Şansa bak – Bölüm 24

Şebnem’in kafası Hülya hanımın anlattıkları ile doluydu, zihnine milyonlarca düşünce hücum etmişti bir anda. Onu yargılasa mı, acısa mı, takdir mi etse hiç bilmiyordu. Bir insan yıllarca kendi ürettiği bir yalanlar mahvolmuş bir hayatı nasıl bir motivasyonla sürdürebilirdi. Anne olmak buna yeter miydi tek başına? Üstelik bu yalan yıllarca iki insanın arasında sır kaldığı gibi o iki insan tarafından da bambaşka boyutlarda yaşanmış sırlar, sırları doğurmuştu. Yine kendi ailesine kaydı aklı, sabah televizyon programlarında gösterilen tuhaf ilişkileri içeren programları seyrederdi annesi. Arada bir o da seyrediyordu. İnsanların kendileri için seçtikleri yaşamları, bunları haklı görüşleri ve devam etmekte olan ısrarları anlaşılmazdı. Hülya hanımın durumu ise bambaşka bir konuydu. Kapının arkasında düşüncelerle dolu bir süre daha durduktan sonra dönüp çiçeklere baktı. Ah bu çiçeklerin her bir yaprağı şifa olsa da, son bir kaç günde Ertuğrul’un ruhunda ve kalbinde açılan yaraları iyileştirseydi keşke. Ona güveniyor muydu gerçekten annesinin söylediği gibi. Kalbi sıcacık bir sevgiyle doldu.

“O bana yardım etti, şimdi sıra bende!” dedi kendi kendine, “O sana kendi yarattığı bir durumu toparlamak için yardım etti ve sonra seni kandırdı!” dedi iç sesi. Kaşları çatıldı hemen. Gidip kanepeye oturdu, gözleri çiçeklerde ne yapacağını düşündü. Hülya hanıma “Tamam!” demişti az önce, kalbi yeniden sıcacık bir sevgiyle doldu.

“Düşünmeye gerek yok!” dedi sonra, telefonu eline aldı ve ne söyleyeceğini düşünemeden Ertuğrul’u aramaya karar verdi. Kendini tanıyordu düşünürse asla yapamazdı.

“Pişman olabilirsin! Bu senin meselen değil!” dedi iç sesi yine.

“Ona yardım edeceğim!” diyerek bastırdı iç sesini, “Bunu istiyorum!”

Ertuğrul kalkıp duşa girmişti, sanki dünyanın bütün suları ile de yıkansa, içindeki sıkıntıyı atamayacak gibi hissediyordu. Her şey nasıl bu kadar kısa sürede mahvolmuştu. Ailesi, duyguları, düşünceler hepsi karmakarışık bir hâl almıştı. Telefon çalınca, şirketten aradıklarını düşündü açmak istemedi. Bir süre gerçekten kimseyle konuşmak ya da görüşmek istemiyordu ki buna ailesi de dahildi. Belki de kısa bir seyahate çıkmalıydı. Herkesten ve her şeyden uzak bir sakinlikte kalmak ona iyi gelebilirdi ama yaşananları çözer miydi? Nasıl, neyi çözecekti?

“Dağılma!” dedi kendine, duşu kapatmadan havluya sarınıp yakınına bıraktığı telefona uzandı. Şebnem’in adını görünce, hızla açtı.

“Merhaba!” dedi Şebnem, sesini neşeli ve rahat yapmaya çalışıyordu.

“Merhaba!” dedi Ertuğrul da şaşkın bir sesle.

“Ben şey için aradım. Çiçekler için!”

“Beğendin mi?”

“Bayıldım, harikalar!”

“Biliyorum sana yaşattıklarım için özür değil ama?”

Şebnem bir kaç saniye sessiz kaldı, kendi aklını da şimdi oraya kaydırmak istemiyordu, “Ben, yani ben, belki biraz sert tepki vermiş olabilirim.”

“Hayır sen sonuna kadar çok haklısın, bütün suç benim!”

“Olan oldu. Suçlu arayarak çözebileceğimizi sanmıyorum!” dedi Şebnem.

“Beni affediyor musun yani?”

“Unutalım!” dedi yutkunarak, “Sanırım, en iyisi bu!”

“Unutalım derken? Yani biz, biz görüşmeyecek miyiz artık!”

“Bu gün izinliyim ben aslında!” dedi Şebnem, konuyu oradan mümkün olduğunca uzak tutmak istiyordu şimdi.

“Sahi mi? Ben de hiç şirkete gitmek istemiyorum aslında!”

“Evet, benim için de öyle bir gün işte!” dedi Şebnem ne diyeceğini bilemediği için, buluşalım diyemezdi kendiliğinden.

“Biraz vakit geçirebiliriz belki!” dedi Ertuğrul, sesine bir coşku gelmişti yeniden, bir şeylerin yolunda gittiğini hissetmenin mutluluğuydu bu.

“Tabi, neden olmasın!” dedi Şebnem ve Ertuğrul bir saat sonra gelip onu alabileceğini söyleyince de kabul etti ve kapattılar.

“Şimdi sen yalancı olmadın mı?” dedi iç sesi, “Ona bu gün neden işte olmadığını, annesinin gelip senden yardım istediğini söylemeden, kendiliğinden onu aramışsın gibi mi yapacaksın? Neden onu suçladın o zaman?”

“Ben suçlamadım, yani suçladım ama!” dedi yüksek sesle, “Başladın değil mi pişman olmaya!” diye diretti iç sesi bu sefer.

Öyle mi olmuştu sahiden? Hayır olmamıştı, onun sesini yeniden duymak, onunla yeniden vakit geçireceğini bilmek için heyecanlanmıştı tam tersi.

“O da böyle hissetti demek ki? O yüzden sakladı olanları! Bak gördün mü onu anlamış oldum aslında!” dedi iç sesine, cevap gelmedi bu kez. Hemen odasına gidip hazırlanması gerektiğini düşündü ve neşeyle banyoya gitti önce ama tam banyo kapısında, altını yakıp bıraktığı çay aklına gelince koşar adımlarla mutfağa gidip çaydanlığın altını kapattı. Daha önce bir kaç kez yakmışlığı vardı çaydanlığı neyse ki su tamamen eksilmemişti henüz.

Ertuğrul, telefonu bırakıp, bir süre buharlanmış aynada kendine baktı.

“Teşekkürler!” dedi içinden, “Allahım çok teşekkürler! Tam da şimdi bundan iyisi olamazdı!”

Resul bey, Hülya hanım yeniden arabaya döndüğünde gözlerindeki kızarıklıktan ağladığını anladı ama bir şey diyemedi. Eve gitmek istediğini söyleyince sessizce sürdü arabayı ama aynadan Hülya hanımın dışarı bakarak göz yaşlarını saklamaya çalıştığını fark etti. Kocası onu aldattığı için ağlıyordu muhakkak zavallı kadın, kolay değildi böyle bir şeyle yüzleşmek ama bu kızın konuyla ne ilgisi vardı acaba?

Feridun bey zaten uyuyamamış, düşünceli düşünceli yatağında oturuyordu. Aysel hanımın hazırladıklarının kokusu oraya kadar gelmişti ama ne odadan çıkası, ne aşağı inesi vardı. Ertuğrul’a her şeyi anlatmış olmak içini çok huzursuz ediyordu. Karısı haklıydı, o güne kadar evlatlarının mutluluğu ile ilgili gösterdikleri tüm çabayı çöpe atmıştı. Hülya hanıma yıllardır dinmeyen öfkesi yüzünden saçma sapan şeyler yapıyordu. Bu evde kendini parayla satın alınmış bir köle gibi hissediyordu çoğu zaman ve gurursuzca da kalmaya devam ediyordu. Bunu parasız, mevkisiz kalma korkusu ile yapmıyordu. Karısına inat yapıyordu üstelik. Bir şekilde beni böyle kolay harcayamazsın demeye çalışıyordu. Senin de katlanman gerekenler var! Karaktersiz bir adama dönüştürmüştü onu hazımsızlığı. Hülya hanımın ona bir türlü git demeyişi bile gururunu kırıyordu ama belki de kırıla kırıla bir gururu da kalmamıştı artık. Oğlunun başına gelmesine neden olduğunu olaylar yüzünden kendinden nefret ediyordu şimdi. Gitmesi gerekiyordu. Kendinden gidebilse onu da yapacaktı ama o sonraki konuydu. Şimdi bu evden, karısından, zarar vermeye başladığı oğlundan uzaklara gitmesi gerekiyor ve kaybettiği öz saygısını kazanması gerekiyordu önce. Hülya hanım, bu yaptıklarının hesabını soracaktı ona, bir de bunun olmasına izin vermek gerçekten kendine vuracağı son darbe olurdu herhalde. Peki ya oğlu ne düşünecekti o gidince, karaktersiz ve korkak babası, herkesin hayatını mahvettikten sonra kaçıp kendini kurtarmış olacaktı.

“Hakkettin sen bunu!” diyerek yatağa vurdu sertçe, “Tiksiniyorum senden Feridun! Hırsın yüzünden kendini dönüştürdüğün bu adamdan tiksiniyorum ve şimdi seninle beraber herkes tiksiniyor!”

Koridorda Ertuğrul’un ayak sesleri duyuldu. Kalkıp ona bir şeyler söylemek istedi ama yapamazdı. Ne diyecekti? Pişkin pişkin anlatmıştı her şeyi, aslında ben de hırslı bir adamım annenin söyledikleri ve yaptıkları yüzünden yıllardır kendime bu işkenceyi sırf hırsımdan çektiriyorum mu diyecekti. Hep iyi bir baba olmaya çalışmıştı. Oğlunu çok seviyordu gerçekten. Onun için de kalmıştı elbette, ilk başta kalarak gururunu ayaklar altına alma nedeni oydu ama zamanla hazımsızlık denilen karanlık benliğini sarıp yok etmişti. Sadece benliğini değil gözünü de kör etmiş olmalıydı ki, karısının canını yakma uğruna oğluna bile zarar vermeye başlamıştı artık.

“Aysel hanım ben çıkıyorum!” diyen sesi duyuldu Ertuğrul’un aşağıdan. Çocukluğundan beri Ertuğrul’u oğlu gibi seven Aysel hanım koşturarak çıktı mutfaktan, “Kahvaltı ne olacak?”

“Aç değilim!” diye yanıtladı Ertuğrul ve arkasından kapının kapanma sesi duyuldu.

Şu kadın bile bizden iyi ebeveynlik ediyor oğlumuza diye geçirdi aklından ve sıkıntıyla sırtını yatağın başına vurdu. Dolabını toparlamıştı biraz, “Ne yapacaksın ki bunları! Neyi hakkediyorsun, hepsini karının parası ile aldın?” diye azarladı kendini. Oysa yıllardır canla başla çalışıyordu şirkette, başarılı bir iş adamıydı herkesin gözünde. Peki ya içeride kimdi? Aşağılık, berbat, hırslı, karanlık bir pislik.

(devam edecek)

Yorum bırakın