Şansa bak – Bölüm 17

Ertuğrul arabanın içinde öylece kalakaldı. Duyguları çok karışıktı. Babasının artık iyice arsızlığa vurduğu çapkınlığı ve sonuçlarına karşı gösterdiği vurdumduymazlığa karşı dıyduğu öfke giderek artıyordu. Onun saçmasapan hareketleri olmasa bu gün hiç biri bu karmaşayı yaşıyot olmayacaklardı. Etkileri artık evin dışına taşmış, masum insanların bile hayatlarını olumsuz etkilemeye başlamıştı. Resul bey, Ahmet bey ve Şebnem’in tek suçları onların hayatına bir şekilde denk gelmekti. Bunca insanın içinde olayların merkezinde olduğu halde hiç bir şeyden haberi olmayan ya da haberi yokmuş gibi davranmayı seçen tek kişi annesiydi. Aysel hanımın bile bir şeyler bildiğinden emindi Ertuğrul. Resul beyin karısı ile uzaktan aktabaydılar.

Annesinin neden babasına katlandığını da yetişkin olduğundan beri asla çözemiyordu. Sanki birbirlerine mecburlar gibi karı koca taklidi yapmalarının bir anlamı yoktu.

Uzun zaman sonra nasıl tanışmış olurlarsa olsunlar ilk defa bir kadına böyle duygular besliyordu ve şimdi saçmasapan bir olay yüzünden o kadının en korktuğu ve uzak durmak istediği kişi olmuştu. Şebnem’in gözlerinde gördüğü o korku ve şüphe hayatı boyu içinde bir yara olarak kalacaktı.

Telefonun sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Arayan annesiydi. Şebnem’in daha iyi hissedince eve dönmeyi tercih ettiğini, yanında biraz kaldıktan sonra döneceğini söyledi. Eve dönüp babasının gözünün içine baka baka hiç bir şey olmamış gibi davranamazdı. Aslında gerçekten istediği tek şey, Şebnem’in yanına gidip gözlerindeki o korkuyu silene kadar özür dilemekti ancak şu an yapılabilecek en kötü şey onun daha da üzerine gitmekti.

Sitenin güvenliği kapıdan ayrılmadığı için gözünü ona dikmişti. Bir de bu adamın gözünde şüpheli duruma düşmemek için arabayı çalıştırdı ve caddeye yakın bir yere park etti. Şebnem’i ilk gördüğünde de arabanın içindeydi ve o yine korku dolu anlar yaşıyordu. Onun hayatına girdiğinden beri dahil ettiği tek şey korkuydu. Eğer Şebnem Resul’ü tanımamış olsa belki de sonsuza kadar ondan hiç korkmayacaktı ama olan olmuştu.

Zavallı Resul ve Ahmet patronlarının uçkur sevdası yüzünden az kalsın bir cinayete bulaşıyorlardı. Eğer o uğursuz adam Şebnem’in sandığı gibi ölmüş olsa, ikisinin de hayatları ve isimleri para için çalıştıkları bir iş uğruna kirlenmiş olacaktı. Ailelerine neyi açıklayacaklardı. Patronun metresinin ayyaş ve namussuz kocasına susması için para vermeye gittiklerini mi? Bu muydu bu adamların işleri?

Gerçekten bunların hepsi babasının suçuydu ve insanların para ile susmasına öyle alışmıştı ki, yaptıkları çok doğalmış gibi davranıyordu. Kendisi de suçluydu çünkü ne için yaptığından kendisinin de emin olmadığı bir ortaklığa girişmişti. Hangi evlat, babasının annesini aldatırken bulaştığı pisliği temizleme işine soyunurdu.

“Buldun işte belanı!” diyerek direksiyona vurdu.

Şebnem kollarıyla bacaklarını göğsüne sımsıkı sarmış, salondaki kanepede bir yandan ağlıyor, bir yandan olanları anlamaya çalışıyordu. Neredeyse aşık olduğu adamın onları ele vermesin diye iyilik kisvesi altında ona yaklaşan bir alçak olduğuna inanamıyordu. Aptallığını bir kere daha gün yüzüne çıkarmıştı ama gözyaşlarının nedeni bir kez daha aptal olduğunu anlamak değil, kalbinde hissettiği derin acıydı. Gerçekten değer verildiği için yaşadığını sandığı tüm o güzel şeyler birer yalandı. Kalbinde Ertuğrul’un ona zarar vermek istemediğini hissediyordu ama bu zengin ve yakışıklı erkeğin, orta halli, sıradan bir kıza aşık olduğu o güzel aşk hikayesi değildi. Tam aksine saf ve aptal şahidin, sesini çıkarmadığından emin olmak için düzenlenmiş bir tiyatrodan ibaretti. Ertuğrul o kadar ileri gitmişti ki bir de annesinin özel doğum günü davetine götürmüştü onu. Ayıldığında karşılaştığı Feridun beyin yüzü gözlerinin önüne gelince iyice irite oldu. Kendi babasına da bir çok konuda kızardı, hatta uzaktan daha çok sevebildiğini düşünmeye başlamıştı ama Ertuğrul’un babası gerçekten berbat bir adamdı görünüşe göre.

“Ertuğrul’un kime çektiği belli, seni aşık rolü yaparak nasıl kandırdı” dedi zihni.

Göz yaşları yeniden sel oldu. Başını kaldırıp taşındığından beri hayran hayran izlediği evine baktı. Bu evde bu kadar mutsuz olabileceğini ve hiç gelmediği halde sürekli Ertuğrul’u hatırlatabileceği hiç aklına gelir miydi? Bu evden de gitmek lazımdı, özellikle ona izini kaybettirecek şekilde gitmek diye düşünecekti ama iş yerini biliyordu asıl. Gerçek ortaya çıktığına göre peşine düşer miydi şimdi asıl niyetiyle, yoksa gerçekten korktuğuna ikna olup peşini bırakır mıydı? Adam ölmediyse bile ortada saklanması gereken bir sır vardı. Ertuğrul’un annesi olanları fark etmesin diye gösterdiği çabanın gerçek olduğunu hissediyordu.

“Sana kalsa tüm davranışlarınun arkasında ‘gerçek’ bir samimiyet vardı!” dedi yine zihni alaycı bir sesle.

Şebnem ve Ertuğrul gittikten sonra evde herkesin neşesi kaçmıştı. Sevim hanım arkadaşını neşelendirmek için eskilerden konular açsa da, onun aklının oğlunda kaldığını biliyordu. Yemekten sonra beyler bahçede koyu bir sohbete dalınca, masada kalan iki arkadaş dertleşmeye başladı.

Hülya hanım kızın ciddi bir hastalığı olmasından şüphelenmiş, Ertuğrul’un bu yoğun ilgi ve desteğinin kızın hastalığı ile ilgili olabileceğini düşünmüştü. Ertuğrul çok merhametli bir adamdı, merhametle hoşlanmayı birbirine karıştırmış olabilirdi. Sevim hanımın aklınaysa tamamen başka bir şey gelmişti, kız hamile olabilir miydi?

İki arkadaş gerçeklerden habersiz Şebnem’in haline kendilerince bir açıklama getirmeye çalışırken, Feridun bey arkadaşının telefonla konuşmasını fırsat bilip oğluna mesaj yazıyordu.

“Hallettin değil mi?”

Ertuğrul mesajı okuyunca iyice tepesi attı. Cevap bile vermedi, Eve gidip babasına ciddi bir nutuk atıp, resti çekmek hatta annesine tüm gerçeği kendisi anlatmak istiyordu ama öfkeyle hareket etmenin faydadan çok zarar getireceğini bildiği için biraz daha sakinleşene kadar beklemeye karar verdi. Ancak bu işi bir an önce çözecekti, babası olanları ya kendi anlattırdı annesine ya da o anlatırdı. Saat iyice geç olmuştu, Şebnem ne yapıyordu acaba?

Elini telefonuna götürdü, arayıp en azından iyi olduğunu duymak istiyordu ama yapamadı. Nasıl çıkacaktı bu işin içinden, arabayı yeniden çalıştırıp eve dönmeye karar verdi, yorgun olduğunu söyleyip odasına çıkacaktı.

Resul bey olanların kendisi ile ilgili olduğunun farkında bile olmadığından, Sevim hanımları otellerine bıraktıktan sonra evine gitti. Hülya hanım, Şebnem’in yanından geldikten sonra izin isteyip odasına çıkan oğlunu merak ettiği için misafirleri uğurladıktan sonra kapısına gitti ama Ertuğrul uyur numarası yaptığı için konuşamadılar.

Şebnem sabaha kadar kanepede kendi kendine konuşup ağladı. O gün ofisi arayıp hasta olduğunu söylemek istiyordu ama terfiler yakın olduğundan gitmenin daha iyi olacağını da biliyordu. Perişan bir halde kalkıp duşa girdi. Aynada kendi yüzünü görünce, iş yerinde saklayamayacağı kadar gözlerinin şiştiğini fark etti. Duştan sonra gözlerine buz koymayı denese de pek bir işe yaramadı. Hiç kimse olmasa bile Oya mutlaka soracaktı. Sıkıntıyla giyindi ve bir şeyler yemeden çıktı evdenB dışarıda güneş gözlükleri ile işi çözebiliyordu, otobüste alerji olduğunu söyleyebileceğini düşündü. Bir arkadaşı saçlarını marketten aldığı ucuz boya ile boyamaya kalkınca yüzü benzer bir şekilde şişmişti.

Daha otobüsten inmeden gelen Oya’nın mesajı içini rahatlattı.

“Üşütmüşüm gelenimeyeceğim, Esen hamımı aradım, merak etme”

O gün akşama kadar gözlerine dolan yaşları kontrol etmeye çalışmak ve baş ağrısı ile uğraştı, öğlen de yemeğe gitmediği için öğleden sonra midesi bulanıp, tansiyonu düşünce oda arkadaşı da “Hamile misin?” diye sordu imalı imalı. Çekmecesinden çıkardığı çubuk krakeri ikram etti yine de hiç yapmadığı halde.

(devam edecek)

Yorum bırakın