Ece artık on üçüne gelmiş, ortaokula geçmişti. Zil çalınca koridorda bir uğultu yükseldi; kalem kapakları çıtladı, kapılar açılıp kapandı. Ece çantasını omzuna takıp drama odasına yürüdü. Kapının önünde birkaç arkadaş bekliyordu, içeriden öğretmenin saydığı ritimler duyuluyordu.
“Hazır mısın?” dedi drama öğretmeni içeri girer girmez.
“Hazırım,” dedi Ece. Sesi titremedi; içindeki heyecanı saklamadı, taşıdı.
Daire oldular. “Nefes,” dedi öğretmen, “burnundan al, ağzından ver. Şimdi üç adım yürü, gözünü kaçırma.” Ece üç adım attı, durdu. “Güzel,” dedi öğretmen. “Finalde sahne sende kalıyor, bakışını yere düşürme.” Ece başını salladı. Bu dersin dili açıktı; neyi yapacağını anlıyordu, biri şiir gibi dolaştırıp lafı uzatmıyordu. En çok bunu seviyordu.
Metni dağıttılar. Ece iki sayfasını aldı; finalde tek başına söyleyeceği kısa bir bölüm vardı. Yanındaki Elif kendi sözünde takıldı, Ece dudaklarının arasından alçak bir sesle ona eşlik etti. “Böyle,” dedi öğretmen, “birbirinizi kollayın.” Duvardaki aynaya kısa bir bakış attı Ece; yüzünde çocukluk kalmıştı ama gözleri daha ciddiydi. Dersten çıkarken öğretmen kolundan hafifçe tuttu. “Akşam provamız var,” dedi. “Gelir misin?” Ece “Gelirim,” dedi; saatini kafasında hızlıca hesapladı. Eve uğrayıp Umut’a bakacak, gerekiyorsa çorba ısıtacak, sonra dönecekti.
Miyase sabahları hâlâ gündeliğe gidiyordu. Umut’la evde kalamadığı günlerde, yıllardır olduğu gibi onu Hatice Teyze’ye bırakıyordu. Bazı şeyler değişmişti; bazı şeyler aynı kalmıştı. Umut büyümüştü, konuşuyordu; “Anne, su,” diyordu, “abla, bekle,” diyordu. Ama hastalığı dalga gibi geliyordu; bir gün iyiydi, bir gün yorgun. Miyase’nin yüzündeki çizgiler derinleşmişti, yorgunluğu artık gizlenmiyordu. Ece okula giderken bunların hepsini biliyordu; okulda da, evde de yerini ona göre alıyordu.
Öğle arasında Ece avluya bakan pencereden dışarı baktı. Arkadaşlar koşuşturuyor, bir grup prova için sözlerini tekrarlıyordu. Ece defterini açtı, metnin altını çizdi; bir kelimeyi iki kez yuvarladı, durdu. “Buraya vurgu!” dedi kendi kendine. Elif yanına sokuldu. “Akşam kesin geliyorsun, değil mi?” “Geliyorum.” dedi Ece. Elif saçındaki tokayı düzeltti, “Ben yine unutursam beni kurtarırsın.” dedi. “Kurtarırım.” dedi Ece gülerek. Bu “kurtarırım” artık boş bir söz değildi; okulda da evde de birini tutup ayağa kaldırmayı öğrenmişti.
Eve döndüğünde öğleden sonra güneşi duvara uzunca bir çizgi atmıştı. Umut minderin üstünde oturuyordu, elinde kapaksız bir kalem gövdesini çeviriyordu. Ece yanına çömeldi. “Ne yapıyorsun?” “Çeviriyorum” dedi Umut; sesi eskisine göre daha netti. Ece kalemi aldı, bir kâğıda daire çizdi. “Bak, güneş, dedi. Umut güldü. “Güneş sıcak” dedi, elini kâğıttaki dairenin üstünde gezdirdi. “Evet,” dedi Ece. “Ama biz üstüne basmayalım, yanarız.” Umut başını salladı, ciddileşti; sonra yeniden güldü. Böyleydi; bir anlığına dalar, bir anlığına dönerdi.
Miyase kapıdan içeri girince ayakkabısının topuğu hafifçe takıldı, durdu, elini duvara dayadı. “İyiyim,” dedi kendi kendine. Ece hemen poşeti aldı. “Anne?” “İyiyim kızım, merak etme.” Poşetin içinden birkaç bez, bir şişe deterjan ve iki kuru ekmek çıktı. “Bugünkü evde perdeleri sökmüşler,” dedi Miyase, “boya yapmışlar. Yoruldum.” Ellerine baktı; deterjandan kurumaya yüz tutmuştu.
“Akşam provam var” dedi Ece, “ama önce size bir şeyler ısıtırım.” Miyase başını salladı. “Git,” dedi. “Yetiş. Umut bugün iyiydi, değil mi?” “İyiydi,” dedi Ece, “azıcık öksürdü ama geçti.” Umut başını çevirdi. “Geçti” diye tekrar etti. “İyi,” dedi Miyase, gülümsedi, sandalyesine oturdu; sırtını dayayınca derin bir nefes aldı.
Akşamüstü yaklaşırken Ece hızlıca çorbayı ısıttı, iki kaseye pay etti. Umut kaşığı devirmeden ağzına götürmeyi becerdi. “Aferin” demedi Ece; yalnızca “Tamam,” dedi, “böyle iyi.” Umut, “Böyle iyi” diye yineledi. Kelimeleri tekrar etmeyi seviyordu; bazılarını yerli yerinde kullanmayı da öğrenmişti. Ece Umut’a hırkasını giydirdi. “Üşüme” dedi. “Üşümem” dedi Umut; sonra çenesi titredi, hırkayı daha sıkı çekti.
Vecdi, kapıyı iterek içeri girdi. Üstünde kahve kokusu, yüzünde ezik bir sertlik. “Ne var yemekte?” dedi. “Çorba” dedi Ece, kısaca. “Pilav da var biraz” diye ekledi Miyase. Vecdi sandalyesini çekti, oturdu, kaşığı daldırdı. “Para?” dedi ağzında lokmayla. “Kira zamanı yaklaşıyor” diye cevapladı Miyase. “Elektrik de üç güne.” “Kahvede millet konuşuyor” diye homurdandı Vecdi. “Borcun var diyorlar.”
Ece başını kaldırmadı. Miyase bakışıyla Ece’ye “sakin” dedi. Yıllar geçtikçe Vecdi’nin huysuzluğu azalmamış, aksine katılaşmıştı. Evde bir gölge gibi dolaşıyor, sesi ne zaman yükselecek belli olmuyordu.
Ece saatine baktı. “Prova var,” dedi. “Çıkıyorum.” Miyase, “Geç kalma,” dedi. Umut Ece’nin koluna sarıldı. “Geleceksin” dedi. “Geleceğim” dedi Ece. “Ben gelene kadar sen annemle televizyon izlersin.” “Televizyon” diye mırıldandı Umut. “Belgesel.” Ece güldü. “Tamam, belgesel.” Ayakkabılarını giydi, kapıyı dikkatle kapadı. Karanlık çökerken okulun salonuna doğru adımlarını hızlandırdı.
Prova kalabalıktı. Sahnede ışıklar kısıktı, öğretmen ellerini birbirine vurarak “Toplanın,” dedi. Sıralarını çalıştılar; Ece finalde tek başına kaldığı anı iki kez daha geçti. “Düz,” dedi öğretmen, “sözünü saklama, kelimeleri kesme.” Ece düzeltti. İkinci denemede salondan küçük bir “hıh” sesi geldi; öğretmenin onayıydı. “Böyle,” dedi. “Şimdi oldu.”
Prova biter bitmez yürüyerek eve döndü. Sokakta hava soğumuş, nefesleri görünür olmuştu. Kapıyı açtığında evin içinde bir ağırlık hissetti. Umut kanepeye uzanmıştı; yanakları kızarmış, nefesi sık aralıklarla gidip geliyordu. Miyase baş ucunda oturmuş, avucuyla sırtını ovuşturuyordu. Ece paltosunu çıkarmadan yanlarına yaklaştı. “Ne oldu?” “Birden yükseldi,” dedi Miyase. “Yatmadan önce öksürdü, sonra bir daha.” Ece elini Umut’un alnına koydu; sıcak. “Su içtin mi?” “İçtim,” dedi Umut kısık bir sesle. “Zor” diye ekledi. Ece gözleriyle Miyase’ye baktı. Cevap beklemedi; dolaptan ıhlamur aldı, kettledaki suyu döktü, beklemeden “Birazdan dene,” dedi Umut’a. “Buharını iç.” Umut başını salladı; göğsünde görünmeyen bir düğüm vardı sanki.
Öksürük kesilmedi. Nefesi daraldı. Miyase tereddüt etmedi. “Hastaneye gidelim hemen” dedi. “Bekleyemeyeceğiz.” Ece montunu giydi, Umut’un hırkasını iki kez yokladı, atkısını boynuna doladı. Vecdi sedirdeki yerinden kalkmadı. “Nereye?” dedi. “Acile” dedi Ece. “Gece gece?” diye mırıldandı Vecdi, cevabını beklemeden televizyonun sesini açtı. Miyase çocuğu alıp kapıya yöneldi. “Hatice Teyze’ye haber veririm” dedi aralarından geçerken, “yarın işe gitmem gerekirse Umut’u bırakırız.” Bazı cümleler, yıllar geçse de aynı tonda söyleniyordu.
Sokağa çıkınca soğuk yüzlerine vurdu. Minibüs durağına kadar hızlı adımlarla yürüdüler; Ece koluyla rüzgârı kesmeye çalıştı. Umut annesinin göğsüne sokuldu; “Üşüyorum” dedi. “Birazdan sıcak olacak” dedi Miyase, adımlarını kesmeden. Minibüse bindiler; içerisi kalabalıktı ama ön tarafta küçük bir boşluk buldular. Ece elini Umut’un elinin üstüne koydu. “Buradayım” dedi. Umut başını hafifçe salladı.
Hastanede sıra vardı; her zamanki gibi. Kayıt masasında bilgisayarın ışığı yüzleri bembeyaz yapıyordu. “Ad-soyad?” Ece söyledi; dosya numarası ekranda çıktı. “Pediatri, bekleme 2.” Bekleme salonu kalın montlarla, buharlaşan nefeslerle doluydu. Hemşire ara ara kapıdan başını uzatıyor, “Sırayla” diyordu. Umut’un nefesi kısaldıkça Ece’nin sırtı gerildi; Miyase “Geliyor” dedi; kendi kendine de “Dayan,” dedi. Sıra geldi. Kapı açıldı, içeri girdiler.
Doktor onları tanıyordu. Yıllardır aynı koridordan geçmişlerdi. “Hoş geldiniz” dedi kısa, net bir sesle. Stetoskobunu elinde ısıttı, Umut’un sırtına koydu. “Derin nefes” dedi. Umut yapabildiği kadarını yaptı. Doktor başını hafifçe yana eğdi, dinledi. “Bu kez daha sıkı” dedi. “Nebülizatör, oksijen.” Hemşire çağrıldı, cihaz hazırlandı. Umut’a küçük maskeyi taktılar; ses “fısss” diye ince bir buhar verdi. Umut ürktü, Ece elini tuttu. “Korkma” dedi Ece. “Sadece nefes.” Umut gözlerini kıstı, sonra yavaşça açtı; gözlerinde korku küçüldü, yorgunluk kaldı.
Miyase ayakta bekleyemeden sandalyeye oturdu, omuzlarını bıraktı. Yılların yorgunluğu bir an için yüzüne oturdu. Ece annesine baktı. “İyi misin?” “İyiyim” dedi Miyase. “Sen?” “Ben de.” Ece’nin sesi dengeli çıktı; sanki evde kaç kere prova etmişti bu dengeyi.
Doktor satürasyona baktı. “Biraz düştü” dedi, “burada toparlayalım. Gerekirse gece yatırırız.” “Tamam,” dedi Miyase. “Gerekirse yatarız.” Umut buharın içinden Ece’ye baktı. “Sıkıldım” dedi kısacık. Ece maskenin kenarından küçük bir oyun uydurdu. “Bak,” dedi, “bu bulut. Sen bulut oluyorsun.” Umut gözlerini devirdi, hafifçe güldü. Maskeyi bir an bıraktı, hemşire “Devam” diye işaret etti, geri taktı. Ece parmaklarını Umut’un parmaklarına değdirdi, ritim tuttu, saymadı; sadece varlığını bildirdi.
Koridordan bir sedye geçti, bir bebek ağladı, bir kapı daha kapandı. Ece kazak kolunun ucunu kıvırdı, tekrar indirdi. Miyase, çantasından küçük bir su şişesi çıkardı, kapağını açtı, “Sen de iç” dedi Ece’ye. Bir yudum aldı. “Drama dersinde ne yaptınız?” diye sordu Miyase, sesi normal bir akşam sorusu gibi. “Final” dedi Ece, “sahne bende kalıyor.” “İyi,” dedi Miyase. “Yakışır.” Cümle uzamadı, bitmedi; ne eksildi ne çoğaldı. Aralarında böyle kısa ama yerini bulan cümleler vardı artık.
Doktor geri geldi. “Buhar iyi geldi” dedi. “Bir tur daha verelim, sonra tekrar bakacağım.” Ece başını salladı. Miyase “Tamam” dedi. Umut maskenin altından “Bitiyor mu?” diye sordu. “Az kaldı” diye yanıtladı Ece; bu kez söz boşa söylenmiş bir teselli değildi, gerçekten az kalmıştı. Hemşire ikinci turu başlattı.
Ece o sırada, drama öğretmeninin “gözünü kaçırma” sözünü hatırladı. Gözünü kaçırmadı; ne Umut’tan, ne annesinden, ne de doktorun yüzündeki ifadeden. İçinden geçen “Keşke babam da burada dursa” cümlesi geldi, olduğu yerde kaldı. Babası bu koridorları sevmezdi; kahvede bile duymak istemezdi böyle şeyleri. Ece bunu da biliyordu; üstüne fazla düşünmeden bıraktı.
İkinci turun sonunda doktor bir kez daha dinledi. “Şimdilik iyi,” dedi. “Evde buhar cihazı varsa devam edin, yoksa size bir tarif yazayım. Gecenin kalanında dikkat edin; nefesi yine sıkışırsa dönün.” Miyase başını salladı. “Var,” dedi, “komşudan almıştık, duruyor.” Doktor reçeteyi yazdı, bir iki uyarı daha söyledi. “Ateşin peşini bırakmayın. Sabaha doğru artarsa hemen gelin.”
Çıkışta koridorda soğuk bir hava dolaşıyordu. Ece montunu Umut’un üstüne çekti; Umut maskeyi çıkarmanın verdiği ferahlıkla başını Ece’nin omzuna yasladı. “Ev” dedi kısık bir sesle. “Ev” dedi Ece. “Hemen.”
Minibüste bu kez daha sakindi içleri. Miyase camdan dışarı baktı, konuşmadı. Ece, annesinin eline kısa bir an dokundu. “Yarın,” dedi Miyase, “sen okula git. Ben Umut’la kalırım. Gündeliği iptal ederim.” “Gerekirse,” dedi Ece, “Hatice Teyze’ye bırakırız. Sen işe gidersin.” “Bakarız” dedi Miyase. Bu “bakarız” yılların içinden çıkıp gelen bir sözdü; ne boş bir erteleme, ne de kesin bir karar. O an için en doğrusu buydu.
Eve vardıklarında kapı gıcırdamadan açıldı. Vecdi sedirde uyur gibi duruyordu, televizyon loş bir ışık yayıyordu. Gözlerini açtı, “Ne oldu?” dedi, kalkmadan. “Toparlandı” dedi Miyase. “Doktor baktı.” “Masraf?” diye sordu Vecdi, sonra kendi sesinden sıkılıp sustu. Ece bu sefer bakmadı ona. Umut’u odasına götürdüler, yastığını yükselttiler. Cihazı çıkardılar, bir süre daha buhar verdiler. Umut gözlerini kapatırken “Bulut” dedi. Ece gülümsedi. “Bulut.”
Miyase kapının yanında ayakta durmadı; yatağın ucuna oturdu. “İyisin” dedi Ece’ye. “Sen de,” dedi Ece. Yıllar geçmişti; her biri yerini biliyordu artık. Bazı şeyler hiç değişmemişti: Miyase hâlâ işe gidiyordu, Umut’u gerektiğinde Hatice Teyze’ye bırakıyorlardı. Bazı şeyler değişmişti: Ece artık çocuk değildi; okulda sahnede duruyor, evde de sahnede kalmayı bırakmıyordu. Vecdi değişmemişti; sadece daha huysuz olmuştu.
Gece sessizce evin içine yayıldı. Ece ışığı kısmadan önce kardeşinin nefesini dinledi; düz, ama hâlâ ince. “Buradayım” dedi fısıltıyla. Miyase duvardaki saate baktı. “Yarın için alarm kurayım” dedi. Ece başını salladı. “Kur.”
Işıklar kısıldı. Sobanın içinde metal hafifçe genleşti, ince bir tık yaptı. Ece yatağa uzandı; drama odasının aynası gözünün önüne geldi, finalde tek başına durduğu o an. Gözünü kaçırmaması gerekiyordu. Kaçırmadı. Yorganın üstünde iki parmağını iki kez tık tık vurdu. “Hazırım” dedi içinden. “Hem orada, hem burada.”
(devam edecek)