Feridun bey, karısının doğum gününde olanları da kendince kazasız belasız atlatmanın verdiği rahatlıkla sabah erkenden şirkete gitmişti. Ertuğrul bütün gece hayatında olan her şeyi düşünüp taşındığından ancak sabaha doğru sızıp kaldığından kalkamamıştı. Akşam olanlardan sonra sabahta odasından çıkamayan oğlunu merak eden Hülya hanım, saat dokuz buçuğa kadar bekledikten sonra dayanamayıp, yukarı çıktı. Kapıyı hafifçe tıklattı, içeriden ses gelmeyince de yavaşça açıp başını içeri uzattı. Ertuğrul akşam ki kıyafetleri ile yatağı bile açmadan öylece sızıp kalmıştı. Yanına gidip elini alnına dokundurdu.
“Allah Allah hasta mı bu çocuk?” dedi kendi kendine, akşam da Şebnem’in hasta olduğunu sandığı için bulaşıcı bir hastalık olup olmayacağını düşündü.
Ertuğrul odasındaki tıkırtıyı duyunca gözlerini hafifçe aralamıştı, annesini baş ucunda görünce gülümseye çalıştı.
“Oğlum niye böyle yattın kaldın sen? Bir yerin ağrıyor mu?”
“Sızıp kalmışım, yorgunluktan diyerek” doğruldu Ertuğrul
“Siz ikiniz beraber bir yerden mikrop mu aldınız acaba? Akşam kızcağız fenalaştı, bu gün sen?”
“Yok anne ya Şebnem hasta değil, ben de değilim merak etme!”
“Bak Ertuğrul” dedi Hülya hanım, yatağın kenarına otururken, “Sen benin bu dünyadaki en değerli varlığımsın. Bir sıkıntın derdin varsa, seni yargılamadan dinleyecek tek kişi de benim biliyorsun!”
“Biliyorum!” dedi Ertuğrul sevgiyle ama annesine babasının pis işlerine ortak olduğunu nasıl söylesindi şimdi. Ne kadar pişman olduğunu da, “Ben bir duşa gireyim bir şeyim kalmaz!” diyerek kalktı annesinin yanından. Hülya hanım da, ona sıcak bir çorba hazırlatmak için Aysel hanımla konuşmaya aşağı indi. Ya bir derdi vardı bu çocuğun, ya da hastaydı.
Annesi odadan çıkar çıkmaz Şebnemden bir haber var mı diye telefonuna baktı. Yoktu tabi, ne yazacaktı kız.
“Dün beni darmadağın ettin ama olsun ben yine de sen merak edersin diye iyi olduğumu haber vereyim mi?” diyecekti.
Babası gibi olmamak için yıllarca kendi kendine sözler verirken, babasından beş beter tuhaf bir adam olmuştu şimdi. Sabaha kadar kendi kendiyle konuşup, sonra bu konuşmaların kendiyle değil de aslında babasıyla içeride sürüp gelen bir kavga olduğunu fark etmişti acıyla. O yüzden daha fazla beklemeden bu gün onunla konuşacaktı. Ne annesi, ne de o böyle bir yaşamı hak etmiyordu. Boşansınlar herkes ne hâli varsa görsündü, ne biçim bir karakterdi bu. Daha da doğrusu ne karaktersiz bir adamdı babası. İnsan babasını seviyordu elbette, Feridun bey oğlu büyürken, süper bir baba olmasa da, elinden geleni yapmıştı. Babasını sevmemek için hiç bir nedeni olmamıştı geçmişte. Zaten bu olanları anlayacak yaşta da olmadığından, mutlu bir aile tablosunun içinde yaşamış durmuştu. Annesi de mutlu görünüyordu her zaman, göründüğü kadar mutlu muydu sahiden?
Şebneme ulaşıp, ona kendini anlatmanın da bir yolunu bulmak istiyordu. Babası ile konuşmak umurunda değildi ama onunla nasıl konuşması gerektiğini hiç bilmiyordu.
Annesi bir kez daha gelmeden toparlanmak için duşa girdi. Suyu sıcağa çevirmeden, bir kaç saniye bekledi altında.
Giyinip aşağı indiğinde, annesinin Aysel hanıma yaptırdığı tavuk çorbasının kokusu evi sarmıştı. Çocukluğundan beri şifa çorbası diye annesinin ona yaptığı şehriyeli tavuk çorbasını gerçekten severdi. Aysel hanımın da eli annesinin gibi lezzetli, olduğundan Hülya hanım artık mutfak işine karışmıyordu. Çorbayı içmeden çıkmasının mümkün olmayacağını bildiği için arka verandada kahvesini içen annesinin yanına gitti. Yarım saat sonra önüne konan sıcak çorbayı içip, annesini iyi olduğuna ikna ettikten sonra kararlı bir şekilde şirkete gitti. Annesi varken babası ile evde konuşması zaten mümkün olmadığından, şirkette konuşmak daha çok işine gelirdi. Ancak umduğu gibi olmadı. Babası öğlen yemeğine erken çıkmış, oradan da bir toplantıya katılacağını söylemişti. Sekreterin ajandasından babasının gittiği toplantının kaydını kontrol etti. Gerçekten bir toplantı vardı.
Şebnem, ofis arkadaşının verdiği çubuk krakerlerden bir kaç tane yiyince, az da olsa toparlanmış hissetti. Mesai biter bitmez de, hiç oyalanmadan hemen evine gitti. O kadar yorgundu ki kendine bir şey hazırlayacak hali bile kalmamıştı. Açlıktan iyice halsiz düşmemek için dolaptaki bir kaç parça peynirle, karpuz yedi zorla. Zaten midesi bir şey almıyordu. Kafası hâlâ kazan gibiydi. Kendini kanepeye düşer gibi bırakıp, televizyon kumandasını eline aldı ama açası gelmediği için vazgeçti.
“Ne yaşıyorsun sen?” dedi yüksek sesle kendine. Ağlama hissi neyse ki geçmişti. Başını geriye atıp tavana baktı doğrudan. İçinde dün hissettiği korkudan eser yoktu, “Ona inanıyor musun demek bu?” diye sordu yüksek sesle ama kendine cevap vermedi. Aralarında bir ilişki yaşanmamıştı, sadece iki arkadaş olmuşlardı. Pişmanlık duyacağı bir şey yapmamıştı, kalbini kolayca açmış ve kaptırmış olması bir hata değildi belki ama sonuçları vardı. Kandırılmışlık hissini hazmedemediğini biliyordu. Sonra düşünecek hâli bile olmadığına karar verip, kanepeye yatar vaziyette deyim yerindeyse devrildi ve anında derin bir uykuya daldı.
Ertuğrul babası ile konuşamamış olmanın ve Şebnem’e ulaşma isteğini bastırmaya çalışmanın huzursuzluğunu yaşıyordu. Annesi üç kere aramış, sonunda oğlunun bunalmaya başladığını anlayınca aramayı bırakmıştı. Akşam doğruca eve gidip, fırsat bulursa babasına bir şeyler söyleme kararıyla şirketten çıktı ama aklı onu yine Şebnem’in evinin önüne getirdi. Bir süre kararsız şekilde oturduktan sonra indi, sitenin girişine doğru yürürken, ani bir kararla geri döndü ve arabaya binip, en yakın çiçekçiye gitti. Çiçeklerin özürlere eşlik etmesini istemek onlara haksızlıktı ama aklına başka bir şey gelmediği için, pembe sevdiğini çoktan anladığı Şebnem için mümkün olan tüm pembe çiçeklerden harika bir buket yaptırdı. Aslında kendi götürmek yerine çiçekçi ile de yollayabilirdi, üzerine de bir not yazardı ama yeterli değildi. Kendi bir konuşma yapmalıydı. Çiçeği kucakladığı gibi yeniden arabaya bindi ve yine arabayı sitenin dışında bıraktı.
Güvenlik elinde kocaman çiçekle gelen genç adamı gülümseyerek karşıladı. Gideceği kapı numarasını söyleyince, yanındaki telefonu kaldırıp, Şebnem’in dairesini aradı. Daha yeni uykuya dalmış olan Şebnem, sıçrayarak fırladı. Bu evine kimse gelip gitmediği için sitenin otomasyonuna bağlı telefonun sesine alışık değildi. Sesin kapı otomatının yanındaki telefonun yanından geldiğini fark edince, sendeleyerek yürüyüp, ahizeyi kaldırdı.
“Ertuğrul bey geldi” dedi güvenlik görevlisi.
“Şu an ziyaretçi kabul edemem!” deyince Şebnem, adam ne diyeceğini bilemez bir yüzle Ertuğrul’a baktı. Ertuğrul anlamıştı ret edildiğini. Adama başını sallayarak anladığını belli etti. Sonra elindeki çiçekleri, Şebnem’in dairesine çıkarıp çıkaramayacağını sordu.
“Fena durumdasın ha ağabey?” dedi genç güvenlik görevlisi gülümseyerek, “Ben buradan ayrılamam da site görevlisi buralarda ondan rica edelim” diyerek telsizi eline alıp, sitenin genel işlerine bakan adamı çağırdı. Ertuğrul adama uygun bir bahşiş de vererek çiçekleri Şebnem’in dairesine çıkarmasını rica etti. Üzerine bir not yazamamıştı ama çiçekler kendilerini anlatırdı zaten. Görevli adam da gülümseyerek koca buketi kucakladı ve arkasını dönüp gitti.
“Bu işler zor, kadınların gönlünü almak yani?” dedi genç güvenlik görevlisi yine.
Ertuğrul gözü, elinde çiçekle giden adamda, gülümsemeye çalıştı, sonra ağır ağır yürüyüp arabasına gitti. Arabanın içine oturup beklemeye başladı. Arar mıydı acaba? İyi veya kötü bir şey söylemek için aramasını diledi.
Şebnem, site güvenliği Ertuğrul’un adını söyleyince heyecanlandığı için kendine kızmakla meşguldü. Nereye gitmişti içindeki öfkeyle, korku acaba? Telefonu eline alıp, aramış ya da mesaj yazmış mı diye baktı ama yoktu.
“Sana değer vermese niye gelsin?” dedi zihni. Ne düşünse tersini söylüyordu zaten.
(devam edecek)