Biraz sonra kapı çalınınca güvenliğe istemediğini söylemesine rağmen Ertuğrul’un gelmiş olabileceği hissiyle paniğe kapıldı Şebnem. Bu paniğin altında iki neden vardı. Güvenliğe rağmen kapıdan geçip gelebilmesi, onu darmadağın ve bakımsız ev haliyle görmesi.
Kapının deliğinden bakınca, sitenin işlerine bakan adamı görünce derin bir oh çekerek, kapıyı araladı.
“Abla bunları size yolladılar!” diyerek aşağı sarkıttığı buketi kaldırarak Şebnem’in burnuna doğru uzattı adam.
Buketin pembeliği ve kokusu içine doldu bir anda Şebnem’in, adamın elinden çiçeği alıp, teşekkür etti ve hiç düşünmeden kapıyı kapatarak, kucağında buketle girişteki aynada kendi görüntüsüne baktı. Pembe pijamaları ve pembe çiçek buketi ile kendine gülümsüyordu. Hayatında hiç çiçek almamıştı ve bu gördüğü en güzel ama en güzel buketti. Evde bu çiçekleri ölmeden koruyabileceği bir şey var mıydı acaba? Bukete sımsıkı sarılmış halde salona geldi, sanki ilk kez görüyormuş gibi etrafına baktı ama hiç vazosu yoktu ki. Sanki kovalayan varmış gibi yine buketi bırakmadan koşarak mutfağa gitti masanın üzerindeki sürahinin suyunu biraz döküp çiçeği içine yerleştirecekti ama pembe çiçeklerin dışında sarılan pembe kumaş ve pembe kurdele o kadar güzeldi ki bozmaya kıyamadı. Böyle mi kalsaydı acaba? Sonra aceleyle bozmamaya çalışarak kurdele ve kumaşı açtı, çiçekleri sürahiye yerleştirip, kumaşı sürahinin üzerine sarıp, kurdeleyle de bağladı. Çok güzel olmuştu, bozulacak bir şey tutuyormuş gibi dikkatlice getirip, salondaki sehpanın ortasına yerleştirdi. Salonundaki koltukların pembe kırlentleri ile harika bir uyum oluşmuştu. Gülümseyerek buketi bir süre seyrettikten sonra, bukete dönüp “Sen çok güzelsin ama seni yollayan adam değil!” diye dert yandı, “O başka, sen başka, iyi ki geldin!”
Arkasına yaslanıp, gözü çiçekte gülümsemeye devam etti. Bunlar özür çiçekleriydi ama nedense aşk kokuyorlardı Şebnem’e.
“Kabul et, çok nazik bir adam bu! Her zaman karşına çıkacak türden biri değil!” dedi zihni
“Orası kesin!” diye başını salladı Şebnem ama onun kastettiği başına gelenlerle ilgiliydi. Ne olursa olsun, çiçekler keyfini yerini getirmişti.
Ertuğrul, sürekli saatine bakıp, çiçeklerin Şebnem’e ulaşma vaktini hesaplamaya çalışıyordu. Yarım saat geçmesine rağmen dönüş olmayınca yine aramayı düşündü. Sonra “Git önce kendi işini hallet, sonra kızın karşısına çıkmayı düşün!” diye söylendi, “Tekrarlama potansiyelin olan bir şey için özür dilenir mi?”
Arabayı kararlılıkla çalıştırıp eve döndü. Feridun bey katıldığı toplantıdan sonra, şirkete dönmeyip eve geri gelmişti. Bir gece önce, felaketin eşiğinden döndüğünden, karısının gözünün önünde durmanın, karısının da onun gözünün önünde durmasının daha doğru bir eylem olduğunu düşünüyordu. Ancak gittiğinde Hülya hanım evde değildi. Sevim hanım ve kocası o günü de şehirde geçireceklerinden onlarla buluşmaya gitmişti.
Ertuğrul eve girdiğinde, Aysel hanım evde sadece babasının olduğunu söyleyince, salonda televizyon seyreden babasının yanına gitti doğrudan ve içeri “Konuşmalıyız!” diyerek girdi.
Dünü atlattıktan sonra ortada bir sorun olacağını düşünmeyen Feridun bey, Ertuğrul’un şirketle ilgili bir meseleden bahsedeceğini düşünmüştü.
“Gel otur evlat, konuşalım!” dedi gülümseyerek.
Ertuğrul oturmadan babasının karşısına dikildi ve doğrudan konuşmaya başladı.
“Annemle boşanmanızı istiyorum!” diyerek girdi doğrudan söze, Feridun beyin gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Buna sen karar veremezsin!” dedi ciddi bir sesle.
“Senin yüzünden kaç tane masum insanın hayatı etkilendi. Ayrıca ben bir evlat olarak, annemi ve ailemizi böyle bir duruma düşürmeni hoşgörü ile karşılayamam. Olanları ya sen anneme anlatırsın ya da ben anlatırım!”
“O kız yüzünden değil mi bu tafran!” dedi Feridun bey, “Ona bu kadar yakın olana kadar hiç bir şikayetin yoktu hatta ailemizi koruduğunu düşünüyordun!”
“Ailemizi senden korumanın daha doğru olduğuna karar verdim baba! O kız yüzünden evet gözümü açtı çünkü!”
“Sence annen benim yaptıklarımdan habersiz mi?” dedi Feridun bey pişkin pişkin.
“Dalga mı geçiyorsun sen benimle, annem bunları bilse sana neden katlansın. Ayrıca biliyor olsa ne diye bu kadar ört bas etmeye çalışıyorsun!”
“Etrafa rezil olmamak için!”
“Ne?”
“Annenle bunu konuşuyor değiliz elbette ama o benim kaçamaklarımı zaten biliyor, bilmemesi mümkün değil. Çünkü şirket ve bu evdeki çalışanlar da dahil, her yanımız onun ajanları ile dolu!”
“Sen annemin yaptıklarına bilerek ve isteyerek göz yumduğunu mu söylüyorsun yani?”
“Elbette! Başka ne olabilir ki?”
“Bu nasıl bir pişkinlik baba! Sana inanamıyorum! Beni kandırıyor muydun yani?”
“Karı koca arasındaki bazı özel şeyler evlatlara anlatılmaz!” dedi Feridun bey.
“Eğer evlatları bir pisliğe bulaştırıyor ve evlatlar da bundan rahatsız oluyorsa anlatılır. O yüzden anlatsan iyi olur!”
“Önce otur, şu ceketini çıkar! Burası bir mahkeme salonu değil!”
Ertuğrul sıkıntıyla çıkardı ceketini ve koltuğun koluna bıraktıktan sonra oturdu. Ellerini iki yana açıp, “Anlat bakalım!” der gibi baktı babasına.
“Bak evlat!” dedi Feridun bey yeniden, “Biz annenle karı koca hayatı yaşamayalı uzun yıllar oluyor. Artık kocaman adamsın, bazı şeylerin zorla olmayacağını anlarsın. Yani ben değil, annen de istemediği için.”
Ertuğrul anne ve babası hakkında duymak isteyeceği en son şeyleri dinleyeceğini anladığı için yüzünü buruşturdu.
“Sen sordun!” dedi Feridun bey, “Aslına bakarsan her şeyi annen başlattı. Bir gün bana gelip, birine karşı duygusal bir şeyler hissettiğini sandığını söyledi. Bir şey yaşamıyorlardı ama annen adamdan hoşlanmıştı.”
Ertuğrul’un aklından babasının kendini kurtarmak için yalanlar uydurduğu geçiyordu ama bakalım nereye kadar gidecek diye sonuna kadar dinlemeye karar verdi.
“Bana bunu söylemesi gerektiğine karar verdiğini söyledi. Aslına bakarsan o sıralar benim de beğendiğim bir kaç kişi vardı. Sen o sıralar henüz ergenlik çağındaydın. Boşanmanın seni olumsuz etkileyebileceğini konuştuk.”
“Şaka mı bunlar?”
“Hayır değil! Anlatıyorum işte, öyle kolayca verilmiş kararlar olmadı sonrasında yaşananlar elbette, günlerce konuştuk. İkimizin de birbirimize karşı duygular körelmiş ve geriye saygımız kalmıştı. Bu konuşma o saygıyı da elimizden almanın eşiğine getirdi bizi. Annenin birden bire gelip de başkasından hoşlandığını söylemesini büyük bir olgunlukla karşıladığımı düşünmüyorsun herhalde.”
“Tabi sen süpersin çünkü!” dedi Ertuğrul gerilmeye başlamıştı.
“Ben anneni aldatmıyorum evlat, bu bir anlaşma hikayeyi dinlemeye niyetin yoksa en azından bunu aklına sok!”
Ertuğrul oturduğu koltuktan kalkıp, saçlarını karıştırarak dolanmaya başladı.
“Yani siz aranızda herkesin istediğini yapması için bir anlaşma mı yaptınız?”
“Tam olarak, tek şartı bunu ikimizden başka kimsenin bilmemesiydi!”
“Ama sen bunu beceremedin!”
“Doğru!”
“Annemin de mi yani?”
“Bilmiyorum onun adına konuşamam! Böyle şeyleri de oturup konuştuğumuzu düşünmüyorsun herhalde değil mi?”
“İyi ama neden? Neden devam ediyorsunuz? Ayrılın herkes istediği hayatı yaşasın! Ben koskoca bir adam oldum artık, ben bahane edemezsiniz!”
“Bir şikayetimiz yokken niye boşanalım. Evlilik iki insanın ortak paydada buluşması değil mi? Biz de buluştuk işte!”
“Gerçekten aklım almıyor! Ne yaşanıyormuş bu evde böyle!”
“Ertuğrul bak evlilik kurumu çok saygıdeğer bir kurumdur.”
“Saçmalama artık istersen!” diye çıktı Ertuğrul’un ağzından öfkeyle, “Bunu söyleyecek en son insan sensin!”
“Biz sadece kağıt üzerinde evliyiz, annenle dostluğumuz, anne babalığımız aynen devam ediyor. Birbirimize zarar ve sana zarar vermiyoruz. Yani benim beceriksizliğime kadar vermiyorduk en azından. Bu bizim ortak kararımız ve sen dahil kimseyi ilgilendirmez. Sen bilmek istediğin için öğrendin!”
“Öğrenmez olaydım!” diyerek ceketini kaptığı gibi evden çıktı Ertuğrul. Bunlar kesin babasının yalanlarıydı. Annesine söyleyeceğini bile bile bu yalanları atar mıydı?
“Yok artık!” dedi Ertuğrul, “Birbirlerine, tövbe tövbe!”
(devam edecek)