Kayıp Kökler – Bölüm 6

“Anne” kelimesi bir kez söylenip havaya karıştıktan sonra evde hiçbir şey eskisi gibi olmadı; ama değişen şey, kimsenin üstüne basıp da kıracağı türden bir şey değildi. İncecik, görünmeyen bir ip gibiydi sanki: Ece ile Miyase’nin bileklerini birbirine bağlamış, aynı anda çekip aynı anda gevşeten bir bağ. Sabahın ilk ışığı, perdenin kıyısından içeri süzüldüğünde Ece mutfağa geçti; çaydanlığa su koydu, ince belli bardakları tezgâha dizdi. Çayın ilk buharı yükselirken Miyase uykusunun içinden doğruldu, alışkanlıkla elini önce Umut’un alnına koydu. “Ilık,” dedi usulca, sonra kızına baktı. Ece, “Günaydın anne” diye fısıldadı. Kelimenin evin duvarlarına çarpıp geri gelmesini bekledi. Geri döndü: yorgunluğun içinden sızan bir gülümsemeyle.

Miyase, Ece’nin saçlarını avuçlarının arasında toplarken dudakları kıpırdadı: “Yolun açık olsun, aklın açık olsun.” Ece aynada ikisinin yansımasına baktı; birinin alnında yılların çizgisi, ötekinin gözlerinde küçücük kıvılcımlar… Saçlarına iliştirilmiş ucuz tokayı düzeltti. “Anne,” dedi, “Öğretmen seninle görüşmek istiyor. Gelebilir misin?” Soru, parmak uçlarında yürür gibi sessizdi. Miyase bir an durdu. Gündeliğe gideceği ev, çoktan söz verdikleri çamaşırlar, silinecek camlar, alınacak birkaç lira… Sonra hiç tereddüt etmeden başını salladı: “Gelirim. ‘Ece’nin annesi’ diye adımı yazdırırım.”

Sokak, sabah serinliğinde uyanıyordu. Bakkal Hüseyin kepengi yarıya kaldırmış, veresiye defterini tezgâhın altına itmişti. Ece, simit tepsisinin başındaki çocuğa gülümsedi ama cebine dokunmadı; simidin sıcak kokusu ile annesinin sabun kokusu birbirine karışıyor, içini tuhaf bir sevinçle dolduruyordu. Yürüyüp gitti. Okulun kapısına vardığında elleri istemsizce çantasına sarıldı; içinde defter, kalem, bir de kâğıdın en kenarına gizlice yazdığı cümle: “Benim annem var.”

Öğretmen sınıfa girdi, yoklama esnasında gözleri Ece’de bir an fazla kaldı, çocuğun yaşadıklarına herkes gibi o da çok üzülüyordu. Teneffüste yanına çağırdı. “Annenle konuştun mu, yarın görüşebilir miyiz?” diye sordu. Ece, “Evet” diye yanıt verdi. Boğazının düğümü çözülsün diye sınıfın penceresine yürüdü, dışarıdaki göğe baktı. “Annem,” kelimesi zihninden geçerken eskisi gibi sızlatmıyordu; çünkü artık çağırdığı zaman cevap veren bir ses vardı.

Miyase ertesi gün, Umut’u her zaman yaptığı gibi Hatice teyzeye emanet edip, çalışacağı evine yetişmiş, parasına razı olduğu işi yetiştirmeye çalışıyordu. Gittiği her evde konuşmalar aynıydı: “Ay bacım, Allah kolaylık versin, iki çocukla zor…” “Eşin ne iş yapar?” Miyase yüzünü yere indirir, “Kısmetimize ne düşerse” derdi. “Dul” lafını eskisi gibi ağzına almıyor, Vecdi’yi sormasınlar diye cümleleri kısa tutuyordu. Öğleye doğru elini yüzünü yıkadı, saçının önünü düzeltti, Ece’nin okuluna doğru yollandı.

Okul koridoru, cilalı mermerin üstünde yankılanan çocuk adımlarıyla doluydu. Kapıdaki “1-B” yazısının altında durdu; kalbi, gençliğinde ilk kez türkü söylediği günkü gibi çarpıyordu. Öğretmen kapıdan görünür görünmez gülümsedi. “Hoş geldiniz,” dedi; “Ece çalışkan bir çocuk. Son günlerde daha da toparlandı. Bir de… belli ki evde değer görüyor.” “Görmek” kelimesi Miyase’nin kulağına farklı geldi. “Değer” ile yan yana durunca, bir yoksul evin içinde neyin çoğaldığını, neyin eksildiğini hatırlattı. “Sağ olun,” diyebildi. “Okusun isterim. Gücü yettiğince.”

Öğretmen, “Evde yüksek sesle okumasına izin verin. Kardeşi duymasa da, yüzüne bakarak anlatsın. Ona da iyi gelir.” dedi yumuşak bir sesle, Miyase başını salladı. “Biz göz göze konuşuyoruz zaten,” dedi; “söz bitince göz kalıyor.” Çıkarken okulun kapısında Ece’yi gördü. Ece, koşup, “Anne!” diye sarıldı hemen. Avluda bekleyen iki çocuk, şaşkın gözlerle baktı; sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrar topa daldılar. Söylenen kelimeler hayatın ortasında normalleşince, dedikodu da geri çekiliyordu sanki.

Eve döndüklerinde Hatice Teyze kapı önünde belirdi. Elinde küçük bir kutu, “Kızın boyuna göre etek çıktı komşunun evinden, yeni gibi, alıver” dedi. Miyase mahcup bir gülüşle alıp, “Eksik olma, teyze” dedi gülümseyerek. Ece kutunun kapağını açıp eteği göğsüne bastı; “Yarın giyerim” dedi neşeyle. Bir parça kumaş bile, bir çocuğun dünyasında bayram gibi duruyordu. Umut’u alıp eve döndüler.

Umut o gün iyi günlerinden birindeydi. Ece defterini açtı, kocaman bir “E” çizip kardeşine gösterdi. Umut parmağını harfin üstünde gezdirdi, sonra ablasının yüzüne bakıp gülümsedi. “U…” diye belli belirsiz bir ses çıktı; Ece’nin gözleri doldu. Miyase, “Aferin oğluma” diye usulca alkışladı. Ev, yoksulluğun ortasında küçük bir okul gibi olmuştu: sabır, ödev, tekrar, sevgi.

Vecdi akşamüzeri kahveden döndü. Üstünde tütün kokusu, cebinde ezilmiş bir kibrit kutusu vardı. Kapıdan içeri girdiğinde sobanın ılıklığıyla yüzü buruştu. Bastonunu eşiğe dayayıp sedire çöktü. Bir süre sessizce etrafı seyretti: masada yan yana duran defterler, küçük çizelgede işaretlenmiş ilaç saatleri, sobanın yanında birbirine yaslanmış iki çocuk… O evin içinde kendiliğinden kurulmuş bir düzen vardı artık. Ve o düzenin kendisine ihtiyacı yok gibiydi.
İçinde bir sıkışma hissetti. “Benim evim” dediği yer, başkalarının emeğiyle başka bir yuvaya dönmüştü. Kendi varlığı masanın ucunda unutulmuş boş bir tabak gibiydi. Kahvede yüksekten konuştuğu adam, burada gölgesini bile dolduramıyordu.

Kaşığını Miyasenin hazırladığı masada ki çorbaya daldırırken homurdandı:
“Ne bu toplantı hâli?”
Miyase sesini yükseltmedi. “Okuldan çağırdılar, öğretmenle görüştük.” dedi.
Vecdi başını çevirdi, dudaklarının kenarında yarım bir gülümseme ile alay arasında kalan bir ifade belirdi. “Vay vay… Demek okullu olduk.” dedi kızının bile ne yaptığından haberi olmadığını belli edercesine.

Söylediği sözden çok, içindeki rahatsızlık konuşuyordu. Ama o rahatsızlık ses bulamayınca, bastonuna yaslanıp gölgede kaldı.

Yemekten sonra Miyase bulaşıkları yıkadı, Ece kuruladı. Umut’un ilaç saati gelmişti. Şişelerin kapaklarını açıp küçük çizelgeye birer tik attılar. Ece, “Öğretmen, yüksek sesle oku evde dedi” diye söze girdi. Miyase sedire oturup, “Oku bakalım” dedi sevgiyle. Ece, hikâye kitabını açtı; kelimeler önce çekingen, sonra geniş bir odanın ışığı gibi yayıldı. Umut, sesin ritmine göre elini dizine vuruyordu; Okula gitmek hep içinde kalmış Miyase gözlerini kapatıp sanki sesin kokusunu içine çekiyordu. Evin içinde bir anlığına hastalık, borç, yorgunluk yok oldu ; harflerin kurduğu küçük bir ülke oluşmuştu

Okumayı bitirdiklerinde Ece gülerek, “Anne, bir de masal anlatsana” dedi heyecanla, “Uzun zamandır dinlemedim.” Miyase durdu. Çocukken annesinden duyduğu bir masal vardı; yarım yamalak hatırlıyordu. “Bir varmış, bir yokmuş,” diye başladı. “Karlı bir dağın eteğinde minicik bir kulübe… Kulübede bir kız, saçları rüzgârda karışıp duran…” Masal ilerledikçe Ece’nin gözleri parladı; kendini o kulübedeki kıza benzetti, Miyase de, masalın içindeki kadına. Üçü birlikte, bir hikâyenin içine sığınmış gibi ısındılar.

Gece derinleşirken kapı hafifçe aralandı; rüzgâr, avludaki dut ağacının dalını cama sürttü. “Korktun mu?” dedi Miyase. Ece başını iyi yanına salladı oturduğu yerden “Eskiden korkardım,” dedi; “şimdi sen varsan, rüzgârın sesi bile sanki ninni.” Miyase’nin yüzünde ince bir gülüş belirdi.

Uyumadan önce Ece, odadaki kırık konsolun çekmecesinden iki tane porselen fincan çıkardı. Annesi saklamıştı oraya. O fincanları severdi ama bu halde bir işe yaramıyorlardı. Biri çatlak, diğeri sapı biraz kırık. “Bunları tek gibi yapalım” dedi Miyase’ye uzatıp. Kırık sapı dikkatle yerine oturtmaya çalıştılar, çatlağın üstüne ince bir bez bant yapıştırdılar. Ece sevinçle kardeşine gösterdi fincanları, “Bak,” dedi, “artık takım oldular.” Miyase fincanları rafın en başına koydu. “Biri ben, biri sen,” dedi; “Çatlaklar, kırıklar… Hepsiyle beraber duruyoruz.”

Umut uykuya dalınca Ece sessizce yanına oturdu; nefesine kulak verdi. Miyase, kızının arkasından yaklaşarak omzuna bir şal bıraktı “Üşütme” diye mırıldandı. Ece başını annesinin omzuna yasladı; sessiz bir teşekkür, sessiz bir dua gibi… “Anne,” dedi bu kez çekinmeden; “artık öğretmen çağırınca birlikte gidelim.” “Gideriz,” dedi Miyase, “Ece’nin annesi olarak.” “Evet” dedi Ece gözleri dolarak, “Ece’nin annesi olarak.”

Kapının ardında gece uzuyordu; ama evin içinde başka bir saat işlemişti. Her “anne” de bir tik, her gülüşte bir tak… Zaman, sabrın ve sevginin ölçüsü olmuştu. Dışarıda rüzgâr yeniden tuttu; dallar camı tırmaladı. Ece irkilmedi. “Anne!” diye seslendi mutfağa doğru. “Buradayım!” dedi Miyase, o tanıdık, sakin sesle. O an Ece’nin içindeki bütün karanlık odalar birer birer aydınlandı.

Ve o ev, o geceden sonra, yoksulluğun değil; birbirine “anne” ve “kızım” diyebilen iki yüreğin kokusuyla ısındı.

(devam edecek)

Yorum bırakın