İkinci sınıfa başladıklarında okullarındaki gençler arasında artık duygusal ilişkiler de başlamıştı. Sedef de bir çocuktan hoşlanıyordu ama çocuk niyeyse hiç dönüp ona bakmıyordu. Tam aksine bir başka bölümden sarışın bir kızın peşinde dolanıyordu. Hayır ne vardı yani o kızda Sedef’te olmayan, bir tek saçları sarıydı. Bir kaç ay sonra Sedef’in de sarı saçları oldu. Kendini bu yeni saçları ile o kadar beğeniyordu ki, makyajının tarzını da değiştirmişti. Ablası ona gittiği ülkeden bir kaç pahalı makyaj malzemesi yollamış, bir iki de kıyafet almıştı. Yurt dışından gelen bir şeyleri kullanmak ve giymek çok hoşuna gidiyordu ama gelenlerin içinden rengini kendine yakıştıramadığı bir kaç makyaj malzemesini Manolya’ya verdi. Manolya henüz ne bir makyaj malzemesine sahipti, ne de ihtiyaç duyuyordu. İnce, zarif bir genç kızdı, ailesinin gücünün yettikleri ile yetinmeyi biliyordu. Sonuçta okula gittikleri için bir tişört, bir pantolon ve spor ayakkabılar yeterliydi. Trenle şehir merkezine iniyor oradan otobüse binip, okuluna ancak öyle gidebiliyordu. Yol parası bile epeyce tuttuğundan bir de kıyafet, makyaj gibi şeylerle zaten zar zor çalışmaya devam eden babasına yük olmaya niyeti yoktu.
Devlet Demir Yollarında yaşı gelen personelin zorunlu emekliye ayrılacağı söylemleri de dolaşıyordu. Osman bey “Bir iki yıl daha dayansalar da şu kız okulu bitirse bari!” diyordu ama maalesef hayat herkesin şartlarına uygun ilerlemiyordu. Sedef’in babasının da yaşı çok ileri olmamasına rağmen listede adının geçtiğine dair duyumlar vardı. Öyle olursa lojmandan da çıkıp, başlarını sokacak bir ev bulmaları gerekti.
“Okula yakın bir eve taşınırız ne olacak?” diyordu Sedef, “Bu mahalleden de kurtuluruz böylece!”
Sultan hanımın bir türlü geçmeyen sırt ağrıları o sene koluna da vurmaya başlamış, sol kolunu evde kimse yokken askıya alıyordu. Komşulardan görenlere ise düştüm de incittim galiba diyerek geçiştiriyordu. Osman bey karısının da kendisinin de artık şehir hayatından ve şartlarından yorulduklarını kızın okulu biter bitmez köye gitmeleri gerektiğine iyice inanmıştı. Orada hayat daha kolaydı, kendi bahçelerinde eker biçer, Allah ne verdiyse yaşarlardı. Zaten o oldum olası toprak insanıydı. Manolya hayata atıldıktan sonra toprağına, köyüne bildiği, büyüdüğü yere geri dönecekti.
Sedef ve Manolya’nın üçüncü sınıfa geçtikleri sene maalesef korkulan oldu ve ikisinin de babalarının işlerine son verildi. Osman beyin aldığı üç kuruş emekli maaşıyla hayat devam edemeyeceği için Sultan hanım yeniden dikişe başladı. Osman bey de hem evde oturamayacağı hem de yaşamaya güç yetmeyeceği için Bir kahvede çaycılığa başladı. Gencecik çıraklarla aynı maaşı alıp, aynı işi yapmak zoruna gitse de “Şurada dayanacağın iki üç yıl!” diye kendini teselli ediyordu. Manolya hem arkadaşı taşınıp gidiyor diye hem de ailesinin düştüğü duruma çok üzüldüğünden yarım gün de olsa bir işe girip çalışmayı düşünse de, ne Sultan hanım, ne de Osman bey izin vermedi.
Üçüncü sınıf maddi zorluklarla geçti, Sedef’ler onun umduğu gibi okuluna yakın bir yere taşınmak yerine, boşalan iki katlı eski evlerden birine kiraya geçtiler. Babası da bir arkadaşının galerisinde çalışmaya başladı. Lojmanın rahatlığından çıkıp, maddi sıkıntılar da ortaya çıkınca, Sedef’in de morali iyice bozuldu. Manolya ona ikisinin de yakında mezun olup, kendi paralarını kazanacaklarını o zaman ailelerinin de rahat edeceğini söylese de, Sedef bu geleceği hiç yeterli görmüyordu. Sınıflar yükseldikçe mesleği ve sektörü de tanımaya başladıklarından hostes olamadığına iyice pişman oluyordu. Bu arada evlenmekte acele eden ablası evliliğinde sıkıntılar başlayınca, “Ben yapamıyorum, ülkemi de özledim!” diyerek valizini alıp, kocasını kendi aklınca terk edip gelmişti. Kızlarının birden bire çıkıp gelmesine iyice şaşıran ailenin masasına bir tabak daha eklendi. Neyse ki geçen zaman boyunca, gezip, tozarız diye düşündüklerinden çocuk yapmamışlardı. Kocası varlıklı olduğundan boşanırken ondan paralar koparacağını zanneden kız, bir celsede, nafaka olmadan boşanınca bunalıma girdi. Yabancı bir ülkede, varlık içinde sürdürdüğü hayatını bırakıp, ailenin o giderken bıraktığı yerden gerileyen maddi gerçeğine dönmüştü. Mezun olup çalışmak yerine, evlenmeyi seçtiğinden arkadaşları çoktan işe girmiş çalışıyorken onun henüz tecrübesi bile yoktu. Annesinin bir arkadaşının yardımıyla, bir şirkette veri giriş elemanı olarak az bir maaşla işe girdi ama ne maaşından, ne pozisyonundan ne de hayatından memnundu.
“Salak bu!” diyordu Sedef, “Sen onca ortamı bırak, kapris yap gel! Şimdi de bunalımda!”
“Demek ki zengin kocayla da olmuyormuş!” deyince Manolya, sinirleniyordu. Salak ablası yapamamıştı, “Beyinsiz, kendini nimetten saymış, çıkmış gelmiş. Kocası da ne peşinden geldi, ne ayrılmasınlar diye çaba gösterdi. Adamı bezdirmiş zaten çoktan!” diyerek ablasını suçlamaya devam ediyordu. Açık göz olunacaktı biraz, ne vardı yani bir kocayı idare edemeyecek. Mis gibi koca öyle kaprisle bırakılıp gelinir miydi?
Manolya arkadaşının serzenişlerine alışık olduğundan sadece sessizce dinliyordu. Şimdilik kocaymış, evlilikmiş gibi fikirler ona çok uzaktı. Yeniden dikişe başlayan annesinin kolu neredeyse tutmaz olmuş, masraf olmasın diye hâlâ doktora gitmemekte direniyor, konu komşudan duyduklarını deneyip, durumu daha da beter ediyordu. Üçüncü sınıf da bu konularla tükendikten sonra, nihayet son sınıfa geldiler. Sedef ilk sene biraz dağıtmışa da, arkadaşı ile yeniden görüşmeye başlayınca derslerini de toparlamıştı. Dördüncü sınıfa başladıkları sene hukuk fakültesinden bir gençle tanışmış, çocuk da buna ilgi gösterince, sevgili olmuşlardı. Çocuk hem hayal ettiği gibi varlıklı, hem yakışıklı, hem de geleceği parlak bir gençti.
“Ablan gibi olma!” diyordu Manolya ara ara görüşebildiklerinde ama Sedef şimdilik bu lafları kulak arkası ediyordu. Ablasına da bir iki kısmet çıkmıştı mahalleden ama o yaşayıp geldiği hayattan sonra ne kimseleri beğeniyor, ne de onlarla yapabileceğine inanıyordu. Oradan alıp getirdiği pahalı kıyafetlerini temiz kullanmaya çalışıp, ucuz şeyler giymemeye çalıştığından biri biraz eskiyip, başına bir iş geldi mi kendine yarattığı yeni bir bunalıma sürükleniyordu. Manolya ise üniversiteye başladığından beri giydiği aynı kıyafetleri ile devam ediyor, bundan ne gocunuyor ne de şikayet ediyordu.
Sedef’in yeni arkadaşı ile ilişkisi ilerledikçe, Manolya’yı yine unuttu bir süre. Ailesine Manolya ile buluşacağını söylüyor, arkadaşı ile gezip tozuyordu. Artık evleri yakın olmadığından da, kimsenin kimseyi kontrol edecek hali olmuyordu. Babası galerici de yapamayınca, ağabeyinin ayakkabı satan dükkanına çalışmaya başladı. Biraz kazandıktan sonra dükkana ortak olacak, ağabeyi başka bir dükkan daha açıp, bunu ona bırakacaktı. Ancak aile arasında yapılan işler ne yazık ki yabancı yerlerde çalışmak gibi değildi. Bu yeni düzen eşler arasında kıskançlık ve rekabete yol açmıştı. Sedef’in kendi bunalımından kurtulamayan ablası da annesine sürekli gaz verdiği için, sonunda iki eltinin arası iyice bozuldu ama kardeşler ellerinden geldiğince konuyu aralarında dengelediler
Sedef’in erkek arkadaşının arkadaş ortamına da girmesi ile hayatı yeniden şenlendi. Ablasının gözü gibi baktığı kıyafetlerinden aşırıp, her buluşmaya gittiklerinde başka şeyler giyinmeye çalışıyordu. Adı Aykut olan geleceğin başarılı avukatı arkadaşının, hukuk fakültesinde kendi gibi bir çok arkadaşı vardı.
“Manolya pilotu geçtik ama gel sana da bir avukat ayarlayalım. Vallahi çocukları görsen, hepsi birbirinden yakışıklı, birbirinden varlıklı. Zengin çocuklarının hepsi bir bölüme mi toplanmış vallahi anlamadım gitti!”
Manolya her zaman ki gibi gülümsüyor ama arkadaşının bu söylemlerini kesinlikle ciddiye almıyordu. Mezun olacak atanacağı yere gidecek, o gidince ailesi de rahatça köye dönebilecekti.
(devam edecek)