Nihayet pazar geldiğinde, elinden geldiğince her şeyi toparlamış ama nefes alacak hali de kalmamıştı. Yeni ev için heyecanlıydı ama bir de bütün bunları geri açmak ve yerleştirmek lazımdı. Evin de temizlenmesi gerekiyordu ve ertesi günde iş günüydü.
“Neyse aman!” dedi kendi kendine, “Yavaş yavaş yaparım, atlı kovalamıyor ya!”
Sonra saatine baktı yediyi geçiyordu, nakliyeciler hatır için geldiklerinden erkenden gelip, sonra da diğer işlerine bakacaklardı. Pazar günü sabahın sekizinde insanlar biraz rahatsız olacaklardı ama koşullar böyle geliştiği için bir gün önce apartman yöneticisine iletip, herkesten özür dileyen bir mesaj yayınlatmıştı. Nihayet bu korku sokağından kurtuluyordu, bunca zamandır hiç bir komşuluklarını görmediği bu insanlara biraz eziyet çektirecekti belki ama bütün eşyayı çıkarmanın da zaten uzun süreceğini sanmıyordu. Saat yedi buçukta telefonu çaldı. Arayan Ertuğrul’du. Gelmiş nakliyecileri karşılamak için aşağıda bekliyordu. Şebnem aşağıda olduğunu duyunca, pencereye gidip aşağı baktı. Arabasına sırtını vermiş elinde telefonuna bakıyordu Ertuğrul. Bir çay ikram etmeyi düşündü ama her şeyi topladığı için mutfakta bir şey yoktu. Buz dolabından kalanları doldurduğu poşete bir göz attı ama bir parça kahvaltılık, iki elma, bir kavanoz turşudan başka bir şey yoktu. Buzluğu boşaltmamıştı. Taşınınca hemen fişini takar içindekilere de bir şey olmazdı herhalde.
Aşağı inip, onunla beklemek lâzım mı diye düşündü ama sonra vazgeçti. Toru topu üç gündür tanıdığı adama da bu kadar yakınlık gösterilmezdi. Hoş onun hiç tanımadığı birine yaptıkları da inanılır gibi değildi. Gene pencereye yanaşıp, tülün arkasından baktı. Sahi bu adam niye bu kadar iyiydi?
Karşısına çıktığı andan beri her şeyi şıp diye çözüyordu. Öyle ilk görüşte aşık olunacak bir tipi de yoktu Şebnem’in. Tam aksine hayatının en şaşkın anlarına denk gelmişti. Acaba zor durumda olduğunu anlayıp, ondan faydalanmayı mı planlamıştı?
“Şimdi mi aklına geldi bunlar?” diye kızdı kendine, evi de o bulmuştu ama emlakçı tutup ona da bir anahtar verecek değildi herhalde. Zavallı bir kıza yardım ediyordu herhalde de, neden bu kadar çok ediyordu? Tam içini derin bir şüphe doldurmaya başlamıştı ki, Nakliye kamyonu gelip evin önüne yanaştı. Çok eşya olmadığını söylediğinden orta halli bir kamyon gelmişti. Ertuğrul adamların yanına gidip, eliyle daireyi gösterdi sonra da birlikte binaya girdiler.
“Bu taşınma bitince ben en iyisi bu adamdan uzak durayım!” dedi şüpheyle, “Daha bir de pasta yapmayı planlıyordun. Ah Şebnem!”
Adamlar hızlıca içeri girip, büyük eşyaları teker teker indirmeye başladılar. Ertuğrul’da sağlam taşımaları için onlara eşlik ediyordu. Şebnem yapacak bir şey bulamadığından ortalıkta bir o yana bir bu yana gitmekten başka bir şey yapamadı. Bir saat içinde ev, koliler dahil kamyona yüklenince, kendinden kalan boşluğa hüzünle baktı. Sonra çantasını alıp kapıyı çekip çıktı. Anahtarı girişte oturan yöneticiye bırakacaktı.
“Hazır mısın?” dedi Ertuğrul, kamyonun yanına geldiğinde.
Sabah ki şüphe içinde pusu kurduğu için bu defa sıcak davranmadı ve sadece başını salladı. O elindeki buz dolabı poşeti ve çantası ile Ertuğrul’un arabası ile gidecek, kamyonda onları takip edecekti.
Sitenin ana kapısına geldiklerinde içi yeniden heyecan doldu. Gerçekten çok güzel bir yerdi burası. Bahçesinde yürüyüş bile yapılabilirdi. Kapıdaki güvenlik pazar sabahı erken saat olduğundan elindeki bildirimleri kontrol etti, neyse ki ev sahibi yeni kiracısının erken geleceğini bildirmişti.
Oturacağı binada asansör olduğundan, adamlar eşyaları bu kez teker teker asansörle onun katına çıkardılar. O sırada Ertuğrul ve o da eve girmişlerdi. Kutuların üzerlerinde nereye ait oldukları yazsa da, yazana göre yönlendirme işini Ertuğrul üstlendi o da büyük parçaları nereye bırakmalarını istediğini söyledi. Yine bir saat içinde eşyaların tamamı yeni eve çıkmıştı. Temizlik ve yerleştirme işi Şebnem’e kalıyordu. Bu arada saat on buçuğa gelmiş henüz ağzına bir şey atmamıştı. Çaydanlığın mutfak kutularından hangisinde olduğunu düşünürken, Ertuğrul, “Bence gidip bir kahvaltı yapalım sonra gelip yerleştirirsin!” dedi. İlk defa “siz” değil “sen”li konuşmuştu.
“Yok canım ne gerek var! Sizi de yeterince oyaladım zaten, siz de gidip dinlenirsiniz artık. Çok teşekkür ederim. Desteğiniz inanılmazdı!” diye yanıtladı Şebnem.
“Öyle korkmuştunuz ki, öylece bırakıp gitmek içime sinmedi ama gördüğünüz gibi ters bir şey de olmadı değil mi? Boşuna korkmuşsunuz o kadar!”
“Çok şükür sağ salim çıktım ya o evden!” dedi Şebnem.
“Mahalleden falan bir şey duydunuz mu sonra? Adam hakkında, vuranlar hakkında. Yakalanmışlar mı?”
“Yok duymadım. Kimseyle muhabbetim yok aslında, adamları da iki gündür sokakta görmedim! Olsun yine de buraya taşındığıma mutluyum, sayenizde tabi. Kısmetmiş demek ki!”
“Güle güle oturun!” dedi Ertuğrul, o “siz”li konuşunca, Ertuğrul da “siz”liye dönmüştü.
“O zaman ben yakındaki fırından bir şeyler alayım geleyim! Evi görmeye gelirken görmüştüm!” diyerek kapıya yöneldi ve Şebnem’in bir şey demesine fırsat vermeden çıktı evden.
“Kalacak mı acaba?” dedi Şebnem kendi kendine, şimdi onca yardım etmiş adama da sen kalma git denmezdi ki, “Hay Allah!” diyerek yine çaydanlığı koyduğu kutuyu tespit etmeye çalıştı. Öyle acele toplamıştı ki her şeyi, neyi hangi kutuya koyduğunu bilmiyordu. Kolileri teker teker açıp bakmaktan başka çare yoktu nihayet üçüncü kolide buldu çaydanlığı, çay şeker ve bardaklar da aynı kolideydi şükür. Çaydanlığı suya tutup, altını doldurdu içine de biraz çay attı. Ocak zaten eve ait olduğu için hemen yaktı. Çok güzeldi bu mutfak, ayrıca küçük bir de balkonu vardı. Masa sığmazdı buraya ama bir sandalye ile yanına küçük bir sehpa rahatça sığardı. Adamların rastgele koyduğu mutfak masasını duvara doğru itip, bardaklardan çıkan kağıt havluyla üzerinin tozunu sildi. Ertuğrul gelene kadar bir kaç koli boşaltabilirdi belki ama daha dolapların içini silmemişti. İçeri gidip, banyo yazan kolileri açıp temizlik malzemeleri ve bezleri bulup geri geldi. Tam silmeye başlayacakken kapı çalındı.
Ertuğrul’un elindeki torbadan yükselen mis gibi poğaça ve simit kokusu daha kapıyı açar açmaz yüzüne çarpmıştı.
“Bir kaç parça da krem peynir aldım!” dedi gülümseyerek, sonra içeri girmeden torbayı ona uzattı.
“Beraber yeseydik!” dedi nezaketten ama içeri girmiyor oluşunu hem takdir etmiş, hem de memnun olmuştu.
“İşiniz çok, siz rahatça yerleşin, ben de gidip ailemle kahvaltı edeceğim. Onlara da aldım bir şeyler, bir ihtiyacınız olursa ararsınız!” dedi nazikçe.
“Size çok borçlandım, ailenize de sevgilerimi iletin!” dedi Şebnem de nazik bir sesle ve Ertuğrul dönüp gitti.
Bir “Oh!” çekerek mutfağa döndü yine, çayı demlemişti ama biraz daha beklemek lâzımdı. Elindeki torbadan gelen kokulara dayanamadığı için birini çıkarıp koca bir ısırık aldı. Sıcacıktı. Paket servisleri var mı diye hemen torbanın üzerine baktı, hafta sonları kahvaltıya bir şeyler söyleyebilirdi. Çayın demini almasını beklemekten vazgeçip, hemen masaya yerleşti ve ısırdığı simidi bitirip. Dolapları silmeye başladı. Akşama kadar yatağını, mutfağın bir kısmını ve banyoyu bitirmişti. Zaten işe gidip, gelirken kullanacağı acil kısım da orasıydı, kalanı yavaş yavaş akşamları hallederdi Oya’yı bu evine davet edecekti yerleştikten sonra, kesin o da çok beğenecekti.
Ertuğrul, arabasına binip, Çayyolundaki evlerine döndü. Annesi sabah sabah nereye kaybolduğunu merak ediyordu. Oğlunun en sevdiği şeyin sabah uykusu olduğunu bildiği için babasının ona bir görev verdiğini düşünmüş, kocasına söylenmişti. Yoldan dönmek üzere olduğunu haber verdiğinden, o gelene kadar anne ve babası da kahvaltıya başlamamışlardı.
(devam edecek)