Şansa bak – Bölüm 28

Ertuğrul gece geç yatmasına rağmen erkenden açtı gözlerini mutlulukla. İnsan mutlu olunca hayata daha gözünü açar açmaz gülümseyebiliyordu. Oysa daha bir gün önce, sırf zamanı durdurmak ve içinde bulunduğu durumdan kaçabilmek uykuya kaçıyordu. Bir ses var mı diye hemen telefonunu eline altı saat sabahın yedisiydi. Şebnem’in ve onun iş günüydü yine. Şimdi o güzel gözleri açılmış ve işe gitmek için hazırlanıyordur diye düşündü kendi kendine gülümsedi. Pijamaları pembedir kesin. Dağılmış saçlarını tutturduğu toka, hatta ev terlikleri bile pembedir.

“Pamuk şekeri gibi” diye mırıldandı, sabah telaşının ortasında onu oyalamamak için bir şey yazmadı. Çabuk telaşlanıyor, heyecanlanıyor, eli ayağı birbirine karışıyordu Şebnem’in kolayca. Biraz sakin bir sabaha onun da ihtiyacı vardı muhakkak. Yorganı üzerinden atıp, ılık duşun altına girdi hemen, keyifle ve şarkı söyleyerek bir duş alıp, tertemiz giyindi. Aysel hanımın hayatlarına dahil olduğuna dair sesler ve kokular evin içine yayılmaya başlamıştı. Hoplaya hoplaya merdivenleri indi, son üç basamağı çocukluğunda yaptığı gibi doğrudan atladı. Mutfağa girip “Günaydın!” dedi melodili bir sesle. Bir süredir evde herkesin yüzü asık olduğundan Aysel hanım çocukluğundan beri bildiği bu yüze sevgiyle karşılık verdi.

“Uyanan yok mu?” dedi Ertuğrul kızarmış patateslerden birini ağzına attı hemen ama o kadar sıcaklardı ki, ağzı yandı.

“Anneniz uyuyor sanırım!” dedi Aysel hanım. Bir gün önce Feridun beyin gittiğinin farkındaydı, Hülya hanım bütün gün salonda oturmuş durmuştu.

“Babam da mı kalkmadı?”

“Babanız evde değil!”

“Erken mi çıktı?”

“Dün çıktı!”

Ertuğrul birinciden ders almamış gibi tuzladığı ikinci sıcak patatesi ağzına atarken durup baktı Aysel hanımın yüzüne. İki kelimenin vurgusu bile bir şeylerin yolunda gitmediğini söylüyordu.

“Kavga mı ettiler?”

“İsterseniz annenize sorun!” dedi Aysel hanım her zaman ki nezaketiyle.

Ertuğrul elindeki patatesi tezgahın üzerine bırakıp yeniden yukarı çıktı. Önce babasının kapısını tıklattı, ses gelmeyince kapıyı açıp başını uzattı. Aysel hanım her zaman yaptığı gibi çıkmadan odayı toparlamıştı bir gün önce ve yatak onun düzelttiği gibi duruyordu. Babasının gerçekten olmadığından emin olunca, annesinin kapısına gitti, yine tıklattı kapıyı yavaşça.

“Aysel hanım kahvaltı etmeyeceğim!” diye seslendi Hülya hanımın yorgun sesi.

“Anne benim, gelebilir miyim?” dedi Ertuğrul ve cevabı beklemeden girdi içeriye.

Hülya hanımın yüzü bir gün öncesinin göz yaşları ve yorgunluğunu taşıyordu.

“İyi misin?” dedi Ertuğrul fısıldar gibi.

“Değilim ama olacağım!” dedi annesi her zaman ki kontrollü haliyle.

“Bir şey mi oldu dün?”

Hülya hanım acıyla iç çekti, “Belki de yıllar önce olması gerekenler oldu ama zamanı doğru olmadığı için adapte olması kolay olmayacak!”

“Ne oldu?” diyerek annesinin yanına oturdu Ertuğrul, onu hiç bu kadar dağılmış görmemişti daha önce.

“Feridun evden ayrıldı!” dedi Hülya hanım dudakları titredi bunu söylerken.

“Kendi mi istedi?”

“Evet, kendi karar verdi!”

“Belki biraz ayrı kalmak ikinize de iyi gelir!” dedi Ertuğrul çaresiz bir sesle.

“Ertuğrul!” diye inledi annesi, “Biliyorum babanın sana anlattıklarını hazmetmek kolay değil, ancak ben yıllar önce büyük bir hata yaptım!”

“Bana anlatmak zorunda değilsin anne!” dedi Ertuğrul, aynı hikayeyi bir kez daha dinlemeye gönlü hiç hazır değildi, hele ki böyle mutlu hissediyorken.

“Sonuçlarına katlanmak zorunda olduğun bir şey için sana bir açıklama yapmak zorundayım” dedi Hülya hanım burnunu çekerek ve oğluna konuşması için fırsat vermeden yıllar önce babasına söylediği o ilk yalanı itiraf etti sadece, “Bunu şunun için söylüyorum!” dedi sonra “Baban kadar ben de suçluyum ama onu aldattığım için değil, onu bu yolla ben ittiğim için!”

“Ah anne!” diyebildi Ertuğrul, “Neden böyle bir yalan söyledin? Kimseye danışmak aklına gelmedi mi?”

“Bunalım anında anlık gelişen bir şeydi, düşünmeden hareket ettim!”

“Bu babamı haklı çıkarmaz ama biliyorsun değil mi?”

“Çıkarmaz ama beni de haklı çıkarmaz, çünkü olanlara bile bile göz yumarak itiraf edemedim!”

“Gerçekten anlayamıyorum ama sanırım anlamak zorunda da değilim! Geçmişi hiç birimiz düzeltemeyiz!”

“Babana dün gerçeği açıkladım ve bu yıllar önce söylediğimden daha büyük bir yıkım yarattı biliyorum!”

“Şimdi ne yapacaksın?” dedi Ertuğrul.

“Alışmaya çalışacağım yarattığım gerçekle yaşamaya!”

“Annemle bunları konuşmak gerçekten tuhaf geliyor itiraf ediyorum” dedi Ertuğrul, Hülya hanım hafifçe yanağını okşadı oğlunun.

“Evlatların anne babaları hakkında bilmedikleri çok şeyler var, doğru olan da bilmemeleri zaten ama işte biz beceremedik ve sonuçları seni etkiledi maalesef. Gerçekten çok üzgünüm oğlum. Baban ve senin için üzgünüm. Üzgün olmanın yetmediğini biliyorum, ikinizin de bu olaylar yüzünden kalbinde oluşan acıya merhem olamam ne yazık ki!”

“Eminim bunu da atlatacağız!” dedi Ertuğrul, “Zamana bırakalım!”

“Evet, öyle yapacağım ben de! Sen nasılsın!”

Ertuğrul’un yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı hemen, “Şebnem ile beraberiz. Yani bu sefer sadece arkadaş değiliz!”

“A ciddi misin?” dedi Hülya hanım, Şebnem ile konuşmasının işe yaradığına sevinmişti. Ertuğrul’a az önce anlattıklarından sonra demek ki Şebnem onunla konuştuğunu gerçekten saklamıştı.

“Evet, en azından benim için bu anlamda endişelenmenize gerek yok. Önce kendinizi toparlayıp, sonra birinizi hayatınızda nereye koymak istediğinize karar vermek zorundasınız sanırım.”

“Akıllı oğlum benim inan seninle gurur duyuyorum!” dedi Hülya hanım yorgun bir gülümsemeyle.

“Bu hale kendi kendime gelmedim öyle değil mi? İkinizin de payı var!”

“Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?”

Ertuğrul, Şebnem’i hatırlayıp gülümsedi, bu yeni pencereyi o açmıştı önüne bir gün önce, “Sanırım böyle düşünüyorum. İlişkinizde yaşadıklarınız beni etkiliyor olsa da, aslında bana olan tavrınız, bana hissettirdiklerinizi önemsemeliyim sanırım ve bunu yapmayı seçiyorum.”

“İkimizden de iyi biri oldun sen emin olabilirsin!”

“Hatalar yapmak insanı kötü yapmaz, onlardan ders almamak yapar der adını hatırlamadığım birisi!”

Yine güldü Hülya hanım.

“Haydi kalkta kahvaltı edelim. Babam şirkete gelir belki, ben de gideyim!”

“Bilmiyorum gelir mi?” dedi Hülya hanım yine dalgınlaşarak, “Haydi sen in, ben de toparlanıp geleyim. Aysel hanım hasta olacağım diye etrafımda dört dönüyor dünden beri, kadıncağızı daha fazla yormayalım artık!”

“Tamam ben onu oyalarım, sen hazırlan gel!” diyerek çıktı Ertuğrul odadan.

Hülya hanım kapanan kapıya baktı gülümseyerek, “Çok şükür!” diye mırıldandı, “Hiç değilse oğlunun mutluluğuna engel olmamışlardı.

Ertuğrul, yüzündeki gülümsemeyi ciddiyete çevirerek indi merdivenleri ağır ağır, sonra Aysel hanımın yanına gidip annesinin birazdan geleceğini ve kahvaltıyı onunla yapacağını söyleyip, bahçeye çıktı ve evden biraz uzaklaşıp, babasının numarasını çevirdi hemen.

Feridun bey, artık şirkete de gitmeyi düşünmediği için uykusuz gecenin, gergin ve yorgun sabahına direniyordu hâlâ yatakta. Arkadaşı da emekli olduğu için evde kimsenin erken kalkması gerekmiyordu. Sessizde olan telefonun titreyişini hissedince, kafasını pikenin altından çıkarıp baktı arayan numaraya. Karısının aramayacağı kesindi, şirketten biriyse zaten açmayacaktı ama oğlunun adını görünce uzanıp aldı telefonu.

“Ertuğrul canım!” dedi boğazını temizleyerek.

“Neredesin?”

“Annenle konuştun mu?”

“Evet!”

“Şimdilik Hikmet amcandayım ama bir kaç gün!”

“Dönmeyecek misin?”

“Hayır evlat! Herkese verdiğim rahatsızlık yeter artık. Annen de, sen de aklı başında insanlarsınız zaten, bana ihtiyacınız yok ama her zaman görüşeceğiz elbette! Babalıktan ayrılmadım!”

Güldü Ertuğrul elinde olmadan, “Bu gün akşam buluşalım mı, öylesine, laflarız!”

“Tabi!” dedi Feridun bey, oğlunun onu aramasına sevinmişti gerçekten.

(devam edecek)

Yorum bırakın