Kayıp Kökler – Bölüm 7

Sabahları ev yine Miyase’nin ayak sesleriyle uyanıyordu. Sobanın kapağı hafifçe açılıyor, ince bir kürek közlerin üstüne dokunuyor, kısa çıtırtılar odanın sabah sessizliğini bölüyordu. Miyase tencereye su koyuyor, ince belli bardakları tezgâhın kenarına yan yana diziyordu. Bu seslerle beraber Ece yatakta gözlerini araladı. Üşenmeden doğruldu, battaniyeyi düzeltti, saçlarını toparlamak için aynanın karşısına geçti. Miyase bir yandan kızının saçlarını tarıyor, diğer yandan Umut’un ilacını küçük kaba hazırlıyordu. Balı kaşığa alıp karıştırdı, sonra alışkanlıkla söylediği cümleyi fısıldadı.

“Yolun açık olsun, aklın açık olsun.”

Ece aynaya bakarken dudakları kıpırdadı, başını hafifçe eğdi. Söz, saçlarının arasından yayılıp odaya karıştı. O kelimelerin Ece’nin içindeki karşılığını anlatmak kolay değildi. Çocuk kalbinin kırığı yeni sıcaklığa karışıyor, ama izi silinmiyordu. Annesi gitmemiş olsaydı, o da böyle mi söylerdi? Ece, bunu yüksek sesle söylemedi; sadece aynadaki küçük yüze bakıp okul çantasını omzuna aldı.

Vecdi sabahı başka türlü karşıladı. Bastonunu kapının eşiğine sertçe vurdu, sesi susturmaya çalışmadı. Sokağın ucundaki kahvehaneden tütünle karışık çay buharı sızıyordu. Plastik masalar geceden kalma dağınıklığıyla duruyor, sandalyelerin ayakları zemini çiziyordu. Vecdi kapının önünde bir an durdu; gözlerini yere indirdi. Geçmişteki güçlü hâlini hatırlamak istemedi, başını çok kaldırmadı.

“Günaydın Vecdi abi,” dedi garson çocuk alışkanlıkla.
“Günaydın,” diye karşılık verdi Vecdi. Sesi bir yandan büyüklük taslıyor, bir yandan kendi içindeki kırıklığı saklıyordu.

Çaycı ilk demden koyu bir çayı bardağa aldı, önüne bıraktı. Vecdi, “Eline sağlık,” dedi. “Yazıver hesabı.” Çaycı bir şey demedi; tezgâhın altından kalın defteri çıkarıp kenara usulca bir çizik attı. Sayfalar dolmuştu. Vecdi sayfanın kalabalığını görmüyormuş gibi yaptı. Sanki borç evde yazılmayınca gerçek olmuyordu.

Okey taşlarının tok sesleri, iskambil kâğıtlarının şaklaması kahvenin sabah gürültüsüne karıştı. Bir masadaki iki adam, kahvaltı simidinin susamlarını toplaya toplaya konuşuyordu.
“Şu Miyase bacı olmasa o ev dağılır vallahi” dedi biri.
“Öyle deme,” diye karşılık verdi diğeri. “Vecdi de sakat kaldı, kolay mı.”
“Kolay değil de, adam kahveden çıkmıyor. Kadın hem evde, hem işte.”

Sözler Vecdi’nin kulağına çalındı. Kaşlarını çatıp başını kaldırmadı. Gülümser gibi yaptı; dudaklarının kenarında eğreti bir kıvrım belirdi. Oyun taşını avucunda çevirdi, bir taş daha dizildi. Kimseyle göz göze gelmedi.

Mahalle tarafında sabah serinliği ince bir duman gibi yayılıyordu. Kapı önlerinde oturan kadınların dili hiç susmuyordu. Çeşmeden su taşıyan biri kendi kendine homurdanır gibi yineledi: “Miyase bacı iki çocuğa koşuyor, kocası kahvede oyalanıyor.” Bu cümle gün boyu kim bilir kaç ağızdan çıkacak, akşamüstü bir kapının aralığından girip başka bir kulakta yer tutacaktı. Ece’nin duymaması iyiydi. Duyduğunda başını önüne eğiyor, susuyordu. İçinde sızlayan şey utançla öfkenin birbirine karışmasıydı; dili dönmüyor, boğazında takılı kalıyordu.

Miyase’nin günü ayrı bir koşturmacaydı. Sabah evde ne varsa toparlıyor, öğleden sonra başka evlere gündeliğe gidiyordu. Bir evde camlar siliniyor, bir evde çamaşır yıkanıyordu. Parmak uçları deterjandan beyazlaşıyor, soğuk sudan çatlıyordu.

Akşamüstleri dönüş yolunda çoğu zaman kolunda küçük bir poşet olurdu; kimi gün hiç olmazdı. “İsraf olmasın” diye verilen kırıntıların ağırlığı, bazen bir evin yükünü hafifletiyor, bazen hiçbir şeye yetmiyordu. O gün poşet yoktu. Miyase, boş eliyle çantanın askısını kavradı, adımlarını hızlandırdı.

Ece okul yolunda, kahvenin önünden geçmek zorunda kaldığında içgüdüyle adımlarını hızlandırıyordu. Bazen istemeden camdan içeri bakıyordu. O gün de baktı. Babası masada, okey taşı elinde, gülmeye benzer bir yüzle duruyordu. Ece’nin gözleri doldu. Keşke babası bir gün sınıf kapısına gelse, öğretmen “aferin” dediğinde göz göze gelselerdi. “Annem bakıyor ya, diye içinden geçirdi. “Bana yetiyor.” Bu “anne” artık başka bir yüzdü; yine de kalbindeki ilk kırığın izi silinmemişti.

Ece eve vardığında sobanın yanında sarılı duran Umut’u gördü. Yastığı düzeltti, battaniyenin ucunu içeri sıkıştırdı. Umut o gün nispeten iyiydi.

“Bugün harf yok,” dedi gülerek. “Başka bir oyun var.” Umut gözlerini büyüttü, bekledi. Ece sobanın ağzına baktı, alevlerin kıpırdayışını izledi.

“Dinle,” dedi. “Bu soba ses çıkarıyor ya… Pıt, pıt, pıt. Her pıt bir adım olsun.” Elini dizine vurdu. “Bir, iki, üç.” Umut da elini dizine vurdu. Sanki küçük bir davul tutuyordu. “Şimdi dur,” dedi Ece. “Kuş oldu. Çırp, çırp.” Ellerini havada iki kez çırptı. Umut da taklit etti, kıkırdadı. Ece parmağıyla havada bir şekil çizdi. “Bu güneş,” dedi. “Bak, sobanın ışığı yere böyle düşüyor.” Umut parmağıyla ışık lekesini gösterdi. “Şimdi yağmur,” dedi Ece, parmaklarını aşağı doğru titretti. Umut da aynı hareketi yaptı. Hiç harf söylemeden, sobanın sesinden, ışığın lekesinden ve parmakların gölgesinden yeni bir dil kurdular. Miyase kapıdan onları seyretti; gözlerinde ince bir rahatlık dolaştı. Yorgundu ama bu manzara yorgunluğa değiyordu.

Güneş çekilip hava iyice serinlediğinde Vecdi kahveden çıktı. Yürürken bastonunun ucu taşlara vuruyor, sesi sokakta yankılanıyordu. İçinde büyüyen çukur, kahve defterindeki çizgiler kadar belirgindi. İnsan kendine acımayı seçtiğinde, evdekilerin sırtına görünmeyen taşlar yükleniyordu. Adımlarını hızlandırdı, sonra yavaşlattı, sonra yine hızlandırdı. Ne yaptığını kendi de bilmiyordu.

Eve geldiğinde sofra kurulmuştu. Tencerede mercimek çorbası, yanında ekmek ve bir tabak turşu. Vecdi kaşığını çorbaya daldırırken homurdandı.
“Yine mi mercimek?”

Miyase cevap vermedi. Kaşığını sessizce tabağa götürdü. Ece başını kaldırmadı. Onun için sofradaki yemeğin adı yoktu; öğretmeninin “aferin” bakışı, defterdeki düz çizgiler, avludan gelirken duyduğu sabun kokusu vardı. Ama bu akşam, harf yerine sobadan öğrendikleri ritmi düşünüyordu. Umut’un kıkırdaması kulaklarında yankılandı, gülümsememek için kendini tuttu.

Yemekten sonra Vecdi sedire yaslandı; bastonunu elinden bırakmadı. Birden doğrulup, “Çay parası ver!” dedi.

Miyase bir an dondu. Sonra mutfak köşesindeki kavanozu alıp içindeki bozuklukları saydı.
“Bununla idare et,” dedi. “Yarın gideceğim evde fazladan çamaşır var. Fazla getiririm”

Vecdi avucundaki paraya baktı.
“Davulcu bahşişi gibi bu ne?” diye söylendi. Söz duvarlara çarpıp dağıldı. Miyase cevap vermedi; yalnızca bulaşık suyunu boşalttı, bezi sıktı, tezgâha astı.

Kahvedeki borç büyüdükçe, Vecdi’nin içindeki çukur derinleşiyordu. O çukuru başkalarının üstüne yıkmak istiyordu. “Ben sakat kaldım,” demek kolaydı. “Peki şimdi ne yapacağım?” sorusuna bakmak zordu. Gururu ince bir bıçak gibi kesiliyordu. O bıçak evin içinde görünmüyor ama her şeye iz bırakıyordu.

Ertesi sabah kahvede laflar yeniden döndü.
“Miyase olmasa o ev dağılır” dedi biri yine inadına yapar gibi.
Vecdi’nin yüzü asıldı. Dişlerinin arasından “Ben olmasam…” diye mırıldandı, cümleyi bitiremedi. Herkes gerçeği biliyordu. “Akşama parayı getiririm,” dedi kahveciye. “Miyase’den alırım.” Sesini kalınlaştırdı. Yalanı kendi kulağına doğru gibi duyurmak istiyordu.

Akşam kapıyı sert kapadı.
“Para nerede?” diye sordu.
“Hangi para?” dedi Miyase, sakin bir sesle.
“Kahveye yazdırdım. Ödeyeceğim.”

Miyase’nin yüzü gölgelendi.
“Evin borcu bitmedi ki kahvenin borcu bitsin” dedi. Söz, odanın havasında keskinleşti.

Ece defterini kapattı. İçinden bir cümle yükseldi: Baba, yeter diyecekti. Demedi. Gözleri annesinin ellerine kaydı. O eller yorgundu ama sağlamdı. Umut sobanın yanında uyukluyordu. Az sonra öksürdü. Küçük bir öksürük, odadaki en büyük şey oluverdi. Miyase gözleriyle “Sessiz” dedi. Ece başını salladı. Vecdi bastonunu vuracak oldu; cümlesi boğazında takıldı, bastonu yere bırakmadı, sessizce kenara dayadı.

Gece ağırlaştı. İlaç saatleri şaşmadı. Miyase küçük çizelgeyi kontrol etti, kutudaki kaşıkla şurubu ölçtü, su verdi. Ece, Umut’un yorganını düzeltti, yastığını kabarttı. Vecdi bir an sigarasına uzandı; sonra Miyase kül tablasını itince sigarayı yerine bıraktı. “Yarın konuşuruz,” dedi Miyase, kendi kendine söyler gibi. Bu cümle, tartışmanın ucunu kesen ince bir ip oldu. Hasta çocuğun yanında sigara içilir miydi?

Mahallede rüzgâr boş bir naylon poşeti sürüklüyordu. Kahve kapısının önünde gençlerden biri ince bir ıslık çaldı. Pencereler tek tek kapandı. Bir evde televizyon sesi kısıldı; diğer evde tencere kapağı tıngırdadı. Herkes bir şeylerin koptuğunu, ama henüz düşmediğini hissediyordu.

Ece ışığı kapatmadan önce fısıldadı:
“Anne.”
“Buradayım,” dedi Miyase.

Ece yorganı çenesine kadar çekti. Korkmuyorum, diye düşündü; ama bunun tamamen doğru olmadığını da biliyordu. Korkusu azalmıştı; yanında duran sesle azalıyordu. Bir çocuk terk edildiğinde, yıllar geçse de bir köşede sesi kalır. Ece, bu sesi tanıyordu. Yine de uykuya bırakmadan önce kendine küçük bir söz verdi. “Bir gün ‘yeter’ diyeceğim.”

Vecdi bastonunu alıp kapı eşiğinde durdu.
“Sabah erkenden çıkacağım,” dedi. Nereye çıkacağını söylemedi. Sanki bir işi varmış gibi her gün tekrar ediyordu. Kahveye mi, yoksa daha uzak bir yere mi… Cümleyi yarım bıraktı. Sesin devamı gelmedi.

O gece üç yürek aynı ritimde atmadı ama birbirini duyacak kadar yakındı. Sobanın içindeki közler yavaşça soldu, sonra yine parladı. Ece gözlerini kapattı; sobanın pıt pıt sesi, gündüz oynadıkları oyunu hatırlattı. Bir, iki, üç. Kuş oldu, çırp, çırp. Umut, nefesinin aralarında küçük sesler çıkarıp döndü. Miyase kapının yanında bir sandalyeye oturdu; başını duvara yaslayıp kısa bir nefes aldı.

Dışarıda rüzgâr hafifledi. Sokak lambasının ışığı, camdan içeri ince bir çizgi gibi süzüldü. O çizgi yere düştü, sobanın kızıllığıyla yan yana durdu. Evin duvarına kahvenin gölgesi vurdu sanki; uzadı, kısaldı, tekrar uzadı. O gölge her akşam biraz daha yaklaşır gibi oldu.

Sabah olduğunda, hiçbir şey tam olarak değişmiş olmayacaktı. Ama Ece, “Anne” dediğinde bir ses hep “Buradayım,” diyecekti. O ses, evin içindeki en sağlam şeydi. Ve ev, o sesle birlikte, her şeye rağmen ayakta duracaktı.

(devam edecek)

Yorum bırakın