Eve girdiklerinde odanın köşeleri hâlâ soğuktu. Miyase sobanın kapağını araladı, içerde kalan koldan bir kıvılcım yakalayıp üfledi. Ece hemen tenekeden bir küçük odun alıp, iki eliyle tutup Miyase’ye uzattı. Gücü zor yetiyordu ama yüzündeki gurur yorgunluğu bastırıyordu. Miyase odunu dikkatle yerleştirdi, kapağı kapattı. Sacın üstünde kısık bir tıkırtı dolaştı, sıcaklık ağır ağır odaya yayıldı.
Sonra suyu ısıtıp ilacı hazırladı. Kaşığı ölçüyle doldururken bardağa da ılık su koydu. Umut’un saçları alnına yapışmış, gözlerinin altı mora çalıyordu. Bardağı dudaklarına yanaştırdı.
“Hadi oğlum, az iç”
Umut bardağa bakıp yüzünü hafifçe buruşturdu ama bir yudum aldı, sonra bir yudum daha. Ece, kardeşinin nefesini dinler gibi yakınında duruyor akşam ki nöbetin tekrarlamaması için dualar ediyordu.
“Aferin sana. Bunu içince göğsün rahatlar” dedi Miyase gülümseyerek, nihayet bardağın dibini görünce derin bir nefes verdi.
“İyi oldu bu. Şimdi biraz dinlensin”
Umut dinlenirken, Miyase ve Ece evdeki çorbayı ısıtıp, biraz içlerini ısıttılar. Evde sakinlik yeniden hakim olunca, Ece defterini çıkardı. O gün okula gidememişti ama arkadaşı gelip ödevleri bırakmıştı.
Umut yastığa yaslanmış ablasını izliyordu. Ece arkadaşının getirdiği kağıttaki metni kısık sesle okudu; öğretmenin öğrettiği gibi kelimeleri ağzında yuvarlayarak. Umut, sesi takip diyor, arada nefesi sıkışınca duruyor, onunla aynı tempoda bir ileri bir geri nefes sayıyordu.
Akşamüstüne doğru rüzgâr biraz daha sertleşti. Kapı hafifçe gıcırdadı, sonra sertçe açıldı. Vecdi bastonunu eşiğe dayayıp içeri girdi. Üstünde dışarının keskin kokusu ve kahvehanenin dumanı vardı. Gözleri masayı taradı: yanı başında boş kaseler, kenarda defter ve kalem, yerde Ece’nin çantasının sarkmış fermuarı.
“Ne bu sessizlik?”
“Hastanedeydik” dedi Miyase geceden bile haberi olmayan adama.
Vecdi yüzünü buruşturdu, bir şey anlamaya çalışır gibi baktı, sonra elini sallayıp sedire çöktü. Ayaklarını uzattı, bastonu yanına koydu. Televizyonu açıp açmamayı düşündü, vazgeçti. Odanın içinde boş bir hava dolaştı. Ece, babası gelince tedirgin olduğu için kardeşine biraz daha sokuldu.
Gece başladığında ev küçük bir nöbete döndü. İlk alarm çaldığında Ece gözleri zor açıldığı hâlde yerinden doğruldu. Kettle’ın düğmesine bastı, ölçüyü hazırladı. Miyase Umut’un maskesini gevşetip nefesini dinledi. Sonraki alarmda Miyase önce davranıp Ece’ye “Sen az uyu” diye mırıldandı. Önceki geceden de uykusuz kalan Ece direnemedi, kapattı gözlerini.
Gece derinleşti. Dışarıda rüzgâr sokak köşesinde bir poşeti sürüklüyor olmalıydı; kapının altından esinti gibi geçen bir fısıltı vardı. Sobanın ısısı azaldı, Miyase iki küçük odun daha attı. Sabaha karşı pencere griye döndü. Ece’nin gözleri yeniden açılınca, hemen kardeşinin yanına koştu, Umut derin bir uykuya geçmişti. Miyase kalkalı çok olmuş, sabah işlerini toparlıyordu.
“Bugün okula gideyim. Öğretmene dün neden gelemediğimi söylerim. Akşam da ödevleri getiririm” dedi Ece ona.
Miyase başını salladı.
Sonra şalını omzuna alıp kapıya yürüyecekken geri döndü, Umut’un üstünü düzeltti. Miyase’nin gözlerine baktı.
“Az kaldı. İyi olacak, merak etme” diye fısıldadı.
Sokağa çıktığında bakkal Hüseyin kepengi yarıya kadar kaldırıyordu. Ece’ye başıyla selam verdi.. Ece daha fazla üşümemek hızlı adımlarla yürüdü. Çantasında öğretmenin verdiği kâğıt, defterin arasında kıvrılmasın diye kartonun içine kıstırılmış. İçinde küçük bir kıvılcım vardı; yeni bir günün kıvılcımı.
Okulda dersler ağır ağır aktı o gün. Ece sınıfta her zaman ki gibi sessizdi ama dikkatliydi. Teneffüste öğretmen yanına gelip: “Dün gelemedin” diye sordu merakla.
Ece başını eğdi, kısaca anlattı.
“Kardeşim hastalandı. Hastaneye gittik”
Öğretmenin kaşları bir an çatıldı, sonra yumuşadı.
“Geçmiş olsun.”
Aklı evdeydi; sobanın kokusu, ilacın saati, Umut’un bakışı… Zil çalar çalmaz defterini çantasına attı, ayaklarını hızlandırdı. Evin kapısından içeri girer girmez ayakkabılarını çıkarıp Umut’un yanına çömeldi.
“Ateşin nasıl” dedi hemen Miyase’ye.
“Sanki yok. Daha iyi bugün” diye yanıtladı Miyase yorgun bir sesle.
Ece’nin omuzlarından görünmez bir yük indi o an, “Çok şükür”
Öğle yemeğini birlikte çıkarıp küçük bir soğanı yağda çevirdiler. Evde küçük bir hareket başladı. Umut, kaşığın tabağa değen sesini dinledi; arada gözleri kapanıp açıldı. Evde her gün daha da fazlalaşan sıcaklık, Ece’yi çok etkiliyordu. Ev onca ıssızlıktan sonra yeniden bir aileye çatı olmuştu. Ece’de o ailenin bir parçasıydı artık. Annesini özlüyordu ama Miyase annesinden bile iyi davranıyordu ona. Annesi gibi sinirli ve mutsuz değildi. Babası aynı adamdı, Umut sürekli hastaydı ama Miyase yine de sevgi dolu kalbini açıyordu herkese. O an dilinin ucuna bir kelime geldi. Günlerdir orada bekleyen ama söylemeye cesaret edemediği bir kelime. Önce boğazında büyüdü, yutkunmakla söylemek arasında kaldı. Gözleri Miyase’nin ellerine takıldı; defalarca yıkanmaktan beyazlamış, çatlakların içine sabun kokusu sinmiş, ama dokunduğu her şeyi yerine koyan o eller. Nefes aldı, kelimeyi dışarı bıraktı.
“Anne”
Miyase önce anlamadı. Kulak, çok istediği kelimeyi hemen kabullenmez bazen. Ece’nin gözlerindeki ışıltıyı görünce içi sarsıldı. Sandalyeye oturmak istedi, vazgeçti, doğruca kızının yanına çöktü. Kollarını açtı, Ece’yi sardı.
“Ben sana hep anne olacağım güzel kızım!”
Ece gözleri dolarak başını onun omzuna bıraktı. O omuz eskiden gecelerin sığınağıydı; şimdi gündüzün de durağı oldu. Evde bütün sesler sustu, sadece bir kelime kaldı: anne. O kelime, sobanın kapaktaki kızıllığına değip büyüdü, duvarın gölgesine asılı kaldı.
İkindiye doğru Hatice Teyze kapıyı tıklattı, başını uzattı.
“Nasıl çocuk”
“Bugün iyiyiz şükür”
“Yarın bir tas daha çorba yapar bırakırım”
“Sağ ol” dedi Miyase minnetle, Hatice hanım gerçekten çok iyi bir kadındı. Ne olsa hemen koşup geliyor, ne ihtiyaçları varsa elinden geldiğinde yardım etmeye çalışıyordu
Hatice teyze gittikten sonra sıra Ece’nin ödevlerine gelmişti, Miyase sordu.
“Bugün ne okudunuz. Anlat”
Ece defterini açtı. Öğretmenin verdiği metinde kahramanın ne yaptığını, nasıl hissettiğini kendi cümleleriyle anlattı. Umut, ablasının okuduklarını masal gibi dinlerken yeniden uykuya daldı.
Akşam derinleşirken kapı yine açıldı. Vecdi bastonu vura vura içeri girdi Üstünde yine kahvehanenin kokusu. Sedirin kenarına oturdu, gözlerini evde gezdirdikten sonra “Yarın erken çıkacağım” diye homurdandı.
Kimse cevap vermedi. Söz, duvarda yankı bulmadan kaldı. Ece artık bu sessizliği okumayı öğrenmişti; babasının dünyası başka yerdeydi. Kızgınlıktan çok yorgunluk hissediyordu artık.
Geceye doğru sobanın alevi yeniden toparlandı. Miyase bir tabureyi yatağın yanına çekti, Ece de yanına ilişti. Odanın ışığı perdeden süzülüp tavana vurdu. Umut’un nefesi daha düzenliydi. Arada küçük bir öksürük sesi geldi, hemen sustu.
Gece yarısını geçince Ece uykuya yenik düşüp döşeğine uzandı. Miyase battaniyeyi onun omzuna çekti.
“Ben bakarım. Sen uyu artık, çok yoruluyorsun, okula canın yetmeyecek!”
Ece uyku ile uyanıklık arasında bir yerde, annesinin eskiden tamamlayamadığı bir ninninin eksik yerini içinden tamamladı. Sesini çıkarmadan. Kelimeler gönlünde akıp geçti.
Sabaha karşı pencere aydınlığa döndü. Ece gözlerini açtığında ilk işi duvardaki kâğıda bakmak oldu. Üç kutudan ikisi işaretliydi. Parmak ucuyla üçüncüsünün yanına küçük bir yıldız koydu. Miyase mutfağa geçip çayı koydu. İnce belli bardakları tezgâha dizdi. Ece, Umut’un saçlarını düzeltti.
“İyi misin”
Umut başını hafifçe salladı. Gözlerinde geceye göre daha sıcak bir ışık vardı.
Kahvaltı kısa sürdü. Bir parça peynir, iki dilim ekmek, üç yudum çay. Ece okula gitmek için hızlıca hazırlandıktan sonra, kapının eşiğinde durdu, içeri bir kez daha baktı. Soba, yorgan, yastık, masanın üstünde bir bardak su, anne, kardeş. Bu görüntü gözlerinin içine fotoğraf gibi kazındı.
“Akşam görüşürüz”
“Görüşürüz”
O gün okulda Ece daha sakindi ama dikkatliydi. Öğretmen bir şey anlatırken gözleri istemsizce kapının yanındaki saate kayıyor, evdeki alarmla aynı ritimde çaldığını hayal ediyordu. Nihayet dersler bittiğinde çantasını kapatıp koşar adım sokağa çıktı. Eve döndüğünde kapının eşiğinde Miyase onu bekliyordu gözleri gülerek. Ece’nin çantasını alıp.
“Ağır mı” diye sordu
“Değil”
Yoksulluğun dili, kahvenin kokusu, borcun gölgesi… Hepsi kapının dışında kaldı. İçeride bir ev, bir anne, iki çocuk vardı. Soba kısık kısık yanarken akşamı birlikte karşıladılar. İlaç saatini yine kaçırmadılar. Umut’un nefesi düzene girdi. Ece’nin gözlerinde yeni bir ışık vardı; hem yorgun hem kararlı.
O gece uzun sürmedi sanki. Uykunun kenarında bekleyen kaygı, yerini yumuşak bir sessizliğe bıraktı.
Umut hafifçe kıpırdandı. Miyase battaniyeyi çekiştirdi, oğlunun alnına elini koydu. Ateş yoktu. Dışarıda rüzgâr yavaşlamış, sokak lambasının ışığı sabitlenmişti. Ev, bu sabitliğin içinde derin bir nefes aldı.
Ece’nin yüreğinin sözleri umut doluydu “Artık yalnız değilim”
Bu kez cümle duvara çarpıp geri gelmedi. Evin içinde bir yere yerleşip kaldı. Yatsıdan sonra yeniden ilaca uzanırken, üçü de aynı şeyi hissetti. Bu evde çok şey eksikti, ama tutunacak bir söz artık fazlaydı.
(devam edecek)