Bütün cesaretini toplayıp, evin kapısından çıktı ağır ağır merdivenleri inerken “Sakin ol, hiç bir şey olmayacak!” diye mırıldandı kendi kendine. Apartmanın kapısından çıkmadan yeniden saatine baktı biraz daha oyalanırsa zaten kendini ispat çabasında olduğu işyerinde de sorun yaşayacaktı. Dua ederek apartmanın kapısını açtı ve sokağa açılan kısa mesafeyi yürürken, tedirgin bir şekilde etrafı kontrol etti. Bahçe kapısından çıkınca elinde olmadan adamları gördüğü yere baktı hemen ama kimse yoktu. Deri bir “Oh!” çektikten sonra sokağın sonuna doğru hızlıca yürüyüp, kendini caddeye attı. Durağa kadar yürürken sürekli dönüp arkasına bakıyordu ki, yolun karşısında evden çıkmadan gördüğü iki adama benzer iki adam daha gördü. Hemen önünden geçtiği kahve dükkanının içine girdi. Gözü dükkanın camından dışarıyı tararken, boş bekleyemeyeceği için kasaya yaklaşıp bir filtre kahve istediğini söyledi. Kasanın arkasındaki kız adını kağıt bardağın üzerindeki karton banta karalar gibi yazdıktan sonra arkasını dönüp, kahveyi hazırlamaya başladı. Şebnem de oyalanıyor gibi yaparak cama yanaştı ve adamların olduğu yöne baktı. Yine kimse yoktu.
“Her gördüğün takım elbiseli iki adamı deden sanmaya başladın galiba!” dedi kendi kendine, içi yine rahatlamıştı. Yine de her ihtimale karşı camdan da çok gözükmemek için kasaya döndü. O sırada kapıdan içeri giren genç adam hemen arkasına geçip, “Sırada mısınız?” diye sorunca yerinden sıçrayıverdi.
“Çok özür dilerim” dedi genç adam gülümseyerek, ne tesadüf ki onun da üzerinde spor ve çok şık bir takım elbise vardı ama gördüğü adamlarınki gibi koyu renk değildi.
“Ben özür dilerim boş bulundum! Kahvemi bekliyorum!” dedi gülümseye çalışarak ama konuşurken gözü sürekli dışarı kayıyordu Bir filtre kahve hazırlanmasının o kadar süreceğini hiç tahmin etmemişti. Kız sabah mahmurluğundan olsa gerek sallanıyordu da sallanıyordu. İşe geç kalacağını hatırlayarak yeniden saatine baktı. Bir kaç dakika sonra kız elinde adı yazılı bardakla geri geldi, “Şengül hanım!” diyerek kahveyi ona uzattı.
“Şebnem!” diye düzeltti gereksiz yere, sanki amaç sahiden üzerinde adı yazılı bir kahve içmekmiş gibi. Kasiyer kız gülümseyerek “Şebnem!” diye tekrarladı.
Bir an önce durağa varmak için tam döneceği sırada, genç adam, “Biliyor musunuz benim kız kardeşimin adı Şebnem!” deyince onu unuttuğu için bu sefer elindeki kahveyle sıçrayınca, kahve hem genç adamın açık renk pantolonun paçasına hem de onun ayakkabılarına sıçradı. Ne yaptığını fark edince iyice telaşe kapıldığı için adamın ne söylediğini bile anlamayarak arkasını hızla dönüp, kasanın yanından bir peçete aldı ve sanki zamanda olanları silmek istiyor gibi kuru peçeteyi genç adamın paçasındaki lekeye sürmeye başladı. Genç adam da Şebnem anı hareketlerle önünde eğilip paçasını silmeye çalışınca mahcup olmuştu.
“Lütfen hiç gerek yok!” diye onu kaldırmak için eğildiği sırada, Şebnem yüzüne dökülen saçlarından kurtulup kendi ayakkabısını silmek için aniden yükselince, bu sefer de kafası genç adamın burnuna çarpıverdi.
Kasadaki kız yüzünde alaycı bir gülümseme ile olanları seyrediyordu.
“Ah!” diyerek kafasını kaldırıp doğruldu Şebnem, “Gerçekten çok özür dilerim, bu kadar sakar değilimdir aslında!”
Bir eliyle burnunu tutan genç adam da onun çilli tatlı yüzüne bakıp, gülse mi, ağlasa mı karar veremeden baktı sadece. Sanki yaşananlar bir hayal dünyasındaymış gibi, yere koyduğu kahveyi de orada bırakıp, “Gitmem gerek, çok özür dilerim!” diyerek kapıya yöneldi bu kez. İyice gecikeceğini anladığı için bir yandan caddenin karşısındaki kaldırımını kontrol ederken, bir yanda da durağa doğru koşturarak yürüyordu. Cep telefonundan otobüsün gelme saatini kontrol ettiğinde bir dakika sonra durakta olacağını anlayınca, koşmaya başladı.
“Şebnem hanım!” diye bağıran sesi duyduğunda durağa varmak üzereydi ve otobüs de gözükmüştü.
Telaşla arkasını dönüp bakınca, elinde dükkanda bıraktığı kahve bardağı ve kahve lekeli paçalarıyla genç adamı gördü. Dönüp otobüse baktı, otobüs durağa yanaşmıştı ama az önce ne büyük ayıp ettiğini fark edince, bir kez daha dönüp gidemedi ve olduğu yerde genç adamın hızlı adımlarla ona yetişmesini bekledi. Genç adam, “Kahvenizi unuttunuz!” diyerek üzerinde çarpık çurpuk Şengül yazılan bardağı uzattı.
“Tuhaf bir sabah geçiriyorum, ne olur kusura bakmayın! Aklım hiç başımda değil!” diyerek bardağı uzandığı sırada, beklediği otobüs tıslayarak kapılarını kapattı ve yanlarından geçip gitti. Otobüsün arkasından, dertli dertli baktığını gören genç adam, “Bir yere yetişeceksiniz sanırım, sizi bırakayım mı?” dediği sırada, otobüsü takip eden gözleri karşı kaldırımda bekleyen takım elbiseli iki adamı fark edince, hiç düşünmeden “Çok iyi olur!” dedi ve adamlara sırtını vererek, arabasına doğru yürüyen genç adamın peşine takıldı.
“Adım Ertuğrul!” dedi genç adam.
“Şebnem!” dedi göz ucuyla karşı kaldırımı izlerken.
Genç adam elindeki anahtarla arabanın kapısını açınca, ondan önce koşarak gidip ön koltuğa oturdu. Ertuğrul da yüzünde komik bir gülümseme ile kapısını kapatıp, şoför koltuğuna geçti. Gidecekleri yeri söylesin diye onun yüzüne bakıyordu ama Şebnem’in gözü hâlâ karşıda bekleyen ve etraflarını kolaçan ediyor gibi görünen adamlardaydı. Bir tanesi gerçekten akşam gördüğü yüze çok benziyordu. Onu göremesinler diye koltukta iyice büzülüp, Ertuğrul’un arkasına saklanmaya çalıştı.
“İşe gideceğim!” dedi sonra anlamsız bir sesle, sanki Ertuğrul biliyor gibi.
“İyi de iş yeriniz nerede?” dedi Ertuğrul neredeyse kahkaha atacaktı ama ayıp olmasın diye kendini tuttu.
“Bakanlıklar da! Siz hareket edin ben tarif ederim!” dedi sonra koltukta iyice küçülerek.
“Birinden mi kaçıyorsunuz?” dedi Ertuğrul arabayı çalıştırıp, yola çıkınca.
Bindikleri yerden uzaklaşınca, koltukta toparlanan Şebnem ancak aklını toplayıp, Ertuğrul’un yüzüne baktı. Sabahtan beri yaptığı saçmalıklar şimşek hızıyla aklından geçince, bu nazik adama ne kadar ayıp ettiğini düşündü ve sorduğunu duymamış gibi, “Şey yapalım, siz pantolonu bana verin, ben kuru temizleme yaptırayım!”
Ertuğrul bu sefer kendini tutamayıp kahkahayı attı ama Şebnem’in bozulacağını düzenleyip, hemen toparladı kendini, “Şimdi demiyorsunuz herhalde değil mi?”
Şebnem bir anda kıpkırmızı oldu, “Hayır, hayır tabi ki şimdi değil!”
“Birinden mi kaçıyorsunuz?” dedi Ertuğrul tekrar, bir yandan yola bakarken bir yandan da dönüp, Şebnem’e bakıyordu.
Derin bir “Off!” çekti Şebnem, “Akşamdan beri başıma gelmeyen kalmadı!” diyerek hızlı hızlı olan biten her şeyi teker teker anlattı.
“Neden polise gitmediniz?” dedi Ertuğrul.
“Adamlar beni gördüyse ya! Polise gitmek ne kadar güvenli olur! Evimi biliyorlar, demin gördüm onlardı bence.” dedi korku dolu bir sesle ve “Benim acilen taşınmam lazım!” diye inledi.
“Gerçekten tuhaf bir şey yaşamışsınız!” dedi Ertuğrul ciddileşerek, “Bence adamlar sizi takip edip zarar verecek olsalar zaten yaparlardı, neden beklesinler?”
“Bilmiyorum ama olan her şeyi unutmak çok istiyorum!” dedikten sonra gözü yeniden Ertuğrul’un paçasına kayınca, “Ah sizi de sabah sabah ne hallere soktum! Lütfen beni affedin, bir de kendimi işe bıraktırıyorum!”
“Benim için de ilginç bir tanışma oldu!” diyerek gülümsedi Ertuğrul, o gülümseyince caddeden uzaklaştıkları için rahatlayan Şebnem de gülümsedi. Sonra elinde sıkı sıkı tuttuğu kahve bardağına bakıp, “Şengül ne ya!” dedi kendi kendine. Bakanlıklara yaklaştıklarında Şebnem nazikçe çalıştığı yeri tarif edince, Ertuğrul da kapısının önüne kadar bıraktı onu, “Size ne kadar minnettarım anlatamam!” dedi Şebnem inerken, bana adres veya telefon verirseniz pantolonunuzu hallederim ya da yenisini alırım!” dedi hemen arkasından.
“Hiç önemli değil zaten çok sevmiyordum ama isterseniz ben akşam da gelip sizi alabilirim! Yani tek başınıza yeniden oraya dönmeye korkmayacak mısınız?”
“Korkacağım!” dedi sesi titreyerek Şebnem.
“Bakın yeni tanıştık, biraz da tuhaf oldu biliyorum ama başınıza gelenler beni gerçekten üzdü. İsterseniz ben akşam gelip sizi alayım, civarda bir emlakçı tanıdığım da var, gün içinde hemen geçebileceğiniz bir ev varsa onu da sorarm!”
“Sahi yapar mısınız?” dedi Şebnem arabadan inmiş kaldırımdan eğilerek konuşuyordu Ertuğrul’la.
“Tabi, kaçta geleyim!”
“Beş buçuk altı gibi çıkıyorum, ben size numaramı vereyim o zaman!” diyerek hızlıca telefon numarasını söyledi, Ertuğrul da hemen telefonuna kaydetti. Arkada bekleyen araçlar sabırsızlandıkları için, “Gün içinde haberleşiriz!” diyen Ertuğrul’a kırk yıllık arkadaşı gibi el sallayıp, arabanın kapısını kapattı Şebnem. O hareket etmeden de hızla dönüp şirketin kapısına koştu. Koşarken saatine baktığı için elinde unuttuğu kahvede koluyla dönünce bir kez daha döküldü. Söylene söylene içeri girdiğinde beş dakika geç kalmıştı. Nefes nefese asansöre binip, kendi katının numarasına bastı.
(devam edecek)