“Ben de tam Şebnem’e başına gelen talihsiz olayı soruyordum” dedi Hülya hanım kocasına dönüp.
“Ya! Ya!” dedi Feridun bey, “Bu devirde insanlara hiç güven yok gerçekten, sokaklar tehlikelerle dolu!”
Ertuğrul, babasının sözlerinden sonra bu can sıkıcı konuyla Şebnem’i bunaltmak istemediği için, “Misafirler gelmeden Şebnem’e biraz bahçeyi dolaştırmak istiyorum!” dedi gülümseyerek. Koltuğun ucuna ilişmiş, elini kolunu nereye koysa bilemeyen Şebnem, Hülya hanım ve Feridun beye baktı, bir şey derler mi diye. Hülya hanım, “Elbette siz gençler biz hazırlıkları yaparken, bahçede oyalanabilirsiniz?”
Şebnem, ancak dergilerde görebileceği bu eve ve bahçesine hayran kalmıştı. Bahçesinde havuzu olan bir evde yaşamayı bile hayal etmemişti daha önce. Bahçedeki çiçeklere hayran hayran bakarken arabadaki çiçek aklına geliverdi.
“Ben çiçeği arabada unuttum sanırım!” dedi mahcup bir sesle.
“A doğru değil mi? Ben de unuttum doğrusu, çok da güzeller annem bayılacak!”
“Bu kadar güzel bir bahçenin içinde bir saksı çiçeğine bayılacağını sanmıyorum, umarım talihsiz bir seçim olmamıştır!”
“Hiç olur mu annem çiçekleri çok sever, bahçede olması, evin içinde de çiçekleri olmasına engel değil. Hepsine Aysel hanım büyük bir özenle bakıyor içeridekilerin, annemin arka veranda da kahve içtiği özel bir köşesi var. Eminim senin çiçeğini de oraya koyacaktır!”
“Gerçekten hep içimi rahatlatıyorsun!” dedi Şebnem gülümseyerek.
Bu arada bir yandan masayı kontrol eden Hülya hanım, peşinden bahçeye gelen kocasına, gençleri göstererek, “Bence Ertuğrul bu kızdan epeyce hoşlanıyor. Pek tatlı, çıtı pıtı bir kız değil mi?” dedi.
“Evet, Ertuğrul’un bu kadar ilgi göstereceği hiç aklıma gelmezdi doğrusu!” dedi Feridun bey, “Yani tuhaf bir tanışma olmuş ya ondan söyledim!”
“Evet, hayat çok garip gerçekten. Resul’ü aradın mı, uçak inmiş mi?”
“Hayır havaalanından ayrılırken haber ver demiştim zaten! Henüz arayan soran yok!”
“Ben gidip mutfağa yardım edeyim biraz, sen de lütfen masadakilere dokunma, çocukları da rahat bırak!”
“Tamam! Gidip içeride televizyon izleyeyim bari!” diyerek yeniden salona döndü Feridun bey. Hülya hanımın gücü elinde bulundurduğunu hissettirmesine alışmıştı artık. Yaşadığı hayattan öylesine memnundu ki, karısının buyurgan tavırları bile onu rahatsız etmiyordu.
Misafirlerin eve varması, Şebnem’in gelişinden ancak bir buçuk saat sonra olabildi. Yemeklerin soğumaması için Aysel hanım sürekli kontrol ediyor, yeniden yeniden ısıtıp, onca emeği heba etmek istemiyordu. Bahçe kapısının açılma sesi duyulunca, o hemen mutfağa koşarken, Hülya hanım ve Feridun bey de misafirleri karşılamak için ön kapıya yöneldiler.
Şebnem ve Ertuğrul havuzun kenarında sohbet ediyorlardı. Oturdukları yerden arabanın kapıya yanaştığını görünce onlarda ayaklanıp, içeri girmeye hazırlandılar. Şebnem tam olarak nasıl davranması gerektiğini bilmediği için Ertuğrul’un yanından ayrılmıyordu. Annesi ve babası misafirleri karşılamaya çıkınca, o da arabada unutulan çiçeği almak için dışarı çıktı. Şebnem’de peşinden yürüdüğünden, bir anda ev sahibi gibi, Hülya hanımların arkasında, misafirlerle karşı karşıya kalmıştı. Geri dönüp, içeri girmek de olmayacağından mecburen, karşılama grubuna o da eklenmek zorunda kaldı. Sevim hanım önce çocukluk arkadaşına sarıldı sıkı sıkı, sonra da Feridun beyle selamlaştı. Şebnem’i tanımadığı için dönüp arkadaşına bakınca, Hülya hanım da, Ertuğrul’un arkadaşı olduğunu söyleyerek onları tanıştırdı. O sırada Ertuğrul arabadan çiçeği almış, arabayı garaja çekmeye hazırlanan Resul beye bir şeyler söylüyordu. Sevim hanım, Şebnem’e de sevgiyle sarılırken, Şebnem’in gözü Resul beye takıldı ve kadıncağız geri çekilmeye çalışırken donup kaldığı için kollarını geri çekemedi. Ne olduğunu anlayamayan Sevim hanım, kendini onun kollarından kurtarıp, gülümseyerek içeri girerken. Şebnem kapının ağzında hâlâ Resul beye bakıyordu. Hülya hanım, kızın, oğlunu beklediğini sandığı için misafirlerle içeri geçerken, Feridun bey, Şebnem’in halindeki tuhaflığı sezinlemişti.
O gece gördüğü adamlardan birinin Resul bey olduğundan emin olan Şebnem’in aklından düşünceler şimşek hızı ile geçiyordu. Bu bir tesadüf olabilir miydi? Bu adamla yanında bir adamla tam da onun sokağında birinin ölümüne neden olmuştu. Tam da olaydan bir gün sonra karşısına çıkan Ertuğrul’un evinde karşılaşmaları tesadüf olmayacak kadar tuhaftı.
“Aman Tanrım!” dedi kendi kendine, “Yoksa!”
Tam o sırada Ertuğrul elinde çiçekle, ona doğru yürümeye başladı ve Resul bey de arabaya binip, garaja doğru gitti.
Şebnem’in yüzünün kağıt gibi olduğunu gören Ertuğrul endişeyle “İyi misin? Hortlak görmüş gibi bakıyorsun?” dedi hemen ama sonra Şebnem’in gözleri ile garaja giden arabayı takip ettiğini anlayınca, Resul beyi tanımış olabileceğini tahmin etti ama emin olamadı.
“Şebnem?” dedi bir kere daha, Şebnem korku dolu gözlerini arabadan ayırıp ona çevirdi. Bir tuzağa mı çekilmişti, yoksa sadece benzetiyor muydu? İnsan insana benzerdi nihayet. Ayrıca karanlıktı ve çok korkmuştu ama adam vurulup yere yığıldıktan sonra onunla boğuşan adamın yüz ifadesi zaten gözlerinden hiç gitmiyordu. Korku, dehşet her şey vardı o yüzde.
“Bir su içmek ister misin, hiç iyi görünmüyorsun?” dedi Ertuğrul. Şebnem’in Resul beyi o kadar net görüp, tanıyabileceği hiç aklına gelmemişti.
“O adam!” dedi Şebnem, “O adam sizin için mi çalışıyor?”
“Evet, Resul bey babamın şoförü? Tanıyor musun?” dedi zaman kazanmak için ama sesi tonundaki kaygıyı saklayamadığını, Şebnem’in bakışlarından anladı.
“Sen o gece orada mıydın?” dedi Şebnem doğrudan.
Hülya hanım içeriden masaya gelmeleri için sesleniyordu.
“Bak! Sana her şeyi anlatacağım!” dedi Ertuğrul, onun omuzlarından tutmak istedi ama Şebnem iç güdüsel olarak hızla geri çekildi. Onu öldürmek için buraya getirdiklerini düşünmeye başlamıştı. Kim bilir belki de onu havuza itip, sonra da boğuldu diyeceklerdi. Yüzme bilmediğini az önce Ertuğrul’a söylemişti.
“Şebnem, beni dinle!” dedi Ertuğrul çaresizce, “Annemin doğum günü ve onun hiç bir şeyden haberi yok. Misafirleri de var. Bu konuyu sana söz veriyorum açıklayacağım ama şimdilik içeri gidip, bir şey olmamış gibi davranabilirsin!”
“Hayır!” dedi Şebnem korkuyla sesi çok yüksek çıkmıştı, “Hayır, davranamam! Ne yapacaksın bana? Sana söz veriyorum onu tanıdığımı kimseye söylemem!”
“Sana bir şey yapmak mı?” dedi Ertuğrul endişeyle, “Bu aklımın ucundan bile geçmez!”
“Ben gideyim o zaman!” dedi Şebnem ama artık korkudan titriyordu.
“Şebnem, inan olay hiç sandığın gibi değil!”
“Değil mi, bir adam öldü!”
“Hayır ölmedi!”
“Ne? Ölmedi mi?”
“Evet, adam ölmedi merak etme, sadece yaralandı ve artık çok iyi!”
“Sen orada mıydın?”
“Oradaydım ama amacım sana zarar vermek değil yemin ederim. Hem niye yapayım, adam hayatta ve iyi, bir şey olmadı ki zaten!”
“Ertuğrul, oğlum gelsenize, Aysel hanım yemekleri böldü!” diye seslendi Hülya hanım bir kez daha.
Feridun bey, Şebnem’in Resul’ü hatırladığını anlayıp huzursuz olmuştu ama yapabileceği bir şey yoktu. Eğer şimdi bir şeyler açığa çıkarsa nasıl davranıp, ne söylemesi gerektiğini düşünmeye başladı. Ertuğrul bu kızın peşine niye takılmıştı ki bu kadar, tamam kendini kötü hissetmiş, taşınmasına yardım etmişti de, eve getirecek kadar yakınlık kurmak da neyin nesiydi?
“Geliyoruz anne!” diye seslendi Ertuğrul içeri doğru, “Şebnem sana yalvarıyorum, sana bir zarar verecek olsam bunu neden kendi evimde yapayım, bunca zaman sonra. Bundan önce defalarca bu fırsata sahiptim!”
Şebnem iyice ürktü bu sözlerden, sahiden de onunla o kadar çok yalnız kalmıştı ki! O anlar teker teker gözünün önüne gelince kalbi küt küt atmaya başladı.
“O evi de sen buldun?” dedi korkuyla.
“Evet, orada yaşamaya devam edemeyeceğini anlayınca, güvende ol istedim çünkü!” dedi Ertuğrul inleyerek, “Ne olur! Ne olur içeri gidelim, sonra bir bahane ile kalkarız, sana her şeyi anlatırım. Eğer şimdi bu konu açılırsa, annem en sevdiği arkadaşlarının yanında, doğum gününde bir felaket yaşamış olacak!”
(devam edecek)