Şansa bak – Bölüm 10

İlk haftanın sonunda Şebnem çok yorulmuş olsa da evini tam olarak yerleştirmişti. Bu eve gelince sanki eşyaların sureti bile güzelleşmiş, başka bir şeye dönüşmüşleri. Akşamları her zaman kullandığı abajurunu yakıp, farklı açılardan seyretmek için koltuktan koltuğa geçiyordu. Hiç aklında yokken ortaya çıkan bu yeni ev, hayatına farklı ve yeni bir güzellik katmıştı sanki. Eski evde yalnız yaşamanın verdiği rahatlıkla yarın yaparım diyerek üzerinden atladığı işleri şimdi hemen toparlıyor, evin güzelliğini bozacak herhangi bir şey olmasına izin vermiyordu. Yorgunluğu biraz daha geçince Oya’yı davet edecekti. Şirketteki işlerde yoğunlaşmaya başladığı için biraz kendine zaman ayırmak istiyordu önce. Ertuğrul’un son ziyaretinden sonra sesi çıkmamıştı. Kısacık günler içinde onun çıkıp gelmesine nasıl alışmışsa her akşam elinde olmadan gelmiş olabilir mi diye etrafı kontrol ediyordu. Sonra da, “Saçmalıyorsun, artık kes bunu!” diyerek kendini azarlayıp eve dönüyordu.

Ertuğrul, annesinin işleri olduğu için babası ile çıktığı yemekten, gittikleri yer ve yedikleri yemekler hariç pek memnun ayrılmamıştı. Babasının bu vurdum duymazlığı onu yoruyordu artık. Feridun bey ise Ertuğrul’un tüm ikazlarına ve başına gelebileceklerine dair uyarılarına rağmen, mutlu mesut işine devam ediyordu. Arkasında aslan gibi bir oğlu olduğu için onunla gurur duyduğunu söyleyen anlamsız cümleler kuruyordu. Aslında kimin kimin babası olduğu pek belli değildi artık bu ilişkide.

“Sen bu kızı beğenmişe benziyorsun!” demişti babası yemek sırasında konuşurlarken. Babası ile bu tür muhabbete girmeyi pek sevmeyen Ertuğrul, “Ben üzerime düşeni yaptım!” demekle yetindi. Babasının onu kendisi gibi anlamsız ilişkiler peşinde koşan biri olarak değerlendirmesini, kendisine benzediğini düşünmesini hiç istemiyordu, benzemiyordu çünkü. Annesi ile yıllar süren ilişkilerinin pek çok ilişkide olduğu gibi soğuduğunu herkesin kendi hayatına odaklanmayı tercih ettiğinin farkındaydı. Artık kocaman adam olmuştu ve kadın-erkek ilişkileri hakkında fikir yürütecek kadar tecrübesi vardı. Annesi de artık babasının ne yaptığını pek umursamıyor, kendi kurduğu dünyanın içinde yaşıyordu ama bu ikisinin birbirine ihanet etmesi anlamına gelmiyordu. Pek çok evladın yapmayacağı tavsiyeler vermeye başlamıştı babasına, boşanmak da bunlardan biriydi. Madem böyle bir hayat yaşamak istiyor, kimseye bağlanmadan gönül eğlendirmek istiyordu o zaman annesiyle konuşup boşanabilirlerdi. Elbette Feridun bey boşanmaları durumunda karısının elindeki imkanları bırakmayacağını bildiği için böyle bir düşünceyi aklından bile geçirmiyordu ama böyle giderse zaten bir gün kendini ele verecek, her şey düşündüğünden daha kötü olacaktı. Giderek daha sorumsuz ve dikkatsiz davranmaya başlamıştı hele bu son yaşadığı ilişki, sadece onun değil az kalsın hepsinin başını belaya sokacak nitelikteydi.

“Bitti oğlum tamam, hallettik işte!” diyerek aklı sıra Ertuğrul’u ikna ediyordu ama biten ilişki değil, babasının bu gönül eğlendirme sevdası olmalıydı. Ertuğrul hissediyordu ki bu yaşananlardan herhangi bir ders falan almamıştı. Bu yemekten sonra babasının bu duyarsız tavrına iyice canı sıkıldığından, arkadaşları ile de çıkmayıp, akşamlarını evde geçirmeye başladı. Bu sürede aklına sık sık Şebnem’in geldiğini fark edince de, önce yine aramaya karar verip, sonra vazgeçti. Üzerine üzerine giderse Şebnem’i iyice ürküteceğini fark etmişti. Durup, durup karşısına çıkmak veya nedensiz yere eve uğramaya kalkarsa kendini babası gibi hissetmeye başlayacaktı.

“Bir kaç günde alışkanlık kazanmış değilim herhalde” diyordu kendi kendine, “Bir müddet sonra geçer!”

Son ziyaretinin üzerinden on gün geçtiğinde, pek de geçecek gibi olmadığını iyice anlamaya başladı. Niye böyle olmuştu ki şimdi durup dururken. O akşam eve geldikten sonra bir kez daha her şey yolunda mı diye sormaya karar verdi.

Ertuğrul’un mesajı geldiğinde, Şebnem elinde bir tabak salata ile kanepeye yerleşmiş, heyecanlı bir dizi izliyordu. Dizinin en heyecanlı yerlerinden birinde telefon çalınca birden sıçradı ve kanepenin yastıklarının altına sıkışan telefonu buldu aceleyle, bu arada salata kasesini biraz eğdiği için bir kısmı koltuğa düşünce, elinde telefon hızlıca düşenleri alıp kaseye geri attı. Mesajın Ertuğrul’dan geldiğini görünce, yüzüne bir gülümseme yayıldı, diziyi durdurup, kaseyi yanına bıraktı ve sanki uzun bir metin okuyacakmış gibi mesajı okumaya hazırlandı.

“Her şey yolunda mı diye sorayım istedim” yazıyordu sadece mesajda.

Kalbinin çarpmaya başladığını fark edince kızardı. Ne cevap yazsaydı acaba? Kabul etmeliydi ki, ondan yeniden ses çıkmasından çok hoşlanmıştı. Oya bir erkekten mesaj gelince hemen cevap verme diye tembihlerdi her zaman. Öyle olunca, erkekler kadınların hemen hazır olduklarını düşünüp, değer vermekten vazgeçiyorlarmış. Saatine baktı, “Bir saat bekleyip öyle yazayım!” dedi kendi kendine, sonra telefonu yeniden yanına bırakıp, diziyi yeniden açmadan, salata kasesini kucağına aldı ve ne yazması gerektiğini düşünürken, hızlı hızlı yedi bitirdi hepsini. Ne istiyordu ki aslında, yazmaya devam etmesini mi, hayatında kalmasını mı? Niye olmasındı. İyi de her şey yolunda mı diyen bir mesaja ne yazılırdı ki, ya evet, ya hayır. Neyini düşünecekti bunun. Acaba şu şüpheleri bir kenara bırakıp, size bir teşekkür kahvesi mi ısmarlayayım yazsaydı. Yok olmazdı öyle, böyle şeyleri erkekler yapardı. O bir kahve içelim dese gider miydi? Niye gitmesindi. Yok, Oya’nın gazına geliyordu kesin. İyi niyetli yardımda bulunan adam, ayıp olmasın, onun bulduğu evden bir şikayeti varsa hallolsun diye soruyordu muhakkak. Ayrıca kahve içme konusunda pek becerikli olmadığını da ispatlamıştı. Kaseyi alıp mutfağa gitti, suya tutup, bulaşık makinasına yerleştirdi. Yine saate baktı daha on beş dakika bile geçmemişti. Yeniden kanepeye oturdu eline telefonu aldı, bu kadar düşünmenin bir anlamı olmadığına karar verdi. Bir şey olacaksa olur, olmayacaksa olmazdı.

“Yeni evimde gerçekten çok mutluyum ve her şey yolunda. Her şey için yeniden teşekkür ederim” yazdı, tam gönderecekken gene Oya’nın dediği aklına geldi ve hızlıca, “Eşinize de çok selamlar!” diye yazıp yolladı. Sonra ne yazdığını bilmiyor gibi hızlıca yolladığı mesajı okudu. Bu eşinize selamlar kısmını yazmasaydı keşke.

“Of!” diyerek telefonu yanına bıraktı.

“Her şeyin yolunda olmasına çok sevindim. Şimdilik bir eşim yok. Bu hafta salı günü yine Keçiören’de bir işim var, kısa bir iş. Siz oraları benden iyi biliyorsunuz. Şu şirketin yapmayı planladığı alış veriş merkezi için yaşayanların görüşlerini almayı planlıyoruz. Belki sizinle başlayabiliriz, tabi biraz vaktiniz varsa!” diye uzun bir cevap geldi bu sefer.

Görüşelim mi demişti yani şimdi, yoksa şimdi mesajda mı bir şeyler soracaktı. Öyle olsa neden Keçiören’de işim var salı günü demiş olsundu ki. Görüşmek istiyordu demek ki.

“Salı günü uygunum” yazıp gönderdi biraz gergin, biraz sevinçle.

“İş çıkışı sizi alırım. Salı görüşmek üzere” yazdı Ertuğrul.

İkisi birbirlerini görmeseler de yüzlerine aynı tebessüm vardı. Ertuğrul’un da aslında Keçiören’de bir işi kalmamıştı. Orada yapılması konuşulan proje ise sadece sözde kalan bir projeydi ve elbette ki yaşayanların görüşlerini almakla ilgili bir durum söz konusu değildi. Ancak Şebnem ile normal zamanda biraz vakit geçirmek için aklına başka bir şey gelmediği için bir anda böyle bir yalan uyduruvermişti. Böylece ikisi yaşananlar ve kendilerinden bağımsız bir konu konuşurlar, çekimserlik yaşamadan, biraz vakit geçirirler, Ertuğrul’da bu arada olanlardan bağımsız, Şebnem’i yeniden tanıma imkanı bulurdu ve tabi kendini tanıtma imkanı da. O güne kadar içinde bulunduğu tüm sosyal ortamlardan ve insanlardan farklı biriyle vakit geçirmek hoşuna gitmişti. Çocukluğunda da, çevrelerindeki zengin ailelerin çocukları gibi, partiler, eğlenceler yerine, farklı arkadaşlıklar kurmayı hep severdi. Bu hayata farklı gözlerle bakabilmesine de çok yardımcı oluyordu. Şebnem de gördüğü kadarı ile gerçekten farklı ve tatlı bir kızdı.

(devam edecek)

Yorum bırakın