Şansa bak – Bölüm 15

“Gitmek istiyorum!” dedi Şebnem.

Ertuğrul kendini o kadar kötü hissediyordu ki, ne yapacağını iyice şaşırmıştı.

“Sana bunu çok daha önce söylemeliydim” dedi pişmanlık dolu bir sesle, “Bekle, annemlere senin kendini kötü hissettiğini ve eve bırakacağımı söyleyip geliyorum!” diyerek içeri doğru yöneldi. Şebnem onunla bir kez daha yalnız kalmaktan korktuğu için, gözünü hemen bahçe kapısına dikti. Tam o yöne doğru koşmaya hazırlanıyordu ki, Resul bey elindeki anahtarı sallaya sallaya garajdan çıktı ve ona doğru yürümeye başladı. Resul beyin Şebnem’in o gece kendini gören kız olduğundan haberi bile yoktu. Zaten olaylar o kadar hızlı ve tuhaf gelişmişti ki etrafta olan biteni de görecek durumda değildi silah patlayıp adam yere yığılınca. Yanında olan, Feridun beyin şirket güvenlik görevlisi Ahmet, adam öldü sandığından, korkuyla “Cüzdanı alalım da hırsızlık sansınlar” deyince, hiç bir şey düşünmeden eğilip, adamın cüzdanını almış, sonra da ikisi koşarak arabaya gitmişlerdi.

Resul bey bir yandan anahtarları sallayarak yürürken bir yandan da ıslık çalıyordu. Uçak rötar da yapınca zaten aç olan karnı zil çalmaya başlamış, misafirleri otelin önünde beklerken bir şeyler alıp atıştırmayı düşünse de, hemen geri geldikleri için yapamamıştı. Aklındaki tek fikir, arkadan mutfağa geçip, Aysel hanımın hazırladığı nefis yemeklerin tadına bakmaktı. Şebnem’i fark edince misafir olduğunu bildiği için ıslığı ve anahtar sallamayı kesip durdu. Anahtarı cebine koymak için elini cebine götürünce, Şebnem onun silah çekeceğini sanıp, olduğu yere yığılırken Ertuğrul son anda yetişip onu tuttu. Şebnem’in kendini iyi hissetmediğini söylediği için Hülya hanım da meraklanmış onunla kapıya kadar gelmişti.

“Ah zavallı kız!” dedi oğlunun kollarındaki Şebnem’i görünce, “Durma öyle içeri getir de yatıralım! Feridun, Selami beyi çağır gelsin!”

Selami bey, komşu villada oturan dahiliye doktoruydu. Feridun bey, oğluyla göz göze gelince, fena sobelendiklerini anlamış, kızın gideceğini öğrenince derin bir “Oh!” çekmişti. Hep Ertuğrul’un yüzündendi. Halledip, kapattıkları mevzu şimdi hepsinin başına iş açacaktı. Ne vardı kızın hayatının içine o kadar girecek?

“Feridun sana diyorum!” deyince karısı, “Tamam diyerek, telefonunu aramaya başladı. Şebnem’in bayıldığını fark eden Sevim hanım ile kocası da endişeyle yanlarına gelmiş, Aysel hanım elindeki kolonya ile Şebnem’in boynunu ve bileklerini ovalamaya başlamıştı.

Ertuğrul onu düşürdüğü bu duruma o kadar üzülmüştü ki neredeyse ağlayacaktı. Feridun bey telefonunu bulana kadar Şebnem inleyerek gözlerini araladı. Başında duran insanları görünce korkuyla doğrulup, kanepeye büzüşüverdi.

“Kızım yok bir şey, bayıldın! Hay Allah! Neyin var? Gelmeden hasta falan mıydın?” dedi Hülya hanım üzüntüyle.

Şebnem’in gözleri, Ertuğrul’u bulunca, Ertuğrul bir şey dememesi için yalvarır gibi bir el hareketi yaptı.

“Tansiyonum düştü sanırım!” dedi Şebnem biraz toparlanarak, “Çok özür dilerim doğum günü yemeğinizi de mahvediyorum!”

“Olur mu canım!” dedi Sevim hanım, “Bir doktora götürelim mi seni?”

“Hayır! Şimdi iyiyim teşekkür ederim!” derken Aysel hanım elinde bir bardak suyla gelip, zorla içirdi.

Hülya hanım “Kızın belki karnı açtır Aysel? Ne demeye dayadın suyu hemen?” deyince, Şebnem, onlar kadar varlıklı olmadığı için bir gönderme yapıldığını sanıp gereksiz bir alınganlık yaşadı ve gözleri doldu. Korkudan ve şaşkınlıktan ne yapacağını, ne yaptığını şaşırmıştı iyice. Feridun beyle göz göze gelince, onun yüzündeki ifadeden daha çok ürktü. Adamcağız, Şebnem bir şey söyleyecek, karısı her şeyi öğrenecek diye öyle gerilmişti ki, yüz ifadesi Şebnem’e biraz sonra onu öldürmeye kalkacak duygusu yaratmıştı.

Ertuğrul onun bir şeyler söyleyeceğini anlayınca, “Ben en iyisi, Şebnem’i bir doktora götüreyim! Hepimizin içi rahat etsin!” diyerek annesinin önüne geçip, Şebnem’in kalkmasına yardım etti.

“Oğlum dur kızı düşüreceksin, hay Allah! Biz de gelelim o zaman benim aklım size kalır şimdi!” dedi bu kez.

“Sevim hanımlar uzun yoldan geldiler Hülya, biz masaya dönelim, Ertuğrul bizi habersiz bırakmaz!” diye araya girdi Feridun bey hemen.

Hülya hanım “Olmazsa Resul götürsün sizi!” deyince Şebnem’in dizlerinin bağı bir kez daha çözüldü ama Ertuğrul hemen yakaladı onu belinden, “Yok anne ben hallederim, babam haklı!” diyerek Şebnem’i kaptığı gibi ön kapıya götürdü.

Sevim hanım ve kocası da “tüh”leyerek masaya dönünce, Hülya hanım da mecburen onlarla verandaya çıktı.

“Uzun zamandır mı beraberler?” diye sorunca Sevim hanım, o da oğlundan duyduğu Şebnem’in hikayesini anlatmaya başladı. Feridun bey konunun bir türlü kapanmıyor olmasından aşırı rahatsız bir şekilde masanın altından, oğluna mesaj yazıyordu.

“Gerekirse para teklif et, ne yap, et! Bu konu bir daha açılmasın!”

Ertuğrul, Şebnem’i ön koltuğa oturtup, hemen direksiyona geçmişti ama daha o biner binmez, Şebnem elini onun bağladığı emniyet kemerinin kilidine atıp, inmeye çalıştı.

“Taksi çağır!” diye inledi eli kapının kolunda, Ertuğrul refleks olarak elini arabanın kapılarını içeriden kilitleyen düğmeye atınca, Şebnem’in gözleri iyice büyüdü.

“Ne olur?” dedi Ertuğrul yalvaran bir sesle, “Arabayı şu bahçeden çıkarayım, hemen konuşalım, ne istiyorsan onu yapalım. Tamam mı?” diyerek gözleri Şebnem de yavaşça kontağı çevirdi ve gaza bastı.

“İyi misin şimdi?” diye sordu hemen arkasından.

“Adamın ölmediğini ispatlayabilir misin?” dedi kafası karmakarışık olan Şebnem, “Gözlerimle gördüm, silah sesinden sonra adam yere yığılıp kaldı. Siz de kaçtınız!”

O sırada bahçenin ağır demir kapısı arkalarından kapanıyordu. Ertuğrul, arabayı evden görünmeyecekleri bir yere park edip, Şebnem’e döndü.

“Sana her şeyi ispatlayabilirim! O gece tamamen bir kazaydı!”

“Şoförünüz sizin kirli işlerinizi yapan bir katil mi? Kimsiniz siz? Nasıl bir ailesiniz?”

“Dinleyeceksen anlatacağım!” dedi Ertuğrul gerçekten o da ağlamak üzereydi.

“Bana tuzak kurdun, ertesi gün karşıma planlı çıktın değil mi?”

“Evet ama niyetim hiç bir zaman sana zarar vermek değildi? Ben sadece!”

“Sen sadece polise gidip, gitmediğimi anlamak istedin? Ben de aptal gibi daha ilk günden sana her şeyi bir güzel anlattım!”

“Evet! Yani Hayır! Öyle değil bırak da anlatayım!”

“Anlattıktan sonra beni öldürecek misin?”

“Hayır sana zarar vermek gibi bir niyetim yok Şebnem!”

Şebnem nefese nefese kalmış, artık bozulan sinirlerine hakim olamıyor, bir yandan göz yaşlarını siliyor, bir yandan da Ertuğrul’un herhangi bir hamlesine karşı tetikte duruyordu.

“O adam babamın metreslerinden birinin kocasıydı!” dedi Ertuğrul pat diye.

Bu cümle Şebnem için hiç bir şey ifade etmediği için korkusunu zerre kadar azaltmadı ama yine de devam etmesi için sessizce bekledi. Arabanın kapısına doğru o kadar geriye çekilmişti ki, dışarıdan biri kapıya açsa küt diye aşağı düşerdi. Gözünü her ihtimale tetikte olmak için Ertuğrul’dan ayıramadığından, arabanın tam olarak nerede durduğunu göremiyordu. Tek tarafında evlerin dizili olduğu yol, pek aydınlık da sayılmazdı. Burada arabadan inip, koşmaya başlasa, bu cüsse ile Ertuğrul ona anında yetişirdi. Yolun diğer tarafındaki karanlık ağaçlığı gelirken fark etmişti. O adamı karanlık sokakta vurdukları gibi, Şebnem’i ormanın içine çekip, bri şey yapsa kimsenin ruhu duymazdı.

“Adam karısı ile babamın ilişkisini öğrenmiş, babamı sürekli tehdit ediyordu.” diye devam etti Ertuğrul, “Derdi karısı ya da namus filan değildi, bu olayda sessiz kalmak için para istiyordu doğrudan.”

“Ne biçim bir ailesiniz siz!” dedi Şebnem elinde olmadan, o canım evin içinde yaşanan bunlar mıydı. Oysa bahçenin huzurunu hissedince, bu evin içinde yaşayan ailesini ve onların sonsuz mutluluklarını biraz da olsa kıskandığını hissetmişti Şebnem.

“Babam! Maalesef böyle bir adam!” dedi Ertuğrul iç çekerek, bir an önce olayı anlatıp, onu sakinleştirmek istiyordu.

(devam edecek)

Yorum bırakın