Kayıp Kökler – Bölüm 4

Okulun ilk günleri Ece için hiç kolay değildi. Tahtadaki harfler gözünün önünde eğrilip bükülüyor, kalemi defterin satırında tutmaya çalışsa da hep yamulup gidiyordu. Ama öğretmen her “Aferin Ece” dediğinde sanki sınıfın bütün ışıkları onun için yanıyordu. O küçücük tebessüm, kalbinin içine yeni bir umut ekiyordu.

Teneffüslerde defterini kucaklayıp köşeye çekiliyor, gürültüden uzak kendiyle vakit geçiriyordu. O kadar alışıktı ki yalnızlığa Miyase ve Umut gelene kadar, yadırgamıyordu. Diğer  çocuklar onun sessizliğini fark etseler de kendi oyunlarına  odaklanıp bir süre sonra varlığını unutuyorlardı.

Onun bu sessiz çabasını fark eden öğretmeni bir gün yanına eğilip “Bak Ece,” dedi yumuşak bir sesle. “Bu satır biraz daha düz olursa, harflerin çok güzel olacak.”

Ece mahcup bir şekilde başını salladı. Dudaklarından kısık bir ses döküldü. “Deneyeceğim öğretmenim.”

O gün öğretmenine başardığını göstermek için okuldan döner dönmez defterini açtı. Umut’u yanına çekti, dizlerinin üzerine oturttu.

“Bak kardeşim,” dedi heyecanla. “Bu A harfi. Böyle yazılıyor. Bu da senin adının U’su. Öğretmen satırları düz yaz dedi, benimkiler biraz kayıyor. ”

Umut defter yerine Ece’nin yüzüne dikkatle bakmaya devam ediyordu. Bir an dudaklarını kıpırdatmaya çalıştı. Ece bir şey söyleyecek diye heyecanlansa da sonunda sadece ellerini birbirine vurdu. Ece güldü, kahkahası odanın içini doldurdu. “Bir an için söyleyeceksin sandım ama o da olacak biliyorum” dedi neşeyle.

Kapı eşiğinden onları izleyen Miyase’nin göğsüne sıcak bir dalga yayıldı. İki çocuğun yan yana oturuşu, deftere eğilmeleri, ne güzel kaynamışlardı. Ece koşturmaktan onun veremediğini veriyordu Umut’a ilgileniyor, sohbet ediyordu.  Kendi çocukluğu gözünün önünden geçti. “Biz var mıydık, yok muyduk belli bile olmazdı evde” diye düşündü. “Kapı aralarında tek başıma kalırdım. Annem işten başını kaldıramazdı. Onun gibi olmayayım dedikçe daha çok benziyorum galiba” diye hayıflandı.

Sonra yanlarına oturup deftere baktı, “Aferin kızım,” dedi usulca. “Çok güzel olmuş.”

Ece babası gelene kadar öğretmeninin dediği gibi yazmak için sayfalarca uğraştı, sonunda başardığında kalemi sıkmaktan parmakları ağrımıştı ama başarmıştı. Miyase o rahat çalışsın diye Umut’u alıp mutfağa geçmişti.

O sırada babası kapıdan girince heyecan ve gururla defterini babasına uzattı : “Baba bak! Yazım düzeldi artık.”

Vecdi şöyle bir göz atıp, dudaklarını büktü. “Bunlar ne işimize yarayacak? Karnımızı mı doyuracak?” dedi ters ters.

Ece’nin bütün coşkusu boğazında kocaman bir düğüme dönüştü. Defteri göğsüne bastırıp öylece kaldı. İçeriden sesi duyup gelen Miyase, kızının yüzündeki hayal kırıklığını görünce çok üzüldü, “Aferin kuzuma! Sen isteyince yaparsın!” dedi yanına gidip sessizce.

Ece’nin yüzü yeniden aydınlandı. Babasının ne dediği önemli değildi artık, Miyase ve Umut için yazacaktı o.

Nikâhın üzerinden birkaç hafta geçmiş,  evleri mahallenin gündeminden henüz düşmemişti. Kapı önlerinde oturan kadınlar, çamaşır asarken bile fısıldaşıyordu.

“Artık düzenleri oturdu,” diyorlardı kendi kendilerince. “Miyase bacı evin yükünü taşıyor, Ece’ye de analık ediyor. Bu da Vecdi’yi bırakıp gitmese bari.”

Sözlerin sonunda derin bir iç çekiş geliyor, sonra konu başka tarafa kayıyordu.

Evde bir düzen oturmuştu artık, sabahları Miyase erkenden kalkıyor, önce Umut’un ilacını veriyor, sonra çeşmeden su dolduruyordu. Ece de onunla uyanıyor, okula gidene kadar peşinde dolanıyordu. Yardım etmek için mandalları topluyor, bazen de Umut’u oyalıyordu.

Yardım etmeye o kadar hevesliydi ki, bu Miyaseyi hem mutlu ediyor hem de o küçücük bedenin almaya çalıştığı sorumluluğa üzülüyordu. Umut’la ilgilendiği yetmiyor gibi Miyase’nin de yükünü hafifletmeye çalışıyordu. Nasıl kıysındı bu ufacık meleğe, istese onu her işe koşar, kendi yükünü hafifletebilirdi.

“Yoruluyorum elbet. Ama senin yükün benden de ağır. Görmüyor muyum gözlerinde aile olma isteğini? Hem nasıl yorulduğumu bilsen… Ama dayanacağız. Hepimiz dayanacağız. Geçecek bu günler.” diye geçiriyordu içinden. Üzülmesin diye hafif bir şeyi verip, taşımasına izin veriyordu.

Vecdi cephesinde ise hayat sanki başka bir evde akıyordu, akşamları kahveden dönüp bastonunu eşiğe dayıyor, sedire gömülüyor, ne yüzü gülüyor ne evdeki yaşama dahil oluyordu. Evde yeniden düzenin gelmesine, kızının yeniden yüzünün gülmesine sevineceği yerde, eve eklenen iki boğazı çok görüyor, benim  paramla keyif yapıyorlar diye kendi kendine söyleniyordu. Çalışamaz hale geldikten sonra devlet onu erkenden emekli etmiş, normalde alacağı paranın çok altında da bir maaş bağlamıştı. Bütün gün kahvede harcadığı paradan eve bırakıyormuş gibi bir de içten içe hesap soruyordu. Eve bıraktığı en çok bir ekmek parasıydı. O da ayın ilk günlerinde sonra zaten kendi tükettiği için paradan eser kalmıyor, kahvede veresiye yazdırıyordu.

Oysa herkes biliyordu ki kiranın, elektriğin, ekmeğin parası Miyase’nin gündeliklerinden ödeniyordu. Zavalı kadın hasta çocuğunu komşulara bırakıp gündeliğe gidiyor, Ece ve ev ile ilgileniyor, Umut için ekstra bir çaba harcıyordu.  Vecdi’nin içinden geçirdiği sözleri şimdilik evin içinde yankı bulmuyor, ama duvarlara ince ince gölgesini düşürüyordu.

Günler geçtikçe Ece okulu sevmeye başlamıştı. Çantasını sırtına takıp sabahları koşarak yollara düşüyor, akşam döndüğünde yeni harfleri Umut’a gösteriyordu. Umut kelimeleri söyleyemiyorsa da ne söylendiğini anladığını belli etmek için ellerini çırpıp gülüyordu. O gülüş, Ece için dünyalara bedel oluyordu. Miyase de onları izlerken içinden dualarını eksik etmiyordu: “Allah bana sabır verdikçe bu çocukları ayakta tutarım.”

Ne yazık ki o gece evin yeni kurulan  huzuru birden bire bozuldu. Umut aniden öksürmeye başladı. Göğsü hızla inip kalkıyor, nefesi tıkanıyordu. Umut’un hemen yanında yatan Ece, kardeşinin halini ilk fark eden oldu.

“Miyase abla!” diye bağırdı hemen. “Çabuk gel!”

Miyase Ece’nin sesiyle uykudan fırladı. Umut’un halini görünce hemen göğsünü ovmaya başladı bir yandan da, “Hadi oğlum, nefes al,” diye fısıldıyordu.  Umut’un nefesi sanki her an eksilip rengi değişmeye başlayınca Ece kardeşinin elini sımsıkı tuttu, gözyaşları yanaklarından aktı. Miyase’nin yüzündeki korkuyu da fark edince panik halinde kapıya koştu.  Babasına koşmak aklına bile gelmiyordu artık, kapıyı açıp avluya doğru bağırdı “Yardım edin!”

Ece’nin avluda yankılanan sesini duyan komşuların kapıları açıldı. Hatice Teyze nefes nefese koşturdu. Arkasından yetişen başka bir komşu çocuğun halini görünce dönüp elinde bir  battaniye ile geri geldi. Hatice Teyze bir tas su kaynatıp buharını Umut’un yüzüne tuttu. Miyase çocuğu sardı, alnına öpücükler kondurdu. Dakikalar, saat gibi geçti. Sonunda Umut’un nefesi düzene girdi.

Hatice Teyze derin bir “Çok şükür” çekti. Miyase’nin omzuna dokundu. “Senin sabrına helal olsun bacım. Bu çocuğa da Allah şifa versin inşallah!”

Ama evin direği olması gereken Vecdi, diğer odada horul horul uyuyordu. Gelenler daha da üzmemek için bir şey demediler.

Komşular gidince gece boyunca Ece kardeşinin başucundan ayrılmadı. Umut’a bir şey olacak diye o kadar kormuştu ki minik kalbi hâlâ hızla atıyor gözlerini Umut’tan ayıramıyordu. Miyase onu şefkatle göğsüne çekip sarıldı.  Sabahın ilk ışıkları düşerken Ece’nin gözleri kan çanağı gibiydi ama sabaha kadar uyumamak için direnmişti.

Miyase, Umut’un terli atletini değiştiriken, o da mutfağa koşup becerebildiği kadar çayı demledi. Düşürürse kırılmasın diye plastik bir bardağa daha demini almamış çayı doldurup Miyaseye getirdi.. Miyase bardağı dalgınca alıp dudaklarına götürdü, sonra Umut’a baktı yeniden. Çocuğun yüzü sararmış, göz altları morarmıştı. “Geçmeyecek galiba bu kolay kolay! diye mırıldandı.

Ece kardeşinin iyileşmeme ihtimalini düşünmek bile istemiyordu, birden bire “Muhtara gidelim,” dedi heyecanla, “Hastaneyi iyi bilir o bir kez de beni götürmüşlerdi.”

Miyase Ece’nin heyecanla büyümüş gözlerine baktı, tereddüt ediyordu. Gündeliğe gitmesi gerekiyordu ama çocuğu bu halde kimseye de teslim edemezdi. Geceki öksürük nöbeti gözünün önünden gitmiyordu. “Doğru,” diye cevap verdi sonunca. “Önce çocuk, sonra iş!”

Umut’u sıkıca sarıp, hemen muhtara koştular.  Muhtarın odasında soba çıtır çıtır yanıyordu. Adamcağız Miyasenin kucağındaki solgun çocuğu görünce ayağa kalktı. “Hayırdır kızım kötü bir şey mi var?” dedi hemen.

Miyase gece olanları anlattı çabucak. Doktor lazımdı. Buraya geleli çok olmadığı için hastanenin yolunu bile bilmiyordu. Muhtar hemen defterini açtı, bir doktorun numarasını buldu. Telefona sarıldı, konuştuktan sonra, Miyaseye dönüp hemen şimdi minibüse binip gidin diyerek yolu tarif etti. “Bekletebilir ama bakacak. Yeşil kart için de başvurunuzu ben takip ederim.”

Miyase minnetle teşekkür etti muhtara, Kucağında Umut, Ece’nin de elini tutup, minibüs durağına yürüdü. Muhtar nasıl gideceklerini detaylıca anlatmıştı.

Minibüs geldiğinde hava keskin bir soğuğa dönmüştü. Miyase, Umut’u şalına iyice sardı. Yol boyunca doktorun çare bulması için dualar ediyordu.  Hastanenin önü kalabalıktı. Koridorda nefesler buhar olup duvarlara çarpıyordu. Ece atkısını çıkarıp buz gibi metal sıralarda daha da üşümesin diye kardeşinin oturduğu yere serdi.

Beklemek… Yoksulun en uzun kaderiydi. Hastalıkta da yardımda da sıra beklenirdi. Miyase’nin zihni ip yumağına dönmüştü. “Bu çocuk doğduğundan beri zayıf,” diye düşündü. “Yemesi az, uykusu eksik. Gücüm yetseydi de keşke daha iyi baktırabilseydim. ”

O içiyle hesaplaşırken, doktorun kapısı açıldı, onları içeri çağırdı. Doktor saçları kırlaşmış, gözlüklü bir adamdı. Miyase sesi titreyerek olanları ve Umut’un doğuştan beri olan hallerini anlattı kısaca. Doktor bir şey yapmadan muayeneye başladı,  Umut’un göğsünü dinledi, boğazına baktı, göğsünü yokladı.

“Sık tekrarlayan enfeksiyon,” dedi. “Doğuştan bir zayıflık var olduğu belli. Nefes yolları, işitme, gelişim… Hepsini izleyeceğiz. Şimdi ilaç yazacağım. Soğuktan uzak dursun.”

Miyase’nin dudakları titredi. “İyileşecek değil mi?”

Doktor derin bir nefes aldı. “Elimizden geleni yapacağız. Siz çocuğu daha dikkatli koruyun, üşütmesin. Düzenli getirin. Bazı şeyler yavaş yavaş düzelir. İşitme için ayrıca muayene yazıyorum. Evde konuşurken yüzüne bakın. Hiç duymuyor değil ama bari konuşması gelişsin. ”

Hastaneden çıkıp  yeniden minibüse bindiler, Ece kardeşi gülsün diye onu eğlendirmeye çalışırken, Miyase camdan dışarı dalmış, bu çıkmazdan nasıl kurtulacaklarını düşünüyordu.

Eczaneye vardıklarında ilaçların fiyatı duyulunca Miyase’nin yüzü kireç gibi oldu. Eczacı başını eğdi, kutuları ikiye böldü.

“Bir kısmını sonra alırsınız,” dedi.

Ece annesinin titreyen ellerine baktı. O anda küçük bir kızın kalbi, dünyanın bütün ağırlığını taşıyormuş gibi sızladı.

(devam edecek)

Yorum bırakın