Şebnem heyecan içinde hazırlanırken, Ertuğrul aynı çiçekçiye uğramış bu defa daha sade ve kırmızı güllerden oluşan bir buket yaptırmıştı. O kadar heyecanlıydı ki, çiçekçi gülümsemesini katamadan edemedi bukete.
Şebnem’in sitesinin önüne geldiğinde heyecandan elleri titriyordu hâlâ. Nasıl olmuştu bilmiyordu ama işte yine burada ve mutluluk içindeydi. Güvenlik görevlisine adını söyleyip, Şebnem’i aramasını bekledi. Bir kaç saniye sonra sitenin araba girişine ait turnike kalktı yavaş yavaş, tam binanın önüne gelip durdu. Acaba yeniden arayıp geldi demesi gerekir miydi? Güvenlik söylemişti zaten de, nezaketen onun araması gerekir miydi? Daha sorusuna cevap bulamadan, Şebnem binanın kapısında göründü. Yine pembe, ona çok yakışan bir elbise giymişti, saçlarını toparlamaya fırsat bulamadığı için açık bırakmıştı bu kez ve Ertuğrul ona açık saçık daha çok yakıştığını düşünüyordu.
Neredeyse zıplayarak arabanın yanına geldi. Sanki daha iki gün önce, öfkeyle ayrıldığı adamla değil de, aşklarının en güzel yerinde, sevdiği ile buluşan küçük bir kız gibi hissediyordu.
Arabaya binince, Ertuğrul arka koltuğa uzanıp, buketi aldı ve uzattı ona. Birden bire yanakları elbisesi kadar pembe oldu Şebnem’in. Ertuğrul arkaya uzanırken burnuna dolan parfümünün teniyle karışan kokusu, kucağındaki güllerin kokusuna karışıp, dolandı hücrelerinde. Hayatında ilk defa ayak parmaklarına kadar hissediyordu bedenini.
“Bunlar çok güzel” dedi burnunu güllere değdirerek.
Ertuğrul bir klişeden kaçınamadı, “Senin kadar değiller! Keşke pembe güller bulmuş olsaydım!”
Şebnem gülümsedi pespembe “Teşekkürler!” dedi nazikçe ama kalbi çıkıp gitmişti çoktan bedeninden ve Ertuğrul’un kalbine dokunmuştu yavaşça.
“Bu günü bana ayırdığın için teşekkür ederim” dedi Ertuğrul, “Gerçekten çok ihtiyacım vardı!”
Tüm bu romantizmin içinde, “Tabi ne bilsin annesi geldi ikna etti seni!” dedi, “Hiç de bile!” dedi Şebnem yüksek sesle ama fark etmedi.
“Anlamadım?” dedi Ertuğrul şaşkınlıkla.
“Yani gayet iyi görünüyorsun, bir desteğe ihtiyacın var gibi değil!” dedi ama o kadar saçma buldu ki söylediği sözleri, bakışlarını güllerden hiç kaldırmadı.
Onun şaşkınlığına alışan Ertuğrul gülümsedi bu kez, “Vardı ama şimdi yok! Harikayım! Haydi gidip günü yaşayalım!” dedikten sonra çalıştırdı arabayı, yol boyunca radyoda çalan şarkılar öyle güzel denk geldi ki, ikisi de konuşmaktan çok gülümseyerek dinlemeyi seçtiler.
Gölbaşı’nda Atatürk Sahil Parkı’nın yakınlarına park etti Ertuğrul. Hemen inip Şebnem’in kapısını açınca, Şebnem gülleri yanına mı alsa, arabada mı bıraksa karar veremeyince, “Arabada beklesinler, nasılsa sen varsın!” dedi Ertuğrul. Bir barışma değil de, kavuşma yaşıyorlardı ikisi de. Birlikte sahil parkına doğru yürüdüler. Burası, Ankara’nın bozkırında, Mogan gölünün hemen kenarında kafelerle bezenmiş, deniz kenarından bir farkı olmayan bir yürüyüş yoluydu.
“Önce biraz yürüyelim mi?” dedi Ertuğrul.
Daha önce buraya hiç gelmemiş olan Şebnem hayran hayran göle bakıyordu. Gölde yüzen ördekler, bulutların durgun göle düşen gölgesi bir masal diyarı gibiydi. O kadar beğenmişti ki, içindeki heyecan derin bir romantizme dönüştü. Manzaraya bakarak, sessizce ama çok yakın yürümeye başladılar.
“Ne güzel yermiş burası!” dedi Şebnem, “Daha önce hiç gelmemiştim!”
“Beğeneceğini tahmin ettim, sakin ve huzurlu şimdi. Hafta sonu çok kalabalık oluyor!”
“Ankara’da deniz yok diye üzülmeyeceğim, bir plajı yok!”
“Belki yakında yaparlar, Eskişehir’de bir plaj yaptılar biliyor musun?” diyen Ertuğrul’un cümlesi ile denizden, tatilden, şehirlerden bahsederek parkın sonuna kadar yürüdüler.
Elleri ara ara birbirine değiyor, ikisi de sanki farkında değilmiş gibi devam ediyorlardı. Parkın sonundaki çardaklardan boş olan bir tanesine yan yana oturdular. Şebnem, Hülya hanımla konuştuklarını orada hatırladı yeniden.
“Neden ihtiyacım vardı dedin ilk geldiğinde. Bir şey mi oldu?” dedi meraksız görünmeye çalışarak.
“Öyle çok şey oldu ki, şimdi günü bunlarla karartmak istemiyorum.”
“Bence burası konuşmak için harika bir yer, sessiz ve huzurlu!”
“Dinlemek istediğine emin misin?” dedi Ertuğrul, anlatmaya ve rahatlamaya öyle hazırdı ki aslında.
“Elbette!” dedi Şebnem, “Neden olmasın, birbirimiz hakkında en olmadık şeyleri biliyoruz aslında düşünürsen!”
Gülümsedi Ertuğrul, ilk tanıştıkları andan beri iki insanın yaşamaması gereken ne varsa yaşamışlardı beraber.
“Burada seni öldüreceğimden korkmuyor musun?” dedi gülerek, “Göle atabilirim mesela seni!” diyerek hafifçe omuzlarından tutar gibi yaptı ve bunu yaparken yan yana oturduklarından bir kolu Şebnem’in omuzundan diğer yanına uzandı. Kendiliğinden gelişen bu an, Şebnem’in tüm romantizmini tetiklediği için bir an başı onun omzuna doğru kaydı ama sonra toparladı. Ertuğrul çekmedi kolunu geri. Şimdi ona bakarken daha yakınında duruyordu.
“Hayır!” dedi Şebnem gülerek, “Sanırım yapmazsın, bu kadar kolay bir lokmayı, kedinin fare ile oynadığı gibi oynayarak öldürmek istemiyorsan, biraz daha ömrüm var demektir!”
“Asla!” dedi Ertuğrul, “Asla sana zarar verecek bir şey yapmam! Yani yaptıklarım çok kötü biliyorum ama amacım bu değildi!”
“Boş ver!” dedi Şebnem, kafasını her çevirdiğinde yüzü onun yüzüne yaklaştığı için kucağına koyduğu kendi ellerine bakmayı tercih ediyordu, “Anlatmayacak mısın?” derken refleks olarak döndü Ertuğrul’un yüzüne, gözlerinin arkasını görecek kadar yakın hissetti o an. İkisi de bir kaç saniye kilitlendiler, Ertuğrul onun hemen arkasında duran kolunun parmaklarını omzunda gezdirmemek için zor tuttu kendini.
“Babamla konuştum sonunda!” dedi iç çekerek, şimdi o da başını göle çevirmişti, “Seninle olanlardan sonra, ona artık bu işlerde olmak istemediğimi, bunun çok büyük bir hata olduğunu söylemek için başladım söze ama duyduklarım beni allak bullak etti.”
“Neden?” dedi Şebnem, şimdi ona bakıyordu, Ertuğrul’un yüzü diğer yana dönük olduğundan daha rahat hissediyordu kendini.
Bir rüzgar esip geçti ikisini, Ertuğrul konuşmadı bir süre, gözlerini kısıp, bulutların göle düşen gölgesine baktı. Yüzü değişti, ciddileşti.
“Sence iki insan ne sebepten olursa olsun, birlikte ortak bir yaşam sürdüremeyeceklerini hissediyorlarsa, bir şeyleri bahane edip bir arada kalmalılar mı? Yani evliyken demek istiyorum!”
“Annenle babanı mı kastediyorsun?”
“Herkes için söylüyorum!”
“Baban anneni aldattığı için mi?”
“Hayır ikisi de başkaları ile olabildikleri ve buna karşılıklı katlandıkları için!”
Şebnem hikayenin aslının böyle olmadığını biliyordu ama şimdi söyleyemezdi. Yine de Hülya hanımın söylediği “Sana güveniyor!” sözünü hatırlayınca içi sımsıcak oldu yine. Güveniyordu gerçekten demek.
“Çok geçerli bir nedenleri olmalı, baban mı söyledi?”
“Evet, yıllardır çizdikleri mutlu aile tablosu sadece oyundan ibaretmiş. Düşünsene anılarımın her biri çok güzel onlarla birlikteyken. Huzur ve sevgi dolu bir ailede, sevgiyle büyüdüm ben. Varlıklı olmamızdan çok daha önemli bir şeydi bu benim için.”
“Bunun değiştiğini nereden çıkardın!”
“Rol yapıyorlarmış!”
“İyi ama birbirlerine yapıyorlarmış sana değil ki, yani tamam sana da yapıyorlarmış da, sana olan duygularında rol yaptıklarını nereden çıkardın?”
Ertuğrul dönüp, şüpheyle baktı Şebnem’in yüzüne, “Beni gerçekten seviyorlar diye mi yani?”
“Elbette, sen onları mutlu san istemişler demek ki, bunda yanlış bir şey yok ki, seni sevdiklerinden birbirlerine katlanmışlar demek, sorun her neyse! Bu da seni ne kadar sevdiklerini ve dediğin gibi ortak paydaları kalmamış bile olsa, senin en büyük payda olup, onları bir arada tutacak kadar büyük bir güç olduğunu göstermez mi?”
“Gösterir mi?”
“Tabi ki gösterir! Neden boşanmamışlar ki sence? Dağılmış bir ailede büyüyebilirdin. İkisi başkaları ile başka hayatlar kurar, iki evin, cici annelerin ve cici babaların olurdu. Bunu mu yapsınlar isterdin!”
“Ah! Kesinlikle hayır!” dedi Ertuğrul yüzünü ekşiterek.
“Gördün mü? Senin için en doğrusunu yapmışlar, senin seçeceğin şekilde hem de! Senin için!”
“Ne tuhaf bir kızsın sen?” dedi Ertuğrul gülümseyerek.
(devam edecek)