Hülya hanım göz yaşları içinde bir kaç dakika bekledi Feridun beyin odasının önünde, “Ah Feridun!” diye iç geçirdi, “Bir şeylerin düzeleceğini umduğumdan değil ama keşke sana kendimi daha doğru anlatabilseydim. Zamanında ve şimdi!” Sonra yürüyüp indi aşağı. Onca zaman yalanlarla da olsa ayakta kalan evlilikler, yine Hülya hanımdan gelen bu kez dürüst ama geç kalınmış bir hamleyle sona ermişti demek.
Feridun bey yeniden yatağının kenarına oturmuş, boş gözlerle yerdeki halının desenlerine bakıyordu. İçinde bir yerlerde garip bir sevinç kıvılcımı olduğunu hissediyordu.
“Aldatmamış beni hiç!” diyordu kıvılcım, “Seviyormuş demek ki!”
“Sevdiğinden mi, yoksa kendine duyduğu saygıdan mı?” dedi iç sesi yanıt olarak, “Buz gibi bir kadınla evlisin yıllardır. Evlendiğinde de öyleydi ama sen kendindeki ateşi onun yaktığını sandın. O da buz gibi eylemle senin ateşinin üzerine bir kova su dökünce, sudan çıkmış balığa döndün.”
“Ne balık ama!” diye inledi kendi kendine, “Alık demek daha doğru belki de! Kadının yaptığına bak, bir de beni denemiş! Kibrin de böylesi!” diyerek tavana kaldırdı gözlerini.
“Sen daha mı iyisini yaptın?” diye araya girdi iç ses bu sefer, “Karının canını yakmak için, kart zamparalar gibi dolandın etrafta! Üstelik gerçekte içinden gelmeyen bu saçmalıkları öyle dikkatsizce yaptın ki, sınırları karını geçti, çalışanlara ve oğluna sıçradı pisliği!”
“Hata, hatayla örtülmez derdi babam!” dedi Feridun bey kendi iç sesine, “Rahmetli yine de kırdığım fındıkları duysa, sırtımı sıvazlar, ‘Aslan oğlum!'” derdi.
“Babana mı benzedin?” dedi iç ses yine.
“En son istediğim şeydi ama galiba benzedim. Kendi zenginliğini hor gören bir aptala dönüştüm. Onun hiç değilse zenginliği ve zenginleri zorbalamak için bir nedeni vardı. Fakirlik! Benim bahanem ne?”
Dönüp kapıda duran çantaya baktı. Karısı onu aldatmamıştı ama o kendi alanında suyunu çıkarmıştı. Üstelik Hülya hanım onları buraya sürükleyen berbat bir yalan söylemiş, söylediği yalanın her şeyi daha kötüye sürüklediğini göre göre de olmalarına izin vermiş, seyretmiş ve saklamaya devam etmişti. Onu yakaladığı ilk sefer bile öfkelenip söylerdi mesela! Söylememişti, çünkü öfkelenmemişti. Öfkelenmemişti çünkü bir adamla birlikte olmayı sadece aklından geçirmiş olsa bile ya da bu sadece bir yalan olsa, yine de aslında bunu söylemeden önce Feridun beyi hayatından çoktan çıkarmıştı. Yalnız hissetmeyecek kadar çok sevgi vardı etrafında ama soğukluğu, donukluğu, ketumluğu ve eksilmeyen gururu ile bu sevgilere kendi ulaşamıyordu. Duvarları yüksek olanın kendi olduğunu göremeyecek kadar kördü Hülya hanım. Şimdi o duvarları indirmeye çalıştığında kendini daha çaresiz ve zavallı hissediyor bu da onları alıştırdığı Hülya karakterine hiç uyuşmuyordu. Belki şimdi yalan söylüyordu o zaman değil, belki şimdi bir şeyler düzelir mi diye aklına gelmişti. Bunca aldatıldıktan sonra hem de. Onu da doğrudan söylemiyordu olsa bile, ki olmadığına emindi.
“Feridun öyle de böyle de suyun ısındı senin. Bu yatağın kenarında ne düşünürsen düşün, bu evden gideceksin! Haydi koçum sallanma!” dedi ve giymek için ayırdığı kıyafetlerini giymeden önce duşa girdi, tıraş oldu, tertemiz giyindi çantasını aldı ve ağır ağır indi aşağıya. Hülya hanım salonda, Aysel hanımın yesin diye önüne koyduğu tabağı seyrediyordu eli şakağında. Kocasını giyinmiş aşağı inerken görünce, kalkacak gibi oldu ama sonra elindeki çantayı fark etti.
Feridun bey kapıya kadar yürüyüp, sonra salonun kapısına geldi, “Haydi kal sağlıcakla Hülya!” dedi ve kapıyı açıp çıktı dışarı. Etrafına bakınıp, derin bir iç çekti, bahçe kapısından da çıktıktan sonra geldiğini söylemek için arkadaşını aradı. Bir taksi çevirdi ve uzaklaştı.
Hülya hanım bir kez daha kalmıştı yerinde. İtiraf etmişti çünkü her şeyi başlatan oydu. Bu zincirin ilk halkası onun eseriydi. Kocasını geri istediği için yapmamıştı. Zaman insanı alıştırıyordu belki bir şeylere. Yine de evdeki varlığından rahatsız değildi. Şimdi o kapıdan çıkıp gidince geriye bir boşluk kalmıştı ama bunca şeyden sonra birbirine saygısını tamamen yitirmiş iki insan sağlıklı bir ilişki kuramazdı. Yine de iniyordu göz yaşları gözünden. O şimdi kapıdan çıkıp giden Feridun’a değil, yıllar önce ona sahip çıkmadığı için koptuğu ama özlediği o eski Feridun’a ağlıyordu.
Ertuğrul başka bir şey anlatmamıştı Şebnem’e ama sanki bütün sıkıntıları göle dağılıp gitmişti. Olmak istediği yerde, olmak istediği insanın yanındaydı. Anne ve babasının hikayesi geride kalmıştı zihninde. Şebnem’in yanakları bütün gün pembe pembeydi. Gamzeli tatlı gülüşü minicik yüzünü aydınlatıyordu. Ertuğrul’a hem bedenen hem de ruhen yakın olmak aklını başını çoktan almış, o da Ertuğrul gibi sabahtan önce yaşanan her şeyi gölün sularına bırakmıştı. Konuşup, gülüyorlar ve kendilerini çok mutlu hissediyorlardı. Yanlarına bir şey almadıkları için çardakta bir süre oturduktan sonra Ertuğrul acıktığını hissetti, yürüyüp geldikleri yolda bir sürü kafe görmüşlerdi.
“Haydi gidip bir şeyler atıştıralım artık, burada kuruyacağız yoksa!” dedi gülerek. Kalktı ve Şebnem’in geçmesi için yol verdi. Şebnem daha ilk adımlarını atarken avucunu, Ertuğrul’un sıcacık avucunun içinde hissettiğinde neredeyse düşüp bayılacaktı. Ertuğrul’un ise yüzünde kocaman bir gülümseme vardı, elini çekmediğine göre, o halde duyguları karşılıksız değildi. Hiç bir şey konuşmadan ama yürekleri ile bir olarak yürüdüler kafelere kadar. Pembe çiçeklerin açtığı kalp kapısından çoktan girmişti Ertuğrul içeri. El ele yürüyüp, ele ele oturdular. Hava kararıp, gölün etrafını sivrisinekler kaplamaya başlayınca da kalktılar el ele arabaya yürüdüler.
“Bu gün hayatımın en berbat başlayan ve en güzel devam eden günü oldu inan bana!” dedi Ertuğrul arabaya bindiklerinde.
“Ben de bir rüya yaşıyorum sanki!” dedi Şebnem pembe pembe.
Sitenin önüne geldiklerinde, yanaklarından öpmek için birbirlerine uzandıklarında, hafifçe dudaklarının uçları değdi birbirine, ikisinin de içini kocaman alevler sarsa da, kendilerini tuttular. Şebnem inip ona el salladı ve neredeyse ayakları yere değmiyormuşçasına yürüdü binasına. Ertuğrul onun binaya girişini gözleri ile takip ettikten sonra ayrıldı sitenin önünden ve şarkı söyleyerek eve döndü. İçeri girdiğinde ev karanlıktı ve ortalıkta kimse yoktu. Saat dokuza geldiğinden Aysel hanım çoktan çıkmış olmalıydı. Akşam misafirleri yoksa, her gün saat sekizde işini bitirip çıkardı. Annesi yoğun bir kadındı akşamları geç geldiği oluyordu, babası da kim bilir neredeydi. Evde olanlardan habersiz neşeyle ıslık çalarak odasına çıktı ve hemen eline telefonunu alıp, Şebnem’e mesaj yazmaya başladı.
Hülya hanım başının ağrısına dayanamadığı için iki uyku hapını birden içmiş, derin ama huzursuz bir uykuya dalmıştı. Ertuğrul’un neşe içinde çaldığı ıslığı duymadı bile. Ertuğrul ve Şebnem geç saate kadar mesajlaştıktan sonra, Ertuğrul ona kıyamadığından artık uyuması gerektiğini söyledi ve iyi geceler dileyip, telefonlarını bıraktılar. İkisi de gülümseyerek uykuya daldı.
Feridun beyin arkadaşı dırdırsız gecesi ismini koyduğu gece için epeyce hazırlık yapmıştı. Feridun bey olanları ona anlatmadı. Evinde kalacak kadar yakındı ama her şeyi anlatacak kadar değil.
“Boş ver dostum!” diyordu arkadaşı, “Kadınlar böyledir, biraz seni özlesin, barışırsınız. Bunca yılınız geçti beraber. Kısa ayrılıklar aşk tazeler!”
“Ya evet!” dedi Feridun bey sıkıntıyla, “Aşk tazeler değil mi?”
Arkadaşının bütün gece anlattıklarını sessizce dinledi. Sonunda arkadaşı sohbetten aradığını bulamayınca, televizyonu açtı ve birlikte bir maç izlediler. Maçtan sonra biraz da yorum dinledikten sonra ikisinin de uykusu geldiği için odalara çekildiler. Başkalarının evlerinde uyumaya alışık değildi Feridun bey, ne yaparsa yapsın sonunda hep eve dönerdi. İş gezilerinde otellerde kalırdı ama söz konusu ev olunca, odasını arıyordu. Misafir için ayrılmış yorgan ve yatağı yadırgadığı için değil de içine huzuru getiremediği için döndü durdur sabaha kadar yatağın içinde.
(devam edecek)