Kayıp Kökler – Bölüm 2

Miyase’nin gecekonduya taşındığı gün mahalle, uzun zamandır görmediği bir hareketliliğe şahit olmuştu. Daracık sokak, tozlu duvarların arasında yankılanan kamyon sesleriyle çınlıyor, çocuklar iplerini, misketlerini bırakıp yeni komşularını seyretmeye koşuyordu. Kamyonun kasasından indirilen eşyalar çok değildi: eski bir sedir, kenarları yıpranmış bir kilim, birkaç teneke kap, bir tas, bir de yıllanmış bir sandık. Ama taşınma telaşı bile mahalleye yeni bir hikâye gelmiş gibi hissettirmişti.

Ece, kendi evlerinin kapısının aralığından başını uzatmış, kocaman gözleriyle olup biteni izliyordu. Kadının yüzündeki çizgiler ona annesini hatırlatıyordu. Yorgundu kadın ama gözlerinde güven veren bir sabır vardı. Kucağında üç yaşlarındaki oğlan çocuğu vardı; sessizdi, gözleri dalgın, dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm. Çocuğun kolları gevşekçe sallanıyordu; sanki dünyayla arasındaki bağ çok ince bir ipten ibaretti.

Mahallenin kadınları, taşınma haberini alır almaz kapı önlerine döküldüler. Fısıltılar havada dolanıyordu.
“Dulmuş,” dedi biri, başörtüsünün ucunu dişleriyle çekerken.
“Kocası kalpten gitmiş,” diye ekledi bir diğeri.
“Çocuğu da zayıfmış, yazık, Allah yardımcısı olsun,” dedi yaşlıca olanı, iç çekerek.

Çocukların merakı daha büyüktü. Kapının önünde sıra olmuş, eşyaları taşıyan adamlara sorular soruyorlardı.
“Teyze, bu soba sizin mi?”
“Çocuğun adı ne?”
Kadın, ince bir gülümsemeyle yalnızca başını salladı. Sorulara cevap vermedi; gözleriyle eşyalarını takip ediyor, onları güvenle içeri sokmaya çalışıyordu.

Ece’nin gözleri bu sahnede annesini aradı. Annesi gittiği sabah geride lacivert eşarbını bırakmıştı. Sandığın üstünde değildi artık ama Ece’nin zihninde hâlâ capcanlıydı. Şimdi Miyase’nin başındaki örtüye bakıyor, kendi annesinin kokusunu arar gibi içine çekiyordu.

Tam o sırada içeriden sert bir ses duyuldu:
“Ne bakıyorsun öyle? Bize ne komşudan, herkes kendi derdine baksın!”

Babası, bastonunu yere vura vura gelmişti. Yüzü buruşmuş, gözleri öfkeyle parlıyordu. Ece irkildi, başını eğdi. Babasının sesi kalbine taş gibi otursa da gözlerini karşı evden ayıramadı.

Akşamüstü yağmur bastırdı. Miyase, daha yerleşememiş eşyalarının arasından bir leğen çıkarıp damdan süzülen suyun altına koymaya çalışıyordu. Ece perde arkasında nefesini tutarak izliyordu. Kadın eğilip doğrulurken başını kaldırdı, perdenin aralığındaki küçük gözleri fark etti. Dudaklarının kenarında ince bir tebessüm belirdi. Başını usulca eğip selam verdi. Yanındaki küçük oğlan da iki minik avucunu havaya kaldırıp sallayınca Ece’nin yüreğinde uzun zamandır hissetmediği bir sıcaklık kıpırdadı.

O gece uyuyamadı. Sobanın yanmadığı odada battaniyesine sarılıp tavana baktı. Yağmurun damlalarla bestelediği sesler arasında sorular soruyordu kendine:
“Dul kadınlar annem gibi mi olur? Onlar da ağlar mı? Onlar da çocuklarını bırakır mı?”
Cevabını bulamıyordu ama kalbinin bir köşesinde, sanki o kadının gülümsemesiyle açılmış küçük bir pencere vardı.

Ertesi gün mahalle yeni komşuları daha çok konuşmaya başladı. Bakkal Hüseyin, defterini karıştırırken kendi kendine söylendi:
“Belli ki kadının eli bol değil, ama çocuğa ekmek alırken parasını peşin verdi.”
Kahvede oturanlardan biri, çayını karıştırırken, “Yalnız kadın zor geçinir, Allah kolaylık versin,” diye mırıldandı. Dedikodu mahallede hiç eksik olmazdı ama bu kez içinde merhamet de vardı.

Öğleden sonra Ece avluya çıktı. Çamurdan küçük evler yapıyordu. Kapısız, bacasız evler… “Kapı gerekmez,” diye düşündü; “Zaten kaçacak kimse olmayınca kapıya ne ihtiyaç var.”

Birden arkasından ince bir ses duydu:
“Ne yapıyorsun?”

Başını kaldırdığında karşısında Miyase duruyordu. Yanında küçük oğlu vardı. Ece yine bir şey diyemedi, dudaklarını kemirdi. Kadın dizlerinin üstüne çöktü, onun başını okşadı.
“Bunlar ev mi? Çok güzel olmuş.”
Ece’nin kalbi güm güm atmaya başladı. İlk defa bir yabancı ona annesi gibi bakıyordu.

Miyase, kucağındaki oğlunu gösterdi:
“Bu da Umut.”
Çocuğun ismini söylerken gözlerinde hem sevgi hem acı vardı. Umut başını yana eğip Ece’ye baktı, sonra gülümsedi. O gülümseme Ece’nin içine yayıldı.
“Ben de Ece,” diyebildi usulca.

Miyase doğruldu, “Biraz alışverişim var, sonra görüşürüz,” dedi.

Ece, sevinçle babasına anlatmak istedi ama Vecdi dinlemedi. Bastonunu duvara yasladı, kahveye gitti. Ece yine tek başına kaldı.

Sabah gözlerini açtığında yağmur durmuştu. Geceden kalma çamur, avlunun taşlarına yapışmıştı. Güneş ilk kez utangaçça göründü. Karşı evin kapısı aralıktı. Miyase, eşiğe oturmuş, kucağında Umut’la güneşe bakıyordu. Ece perdeyi araladı, göz göze geldiler.

Bir süre sonra cesaretini toplayıp avluya çıktı. Çamura basınca ayakkabılarından taşan su, yüreğindeki korkuları dağıttı. Karşıya geçtiğinde Miyase ayağa kalkıp gülümsedi.
“Gel kızım, korkma.”
Sesinde öyle bir yumuşaklık vardı ki, Ece’nin annesizliğini dolduruyordu. Umut da küçük ellerini salladı. Ece utangaç bir selam verdi, yanlarına çömeldi.

Miyase içeri gidip çorba dolu bir tas getirdi.
“Baban istemezse sakla, sonra içersin,” diye fısıldadı.
Ece tasın buharına yüzünü yaklaştırınca gözleri doldu.
“Teşekkür ederim,” dedi kısık bir sesle.

O günden sonra Ece fırsat buldukça Miyase’nin yanına uğradı. Kadın işine koştururken bile Ece’yi kolluyor, saçlarını tarıyor,
“Okula gideceksin, okumak lazım,” diyordu.
Ece bu sözleri işittiğinde içinden umut filizleniyordu yeniden.

Bir akşamüstü, Ece sokakta oynarken Umut elindeki bez parçasını ona uzattı. Sanki oyuna davet ediyordu. Ece önce tereddüt etti, sonra gülümsedi. İki çocuk kısa sürede birbirine alıştı. Umut konuşmakta zorlanıyordu ama gözleri her şeyi anlatıyordu. Bir kardeşi olsa, Ece’nin hayalindeki gibi olurdu belki de.

Miyase’nin Vecdi’nin evine girip çıkması mahallede dedikoduları artırdı. Hatice Teyze, bir gün Ece’nin yanına gelip kulağına fısıldadı:
“O kadın iyi insana benziyor kızım. Allah ona sabır versin. Ama sakın babana söyleme, kızar.”
Ece başını salladı. Babasının hiddetini biliyordu. Miyase’yle yakınlığını öğrenirse ortalık karışırdı.

Gece olunca Ece yatağına uzandı. Vecdi kahveden dönmemişti. Dışarıdan soba dumanı kokusu geliyordu. Yorganına sarıldı. Hayatında yeni bir başlangıç filizleniyordu ama gökyüzü kara bulutlarla doluydu. Babasının öfkesi her geçen gün büyüyor, Ece’nin gizli dünyasını tehdit ediyordu.

Mahallenin dili bir kez çözülmeye görsün, rüzgâr gibi her sokağa uğrardı. Miyase’nin karşı gecekonduya yerleşmesinden bu yana, iki bardak çayın buharı arasında, kapı önlerinde, bakkalın veresiye defteri üzerinde hep aynı cümleler geziniyordu:
“Dulmuş… Kucağında hasta çocukla ne yapar bu kadın?”
“Adam da sakat kalmış, yazık… Kız ortada kalır.”
Sonunda kocaman bir iç çekiş, başların yana eğilişi… Merhametle karışık temkin, temkinle karışık merak.

Ece bakkala gidip geldikçe veya avluya çıktıkça insanların fısıltılarını duyuyordu. Anlamazdan gelmeye çalışıyordu ama kulak, istemediğin lafları da toplar. Kalbi gün boyu o sözlerin ağırlığını taşıyordu. Yine de akşamüstleri Miyase’nin kapısını kolaçan etmekten vazgeçmedi. Umut, Ece’yi görünce minnacık ellerini kaldırıyor, dudaklarını kıpırdatıyordu. Ece onu anlamasa da gülümsemesi yetiyordu.

Umut’un doğuştan gelen hastalığı yüzünden duyması zayıftı, konuşamıyordu. Ece de artık neredeyse konuşmayı unutmuştu. İkisi arasında özel bir bağ kuruldu.

Bir gün Hatice Teyze, elinde pazardan artan maydanozla kapıya uğradı.
“Kızım,” dedi Ece’ye, “Muhtar uğrayacak bu akşam. Hem hâl hatır soracak, hem de bir iki söz edecek.”

Ece’nin içini garip bir ürperti kapladı. Muhtarın sesi yumuşaktı biliyordu; ama büyüklerin bir araya gelip konuşması, çocukların dünyasında hep “bir şey olacak” demekti.

(devam edecek)

Yorum bırakın