Çıkmaz yollar – Bölüm 29

Nikahtan ve çocukların ziyaretinden sonra, Makbule hanım ve Mine hanımın ailesi, memlekete gitmek üzere hazırlıklarını yaptılar. Artık Makbule’de yuvasını kurduğuna göre, karı koca gidip biraz dinlenmek ve hava almak istiyorlardı. Daha doğrusu Makbule hanımın babası istiyordu. Yıllarca kızları için elinden geleni yapmıştı, henüz karısına söylememiş olsa bile niyeti buradaki evi kapatıp memlekete yerleşmekti. Mine zaten uzaktaydı. Ne zaman isterlerse kocalarını alıp ya da tek başlarına gelebilirlerdi.

Makbule, kafası ve işler bu kadar karışıkken ailesinin memlekete gidecek olmasından mutluydu. Hiç değilse ne olacaksa onlar gittikten sonra olurdu. Ablası da nikahın hemen ertesi günü eşinin işleri yüzünden Manisa’ya dönmek zorunda kalmıştı.

Laboratuvarın test sonuçlarını vereceği günün sabahı, yani nikahtan neredeyse bir hafta sonra, Remziye hanım daha gözünü açar açmaz saate bakıp, laboratuvarı aradı. Bir haftadır içi içini yiyordu. Bu Nimet denilen kızdan bir an önce kurtulmak, dahası bunca zaman şişirdiği içinin intikamını almak için sabırsızlanıyordu. Telefondaki kız kontrol etmek için biraz bekleteceğini söylerken, sinirden dudaklarını ısırıyordu.

Kız yeniden telefona dönüp, sonucu söylediğinde Remziye hanım önce elinden telefonu düşürdü, duyduğu şeye karşılık, bir cevap bile veremeden, yeren telefonu hışımla alıp görevli kızın yüzüne kapattı. Sinirinden neredeyse telefonu duvara fırlatacaktı ama malı kıymetli olduğu için yapmadı. İşler asıl şimdi sarpa sarmıştı. Bir haftadır telefonla musallat olsa da henüz evinin kapısından içeri giremediği kardeşini aradı. Geçen zaman boyunca Rasim salonda, Makbule ise onlar için hazırlanan odada uyumaya devam ediyordu. Gece geç uyudukları için Rasim’de henüz uyanmamıştı, telefonun sesiyle sıçradıktan sonra, Makbule uyanmasın diye hemen elini telefona attı. Bir haftadır o da merakla sonucu beklemesine rağmen, günün o gün olduğunu hatırlamamıştı. Bir haftadır karısının yüzünü güldürmek, onu yeniden kazanmak için çırpınıp duruyordu. Ablasının ismini görünce sinirli sinirli bir “Of!” çekti. Artık ayrı bir evi barkı vardı, ablasının bu sabahın köründe aramalarına sinir olmaya başlamıştı. Yine de sesine sinirini yansıtmadan açtı telefonu.

“Gözün aydın baba oluyorsun!” dedi Remziye hanım alaycı bir sinirle. Rasim’in beyninde birden çanlar çalmaya başladı, telefonu kulağından indirip, tarihe baktı.

“Şaka yapıyorsun değil mi?” dedi sonra yeniden kulağına götürerek, “Daha sabahın sekiz buçuğu abla! Ne ara öğrendin?”

“Bu bekletilecek şey mi!” dedi Remziye hanım sesindeki gerginliği belli ederek, “Böyle bir konuda şaka yapılır mı? Aldık başımıza belayı yine salaklığın yüzünden!”

Rasim bey ablasının ciddi olduğunu anlayınca, Makbule ile konuştuklarını hatırladığından iyice gerildi. Bu nasıl mümkün olabilirdi, evet hatırlamadığı saatler vardı ama hayatı boyu hiç bir kadına el sürmemişti ki Nimet’e sürsün, hele ki Makbule varken.

Rasim beyin sesi soluğu kesilince, “Aldıracağım gibi bir şeyler söyledi o gün, fikrini değiştirmeden bir an önce bu işi halledelim!”

“Abla ben daha yeni evlendim Makbule’ye ne diyeceğim! Gözünü seveyim sen hallet!”

“Tabi Rasim batırsın, Remziye toparlasın!” dedi Remziye hanım sinirli sinirli ama zaten kardeşinin bu işi beceremeyeceğinden adı kadar emindi. Dahası Nimet ile ikisini bir daha yan yana getirse bu sefer kim bilir neler olurdu.

“Abla yalvarırım!” dedi ağlamaklı bir sesle Rasim bey. Makbule duymadan bu işi hallederlerse, o da çocuğun ondan olmadığını söyler, bu işi kapatır, karısıyla mutlu olurdu.

“Tamam be tamam!” dedi Remziye hanım, “Yalnız bak bu Nimet’e verdiklerim boyumuzu aştı, takılan altınları geri vermem ona göre!”

“Tamam ne yaparsan yap! Ben alırım Makbule’ye yenilerini!” dedi Rasim bey ve telefonu kapatıp, başını ellerinin arasına aldı. Ablasının bu işin altından kalkacağına emindi. Takılan altınları Makbule henüz sormamıştı. Remziye hanımın kızları törenler sırasında takılan tüm altın ve paraları toplamışlar, ertesi gün yaptıkları ziyarette de kimse geri vermemişti. Şu anda Nimet’ten kurtulmak, altından, paradan her şeyden önemliydi.

Remziye hanım kardeşini kapatıp, hiç vakit kaybetmeden Nimet’i aradı. Nimet’de Rasim ve Makbule gibi henüz uyanmamıştı. Hamilelik sürekli uyku yapıyor, elini kolunu kaldıracak hâl bulamıyordu.

“Hemen yarına git randevu al, nereden alıyorsan, bu çocuktan kurtulalım!” dedi Remziye hanım doğrudan.

Nimet önce kocaman bir kahkaha attı, “Ne oldu inanmıyordunuz bana?” dedi pis pis.

“Yarına al randevunu, haber bekliyorum!” diyerek suratına kapattı Remziye hanım.

Nimet zaten hamileliğin vücudunda yarattığı değişimlerden iyice rahatsız olmaya başlamıştı, bir an önce kurtulmak ve tabi kurtulurken de kesesini yeniden doldurmak işine geliyordu. Daha önce sevgilisinden de bir kez hamile kalmış, daha fark eder etmez de hemen gidip aldırmışlardı. Yatağa iyice yayılıp, telefonundan merkezin telefonunu buldu ve ertesi güne kürtaj için randevu istediğini söyledi. Telefonu açan görevli kız, biraz bekletip, diğer randevuları kontrol ettikten sonra, ancak gelecek haftaya randevu verebileceğini söyleyince, Nimet en erken hangi günse onu vermelerini istedi. İstenmeyen gebeliğin sonlandırılması yapmadan önce gerekli muayenelerin yapılması için öğlene doğru en uygun saati verdi. Bu kısımda Nimet’in yanında kimsenin olmasına gerek yoktu ancak bebeğin alınacağı gün bir refakatçi mutlaka isteyeceklerdi.

Telefonu kapattıktan sonra klinikten randevusuna dair bir mesaj geldi, yatakta nihayet bu zulümden kurtulacağına sevinerek gerindikten sonra, Remziye hanıma kliniğin mesajını atıp, “En uygun gün buymuş ön muayene için!” yazdı ve telefonu bırakıp, yatağa yeniden yerleşti.

“Başka yeri yok mu?” diye yazdı Remziye hanım ama Nimet telefonu eline almadığı, alınca da umursamadığı için cevap vermedi.

İstediğin yeri seç diyen kendisiydi, ne diye bilmediği, güvenmediği bir yere gitsindi. Remziye’yi bir kez daha tuzağına düşürmüştü. Yakında bu hamilelik olayından da kurtuluyordu. Sevgili bu defa işlerin ciddi olduğunu anlamış, karısından boşanmak için gerekli girişimleri yapmaya başlamıştı.

GÜNÜMÜZ

Ozan, Rasim beyin yanından sonra hemen Ayşenur’un beklediği kafeteryaya indi. Ayşenur gözleri hâlâ ıslak Ozan gelir gelmez boynuna sarıldı. Uzun zamandır hissettiği en yüksek güven duygusunun içinde kaldı biraz. Ozan onu nazikçe oturtup içecek bir şeyler getirdikten sonra göz yaşlarını sildi.

“İstersen çıkalım biraz, burada beklesen de bir şey değişmeyecek!” dedi sonra.

Ayşenur, Ozan’ın getirdiği soğuk içecekten bir yudum alırken başını salladı. İnsanın böyle bir anda tutunabileceği birini bulunca hiç bırakmamak istemediğini hissediyordu o anda. Annesinden ve teyzesinden hiç haber alamamıştı, babası ile Ozan olmasa telefonda bile görüşemeyecekti. Halası ne arıyor, ne soruyordu? Hayatında hiç bu kadar tek başına hissettiği bir dönem olmamıştı.

Ozan o içeceğini bitirirken elini hiç bırakmadı. Sonra birlikte kalktılar.

“İstersen biraz yürüyelim önce!” dedi Ozan onun elini hiç bırakmadan, “Açık hava sana iyi gelir!”

Hastanenin önünden yokuş aşağı yürümeye başladılar. Ozan Ayşenur’dan her şeyi dinlemiş bile olsa kafasında onlarca soru olduğu gibi, ona nasıl yardımcı olacağını da bilemiyordu. Ayşenur’un ise tek hissettiği Ozan’ın sıcacık avucunun içindeki eliydi. O kadar yorgundu ki, adımlarını bile zor atıyordu. Ozan onun yürümekte zorlandığını fark edince, önünden geçtikleri yeşil bir parkta oturmayı teklif etti. Beraber bir süre konuşmadan oturduktan sonra, “Anneni bulmak için yapabileceğimiz bir şeyler olmalı” dedi çekinerek.

“Anneme inanamıyorum!” dedi Ayşenur beklediği bu sözlermiş gibi, “O kadar özverili, evine, ailesine sadık, sabırlı ve anlayışlı bir kadın nasıl bu noktaya gelebildi”

“İnsanlar bazen olaylara tepkisiz gibi durup, sonra bir anda karar verebilirler!” dedi Ozan.

“Tamam ama neden? Babam onun hayallerini gerçekleştirmek için her şeyi yapmaya çalışıyordu. Nihayet o çok istedikleri hayallerine kavuşacaklardı. Tamam halam korkunç bir kadın, yıllardır annemin üzerine çok gitti ama yani bir tek halam yüzümden babamı, hadi onu da geçtim beni nasıl bırakıp gidebilir? Gitmek bile değil ortadan kaybolmak!”

“Anneni hiç tanımadım ama anlattıklarından bu olanların mutlaka mantıklı bir açıklaması olmalı diye düşünüyorum. Şimdilik yapılacak tek şey belki de sakince beklemek diyeceğim ama yaşadığın şartlarda çok zor biliyorum!”

“Bir anda ailem dağıldı!” dedi Ayşenur yeniden ağlamaya başlayarak, “Çok mutlu olduklarına inandığım, güzel ailem darmadağın oldu ve ben ne yapacağımı bilmiyorum!”

Ozan ona sarıldı sessizce, ağabeyi ve Ayşenur’un eniştesi son görüştüklerinde, Makbule hanım ve Rasim bey hakkında bir şeyler konuşmuşlardı. Nursen’in kocası karısından duyduklarını arkadaşı ile paylaşıyordu. Aslında erkekler arasında bu sohbetlere pek girilmezdi ama Remziye hanım kimseyi ısıramayınca kızlarını daraltıyor, onlar da içleri şiştiği için kocalarına yükleniyorlardı. Birsen, Nursen gibi annesine her şeyi anlatmamayı, annesinin söylediklerini de kulak arkası etmeyi çoktan öğrendiği için, Remziye hanım kendine daha yakın bulduğu Nursen’e anlatıyordu daha çok. O da annesi ile birlikte gaza geliyor, önce kocasına anlatıp, sonra kendi derdiymiş gibi evde gergin gergin dolaşıyordu.

“Yani ne Makbuleymiş kardeşim!” demişti Ayşenur’un eniştesi, Ozan’ın ağabeyine, “Bunlar ne derse desin, kadını hep uzaktan iyi hoş görmüştüm ben. Kadınları bilirsin, dillerine birini doladılar mı dırdırın arkası gelmez! Ama yani ben bile şiştim artık evde huzur kalmadı!”

Ozan’ın ağabeyi de bu konuşmadan sonra, kardeşinin Ayşenur ile ciddi olduğunu tahmin ettiğinden gelip ona anlatmıştı duyduklarını. Bu aile gerçekten tuhaf bir aileydi. Ayşenur da iyi bir kıza benziyordu ama konu bir tek o olmadığı gibi, uzaktan Makbule hanım gibi hoş görünüyor olabilirdi.

Ozan, Ayşenur’u daha da üzmemek için bunların hiç birinden bahsetmemişti. O Makbule hanımı tanımasa da, Ayşenur’dan dinliyordu bir süredir ve şu son olaya kadar gerçekten makul, mantıklı ve iyi bir insan olduğunu düşünmüştü. Rasim bey de dünya iyisi, karısına kızına tapan bir adamdı. Remziye hanımın daha önce damadı ile de uğraştığına dair şeyler de dinlemişti ağabeyinden, belki de kadını sonunda gerçekten delirtmişlerdi ama o zaman kızını niye geride bırakıp gitmişti.

“Teyzenin bakım evinde kaldığını söyledin!” dedi aklındaki düşüncelerin devamı gibi.

“Evet!” dedi Ayşenur iç çekerek, “Yani elde ayaktan düşmeden böyle bir yer istediğini söyledi annem. Çok üzülmüştü ama teyzeme de hak veriyordu herhalde.”

“O zaman baban niye oraya gidip bakmadı da teyzenin evine gitti?”

“Çünkü annem teyzeme gidiyorum dedi! Teyzemin evinde yaşamaya gittiğini düşündük. Yani ben de öyle anladım. O huzur evindeyken, ev boş duruyordu ama babam eşyalarının bile gittiğini, teyzemin taşındığını söyledi! Hangi huzur evine gittiğini bile bilmiyoruz. Komşuları da bilmiyor! Hayır o değil de başka bir adam nereden çıktı?”

(devam edecek)

Yorum bırakın