Gergin ve yorgun bir şekilde masasına oturup, hâlâ elinde tuttuğu Şengül yazılı kahve bardağına baktı ve sinirle eğilip çöpe koydu. Eğilince ayakkabılarındaki kahve lekeleri gözüne çarptığı için yine derin bir “Of!” çekti ve mendil almak için doğruldu.
“Söyle bakalım kimdi o yakışıklı!” dedi Oya’nın sesi.
Sabah o arabaya eğilmiş, Ertuğrul ile konuşurken Oya görmüştü. Şebnem’in değil bir erkek, kız arkadaşları ile bile takılmadığını bildiği için, güzel bir arabayla onu iş yerinin kapısına bırakan adamı merak etmişti. Arabanın içinden çok yüzünü seçememişti ama genç olduğundan hiç şüphesi yoktu.
“Hangi yakışıklı?” dedi Şebnem zaman kazanmak için.
“Şebnem, Oya ben hatırladın mı? Gördüm seni az önce arabanın içine geri düşmek ister gibi bir halin vardı!”
“Arkadaşım!” dedi birden bire, “Beni durakta görünce, şey oldu. Bu tarafa geliyormuş. Tesadüf yani!”
“Aşk tesadüfleri sever bilirsin!” dedi Oya yine imalı imalı.
“Ne aşkı Oya! Saçmalama!” diye tersledi arkadaşını, Oya’da işleri beklediği için “Öyle olsun!” diyerek gülümsedi ve “Öğlen alırım lafı ağzından!” diyerek gitti. O gidince hırsla çantasından çıkardığı ıslak mendille ayakkabılarını silmeye başladı, bu defa da doğrulurken kafasını masaya çarptı.
Zaten ne olduysa bu Oya yüzünden olmuştu. Bilgisayarını açıp, günlük işlere odaklanacaktı ama aklı başına gelebileceklerden bir türlü kurtulamadığı için, yerinden kalkıp, ofisin penceresinden dışarı baktı. Cadde üzerinde olan şirketin önünde trafik her zaman ki yoğunluğu ile akıyor, insanlar mesai başlamış olmasına rağmen asık suratları ile hızlı hızlı yürüyorlardı. Dışarıda adamlara benzeyen kimse görmeyince geri gelip sandalyesine oturdu. İş ekranını atlayıp, internette ev ilanları aramaya başladı. Bir yandan da, evini bilip önünde bekliyorsa bu adamlar kimseye görünmeden nasıl taşınacağını düşünmeye başladı. Kiralar öyle yükselmişti ki baktıkça umudu da kırılmaya başladı. Sonra ofis arkadaşlarından biri o gün tamamlanması gereken işle ilgili bir şey sorunca, panikle saate baktı ve iş ekranını yeniden açıp, kendini işe vermeye çalıştı. Öğlen olduğunda epeyce toparlamış, kafasını da bu talihsiz olaydan biraz uzaklaştırmıştı. Oya az sonra ofisin kapısından girer, sabah ki konuya devam ederdi kesin. Oya gelmeden işi çıkmış gibi şirketten çıkıp biraz yürümeyi düşündü ama adamlara rastlar da panik olur diye hemen vazgeçti. Çalıştıkları şirketin bodrum katında yemekhaneleri vardı. Öğle yemeği için dışarı çıkmaları gerekmediği için şükretti ve az sonra Oya tahmin ettiği gibi ofisten içeri girdi.
“Haydi bakalım!” diyerek başına dikildi hemen.
Şebnem de masasını toparlayıp, kalktı ve birlikte yemekhaneye indiler.
“Adı ne?” diye fısıldadı Oya kulağına, tepsileri ellerinde yemek sırası beklerlerken.
“Adı ne?” diye tekrarladı Şebnem’de, söylediğinden emindi ama şimdi hatırlamıyordu.
“Ben sana soruyorum şapşik! Yoksa adı da mı sır!” diye kıkırdadı Oya.
“Ah sen başıma ne işler açtın bilsen!” diyecekti ama onu da bu belaya bulaştırmak istemediği için vazgeçti, o anda Ertuğrul dediğini hatırladı genç adamın.
“Ertuğrul!” dedi tepsisini yemek koymaları için uzatırken.
“Soyadı ne?”
“Ne yapacaksın, nüfus memuru gibi!” diye geçiştirdi gülmeye çalışarak ama Oya belli ki peşini bırakmayacaktı.
Geçip boş bir masaya oturduklarında Oya yeniden sorguya başlamasın diye işlerle ilgili bir konu attı ortaya ama Oya’ydı bu bir kez ipin ucunu yakaladı mı asla bırakmazdı, “Almaya da gelecek mi?” dedi hemen konuya dönerek.
“Gelecek!” dedi sıkıntıyla Şebnem gözü masanın üzerindeki telefonuna kaydı hemen. Haberleşiriz demişlerdi ama henüz haber yoktu. El alemin adamının üzerine sabah sabah sıcak kahveyi dökmüş, kendini işe bıraktırmış, bir de akşam gelip almasını istemişti. Sanki her şeyin yeni farkına varıyormuş gibi birden omuzları düştü.
“Kızım sen ne yaşıyorsun bu sabah?” dedi Oya gülerek, “Aşık mısın yoksa?”
“Yok Oya ya, ne aşkı!” dedi sıkıntıyla ve yemeğine eğdi başını, hızlı hızlı bitirip bir an önce kalkmak istiyordu. Sabah da bir şey yemediği için midesi bulanmaya başlamıştı.
“Taşınmayı düşünüyorum!” dedi sonra pat diye, en azından bu kadarını diyebilir, Oya’nın da dikkatini dağıtabilirdi sabah hakkında.
“A nereden çıktı? Dün bir şey demedin?” dedi Oya şaşkın şaşkın.
“Gece karar verdim! Bu sokak pek güvenli değil!”
“Korktun mu yoksa dün giderken, sana dedim ama bırakayım diye!”
“Yok da yani, işte köpek möpek de çok biliyor musun? Sadece akşam değil yani, sabah da oluyorlar! Zaten eski bir ev, sorunu da bitmiyor!” dedi yemeği hızla kaşıklamaya devam ederken, Oya tam ağzını açmıştı ki, “Evler de öyle pahalı ki!” diye konuyu iyice perçinlemeye devam etti, “Nereden bulurum bilmiyorum!”
“Canım acelen ne?” dedi Oya, “Yavaş yavaş bakarız beraber!”
“Yok yok ben acilen taşınayım!”
“Bir şey mi oldu dün gece kızım söylesene! Çok tuhafsın bu gün? Bir de adam çıktı sürpriz yumurta gibi! Baksana yoksa oturduğun yeri mi beğenmedi!”
“Ya ne alakası var, durakta rastladık diyorum, ne bilecek nerede, nasıl evim!”
“Ne bileyim ben, benden çıkıp eve gittin, sabah bu adamla geldin şimdi de taşınacağım diyorsun!”
“Onunla ilgisi yok!”
“Akşam niye gelecek? Bir yerlere mi gideceksiniz?”
“Bir kahve içeriz belki!” dedi geçiştirmek için ve nihayet Oya’nın tabağı bitince hemen kalktı masadan. Oya arkasından gelirken, onların orada evlere bakacağını anlatıyordu, böylece yakın da olurlar, rahatça birbirlerine gidip gelebilirlerdi. Hayır akşam bırakacaktı aslında, gereksiz inatları vardı Şebnem’in. Kaladabilirdi ayrıca, ne demeye inat ediyordu sanki beşikte bebesi varmış gibi.
Oya konuşurken asansöre binmişler ve Şebnem’in katına geri gelmişlerdi.
“Haydi kolay gelsin!” diyerek indi asansörden ve iner inmez de telefonuna baktı bir mesaj ya da duymadığı bir arama var mı diye ama hiç bir şey yoktu. Elindeki işi bitirmesi gerektiği için masasına dönüp, çalışmaya başladı. Gözü telefona kaydıkça, “Gelmeyecek mi acaba akşam?” diyordu zihni. Zaten gelmesi bir tuhaftı. Olanlardan sonra, tanımadığı bir kıza niye bu kadar yardıma hevesli olsundu ki. Niye yardım ediyordu sahi? Hırlı mı, hırsız mı bilmediği bir adama bir güzel her şeyi anlatıp, bir de iş yerini öğretmişti.
“Aferin Şebnem sana aferin!” dedi farkında olmadan yüksek sesle, “Bu kafayla daha senin çok iş gelir başına!”
Öğleden önce işi soran arkadaşı ile göz göze gelince, sahte sahte gülümsedi, “Bir hata yapmışım da onu fark ettim, düzelteceğim şimdi!” dedi burnunu bilgisayara uzatıp işle ilgili olduğunu anlasın diye.
Arkadaşı hiç bir şey demedi. Zaten aylardır karşılıklı çalışmalarına rağmen iş dışında bir sohbetleri yoktu. Oya’nın dediğine göre patronun torpili ile gelmişti, her kata koyuyorlardı bir tane böyle. Katlarda ne olup, bitse hemen patrona yetiştiriyorlardı. Onların katında da vardı bir tane, üç ay önce Hüseyin bey onun yüzünden atılmıştı muhtemelen. Bir de bu şartlarda işten atılırsa neler olur diye düşünüp gerilince, hemen işe döndü yeniden. Gözü saatte hızla tamamlamaya başladı hepsini. Saat dört buçuğa doğru her şeyi bitirmiş kontrol ediyorken telefon çaldı. Bilinmeyen numarayı görünce boş geçecekti ki, Ertuğrul’un arayacağını hatırlayıp, telaşla açtı.
“Selam Ertuğrul ben!” dedi genç adamın sesi neşeyle
“Selam!” dedi Şebnem gözlerini karşısında oturan arkadaşına çevirince, onun da dikkat kesildiğini fark etti. Oya haklıydı büyük ihtimalle bu kız hakkında.
“Arkadaşımla konuştum, dört beş durak aşağıda hazır bir ev olduğunu söyledi.!”
“Sahi mi?” dedi heyecan dolu bir sevinçle.
“Evet istersen akşam arkadaşıma uğrayalım da sana evi göstersin!”
Heyecanla kabul edip, Ertuğrul geleceği saati de söyleyince, yüzüne bir rahatlama yayıldı.
“Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez derler! Bu çocuğun adı Hızır olmalıymış!” diyerek kendi kendine konuşurken, gene arkadaşı ile göz göze geldi, “Bitirdim atıyorum şimdi!” dedi hemen ciddiyete bürünerek
(devam edecek)