girdiğinde kalbi hızla çarpıyordu, sesi çıkmaz sandı. Kısık sesle anlattı. “Kardeşim hasta. Doktor raporu var. Ücretsiz eğitim için imza lazım”

Muhtar gözlüğünü burnunun ucuna indirip dosyaya baktı. “Hallederiz kızım” dedi. İmzayı attı, mühürü bastı. Kalemin kalın ucu kâğıdı doldururken çıkan ses Ece’nin kulağında yankılandı, sanki o sesle birlikte yeni bir yol açılmıştı. Kâğıdı uzatırken ekledi. “Okulunu bırakma”

Ece kâğıdı göğsüne bastırdı. İçinde isimsiz bir minnet dolaştı. Kapıdan çıktığında nefesini farkında olmadan daha derin alıyordu.

O günün akşamı okuldan sonra bulaşıkhaneye uğradı. Artık o da çalışıyordu. Küçük lokantanın arka tarafında, sıcak suyun buharı camı buğuluyordu. Tezgâhta tabaklar birikmişti. Ece önlüğünü bağlayıp işe girişti. Usta kısa konuşan bir adamdı. “Kızım, tabakları dik koy” dedi. “Suyu az aç, boşa akmasın” Ece sadece başıyla onayladı. Ellerini suya sokarken parmakları yanıyor, deterjan kokusu tenine siniyordu.

Diğer çalışanlardan biri tepsi taşıyordu. “Çabuk ol kız, müşteri bekliyor” diye bağırdı patron ona. Ece hızlandı, ama tabakları kırmadan yerleştirdi. Arkada bir çalışan ona takılır gibi bakıyor, yaşını küçümsercesine gülüyordu. Ece kulak asmadan işine devam etti. Bazen bir köfte parçası, bazen yarım kalmış bir lahmacun tabağın kenarında kalıyordu. Usta eliyle işaret ediyordu. “Al, kardeşin yesin”

Çıkışta küçük bir poşeti çantasına sıkıştırdı. İçinde biraz pilav, iki dilim ekmek vardı. Eve girerken Umut battaniyesine sarılmıştı. Poşeti gösterdi. “Akşama bu var” Umut gözlerini açıp gülümsedi. “Köfte kaldı mı” diye sordu.
“Biraz kaldı. Yarın yumurtalı ekmek yaparız. Daha çok olur” dedi Ece.
Umut başını salladı. “Olur”

Miyase o sırada su kaynatıyordu. Cihaz hazırdı. Umut maskeyi görünce dudaklarını büzdü. “Kısa mı olacak”
“Kısa” dedi Ece. “Bak, görünmezlik oyunu” Maskeyi yüzüne yerleştirdi. Umut gülümsedi, nefes alışları düzeldi. Miyase oğlundan gözlerini ayırmadan “İyi oldu” diye fısıldadı.

Ama evin dengesi her an bozulabilirdi. Vecdi neredeyse eve uğramıyordu. Günler kahvede geçiyor, akşamları ya sarhoş ya da öfkeli dönüyordu. Geldiğinde de sofranın düzeni altüst oluyordu.

Bir gece yine böyle oldu. Masada çorba vardı, biraz da pilav. Vecdi kaşığını bırakıp bağırdı. “Benim ekmeğimi yiyorsunuz. Ben olmazsam bu ev olmaz”

Ece’nin sabrı bıçak sırtında sallandı. Yıllardır biriktirdiği öfke dudaklarından döküldü. “Sen kahvede okey oynarken annem iki ev temizliyor. Biz çalışıyoruz, sen borç yazdırıyorsun”

Miyase gözleriyle “sus” diye yalvardı ama Ece’nin yüzünde geri dönüş yoktu.
“Baba” dedi gür bir sesle. “Erkek olmak bağırmak değildir. Evine bakmaktır”

Vecdi ayağa kalktı, bastonunu kavradı. “Sen kimsin de bana ders veriyorsun”
“Ben senin kızınım” dedi Ece. “Ve kardeşimin nefesi için konuşuyorum. Susmayacağım”

Baston masanın kenarına indi. Tabaklar titredi, bardak devrildi. Umut irkildi, nefesi hızlandı.

“Yeter” dedi Miyase, bastonun ucuna sarılarak. “Çocukların önünde olmaz bu”
“Bırak” diye homurdandı adam.
“Bırakmam” dedi Miyase. “Çocuklarım için bırakmam”

Umut’un soluğu kesilmeye başladı. Ece maskeyi hızla kardeşinin yüzüne yerleştirdi. “Derin nefes Umut, derin nefes”

Vecdi dişlerinin arasından tısladı. “Şimdi de oyuncağınızı açtınız ha”
Ece gözlerini dikti. “Bu oyuncak değil. Kardeşimin nefesi”
“Yarın satacağız” dedi adam.
“Satamazsın” diye bağırdı Ece. “Doktor verdi. Kardeşimin nefesini satamazsın”
“Bana kafa mı tutuyorsun”
“Evet. Çünkü nefes satılmaz”

Odanın içinde yalnızca makinenin uğultusu kaldı. Umut’un nefesi yavaşladı, düzen buldu.

Miyase kırık tabağın parçalarını toplarken gözlerinden yaş süzülüyordu.
“Anne” dedi Ece, kardeşinin saçlarını okşarken. “Artık susmayacağım”
“Biliyorum kızım” dedi Miyase. “Ben de susmayacağım”

Vecdi bastonunu alıp kapıya yöneldi. “Sabah çıkıyorum. İşim var”
“İş mi, kahve mi” diye sordu Ece.
“Kes sesini” diye bağırdı adam.
“Susamam” dedi Ece. “Kardeşimin nefesi için susamam”

Kapı sertçe kapandı. Sobanın çıtırtısı geri geldi, buharın uğultusu odada kaldı.

Ece kardeşinin elini tuttu. “Biz buradayız” dedi.
Umut gözlerini aralayarak “Gitmeyin” diye fısıldadı.
“Gitmeyeceğiz” dedi Miyase. “Buradayız”
Ece kardeşinin alnını öptü. “Sen nefes aldıkça kahramansın”

Gece sabaha dönerken Vecdi’nin ayak sesi bir daha duyulmadı. Pencereden sızan ışık odanın köşelerine vurdu. Miyase kızına döndü. “Okuluna git” dedi. “Yolunu kesmesine izin verme”
Ece başını salladı. “Dik duracağım anne. Sahnede de, evde de”

Ev o sabah üç nefesle yeniden direndi: biri yorgun, biri inatçı, biri kırılgan ama umutlu. Kökler biraz daha toprağa indi.

Ve Ece her gece uykuya varmadan önce aynı satırı mırıldandı. “Bir gün bu evin duvarlarında çığlıklar değil, gülüşler kalacak”

O günden sonra Ece daha da hızlı büyüdü sanki. Derslerine daha sıkı sarıldı, öğretmenlerinin güvenini kazandı. Komşular, “Bu kız çok akıllı, annesine kol kanat geriyor” diyordu. Miyase, her dedikodunun ardında Ece’nin adının böyle anılmasına sevinip şükrediyordu. Ama Vecdi, evin içinde daha da sertleşiyor, kahvenin gölgesinden çıkmıyordu.

Ece’nin hayatı artık iki katmanlıydı: okulda umutla yoğrulmuş bir kız, evde sorumluluklarla erken yaşta yorulmuş bir kadın adayı. Ama ikisini de aynı kararlılıkla yürütüyordu. Çünkü biliyordu ki, Umut’un nefesi onun gücüne bağlıydı, Miyase’nin gözlerindeki ışık onun sabrına…

(devam edecek)

Yorum bırakın