GÜNÜMÜZ
Rasim bey hastane odasında olanları düşündükçe ruhuna sıkıntılar giriyordu. Makbule ile evlenmek ve onu kaybetmemek için ne biliyorsa yapmıştı. Ablasının kuklası olmuştu çoğu zaman ama sırf ablası karısını daha incitmesin diye katlanmıştı hepsine. Aslında Makbule hanımın bir gün gideceğini hep biliyordu içten içe, ölesiye korkuyordu bunu yaşamaktan ama olmuştu işte. Onun Ayşenur’a bağlılığı, bir öz anneden fazlasını yapmaya uğraşması umutlandırmıştı hep, “Beni bırakmak istese, onu bırakamaz” diye umutlandırmıştı kendini. Ayşenur neredeyse yirmi yaşına geliyordu artık ve Makbule’nin sabrı da tükenmişti demek.
“Ah Makbule!” diye inledi, “Biliyorum hak ettim ben bunları! Bilmediğim sensiz nasıl yaşayacağım?”
Ozan, Ayşenur’a saygı duyup geri duracağını söylese de bir türlü içi elvermiyordu bu ayrılığa, madem evleneceklerdi, hayatlarını paylaşacaklardı o zaman iyi gün de, kötü gün de birlikte olmaları gerekmiyor muydu? Ayşenur’un eniştesini arayıp, Rasim beyin yattığı hastaneyi öğrendi, habersizce geldi ama Rasim beye ziyaretçi kabul edilmediğini öğrenince, Ayşenur’a buradan da ulaşamayacağını anlayıp çok üzüldü. Ozan’ın hastaneye geldiği sırada, Ayşenur yine kafeteryadaydı. Bir gün önce dokuza kadar beklemiş, durmadan inip çıktığı halde babasının yanına giremeyince mecburen eve dönmek zorunda kalmıştı. Remziye hanım da gün içinde bir kez uğramış ama Ayşenur’u ne aramış ne sormuştu.
“Bana çekecek değil ya!” diyordu sinirinden, “Ya babası gibi aptalın önde gideni, ya annesi gibi şeytan!”
MAKBULE HANIMIN GİDİŞİNDEN ÜÇ AY ÖNCE
Doktorların umut verici konuşmasına rağmen Mine hanımın hastalığı ilerliyordu. Bu haliyle haftalardır dil döküyor olmasına rağmen, kardeşini ne Ragıp beyle evlenmeye, ne de mirası kabul etmeye ikna edememişti. Ragıp bey, Makbule hanımı daha fazla rahatsız etmemek için artık aramıyor ama Mine hanımı da desteksiz ve dostsuz bırakmıyordu.
“Bu böyle olmayacak!” dedi son ziyaretlerinden birinde, Mine hanım iyice zayıflamış, güçten düşmeye başlamıştı. Yanınıza birini tutalım, kardeşiniz de ailesini bırakıp gelemez, bu böyle tek başına yaşanacak bir süreç değil! Daha çocuklarınıza bile söylemediniz! Bilmeye hakları var!”
“Biliyorum!” dedi Mine hanım, “Söyleyeceğim ama bu gidişin sonu iyi olmadığı artık belli, şimdiden bilip de niye üzülsünler. Yapacak bir şey de yok ki ellerinden gelsin. Biliyorsunuz ikimiz de yaşadık bu süreci daha önce, insan çok üzülse de kendi başına gelmez sanıyor ama oluyor işte!”
“Bakın Mine hanım, dostluğumuz gerçekten çok güçlü, sizi kaybetmeyi hiç istemiyorum, benim ve eşim için yaptığınız iyilikleri biz kimseden görmedik. Rahmetli de sizi gerçekten çok severdi biliyorsunuz.”
“Biliyorum Ragıp bey, ömrünüzü bana borçlu hissederek geçirmeyin siz de lütfen! Ben bir dost, bir insan olarak üzerime düşeni yaptım. Fazlası elimden gelse onu da yapardım. Eşim öldükten sonra siz de bana, çocuklarıma sahip çıktınız. Bir günümüz ayrı geçmedi. Tek üzüntüm kardeşim, gözüm arkada gitmek istemiyorum ama hayat da onun hayatı!”
“Size söz veriyorum, ne olursa olsun, kardeşinize de kızına da bir dost olarak sahip çıkacağım!” dedi Ragıp bey hüzünlenerek, “Sanırım bu işi doğrudan evlilik veya flörtmüş gibi göstererek yanlış yaptık. Rasim bey aslında çok şanslı adammış ama işte başından beri hiç şansları yaver gitmemiş!”
“Evet haklısınız benim hatam. Ben istedim ki, gönlü de birini sevsin, güvende hissetsin. Rasim ile evlendiğinden beri kendini Ayşenur’a adadı kardeşim. Kocasına da ablasına da o kız için dayandı. Kocası da dememek lazım aslında ama neyse! Makbule çok onurlu kızdır, baştan miras falan da desek zaten kabul etmezdi. Siz de Allah razı olsun elinizden geleni yaptınız, daha ne yapacaksınız?”
“Beni dinlemediniz, mirasın bir kısmını zaten hayır kurumlarına bırakacağım, bir kısmını da size bırakırdım, siz ölünce de kardeşinizin eline de geçerdi.”
“Ragıp bey benim iki tane çocuğum var Allah uzun ömür versin, kimseye muhtaç olmasınlar. Siz yaşarken mirası bana bırakacak olsanız bile, zaten çıkar kayıtlarda, bana zar zor ilgi gösteren çocuklar, o paradan Makbule’ye verirler mi? Oysa Makbule’ye kalsa, o yeğenlerine de, Ayşenur’a da ne yapacağını bilemez. Ayrıca artık sizin paranız üzerinden böyle planlar yapmak da inanın beni çok rahatsız ediyor. Sizden son bir ricam, iyice elden ayaktan düşmeden maaşımla kalabileceğim bir bakım evi ayarlayın bana. Bu evi de satışa çıkartayım, parayı da çocuklarıma paylaştırayım!”
“Tabi, eşim rahmetli istememişti o zamanlar biliyorsunuz. Yoksa çok iyi yerler aramış bulmuştum ben ama evde ölmek istedi!” dedi Ragıp bey gözleri dolarak, “Siz de giderseniz çok yalnız kalacağım, Allah’tan ümit kesilmez, bir bakım evine yatarsanız orada size çok iyi bakarlar. Daha yolun sonuna gelmedik çok şükür!”
Doktor Mine hanıma mümkün olduğu kadar cep telefonu kullanma dediği için, Makbule hanımla çocuklardan kalan diz üstü bilgisayardaki hızlı mesajlaşma uygulamasından sesli mesaj bırakarak haberleşiyorlardı.
Remziye hanım, yıllarca Makbule hanıma yaptıklarını şimdi kızına yapmaya çalışıyordu. Nursel, Ayşenur’un biriyle görüştüğünü annesine yumurtlamış, o da yememiş içmemiş Makbule hanıma söylemişti. Ayşenur genç bir kızdı, aşık olmasında ayıp bir şey yoktu. Üstelik çocuk da eniştesinin arkadaşı olduğuna göre elbet uygun bulduğu bir zamanda anne ve babasına da söylerdi.
“Ah!” diye inlemişti Remziye hanım bu sözün üzerine, “Daha görecek nemiz kaldı acaba?”
Makbule hanım onun ne kastettiğini çok iyi anlamıştı ama cevap vermedi. Bu kadının her şeyde söz sahibi olup, hayatlarını mahvetmesi gibi kızının da hayatı ile oynamasına izin veremezdi. Ayşenur aklı başında bir kızdı, biriyle görüşüyorsa mutlaka iyi biriydi ve elbette gelip ailesine söylerdi. Ortada fol yok yumurta yoksa gelip neyi anlatsındı çocuk. Ayrıca Nursel ablası ile eniştesine güvenmiş haber etmişse, zaten saklayacağı bir şey yok anlamına gelmez miydi bu? Çocuğu, kızlarıyla tanıştıran kendileriydi, şimdi de sanki ahlak dışı bir şey yapıyormuş gibi imalar da bulunuyorlardı. Remziye hanıma çok kızmakla beraber, Ayşenur’a hiç bir şey söylemedi. O kızına güveniyordu ve gelip kendi anlatmasını bekleyecekti. Zaten onlara söylediğine göre fazla uzatmadan gelir annesiyle de paylaşırdı.
“Şimdiden bu işlere başladıysa okumaz bu kız bak demedi deme!” diye kapatmıştı telefonu Remziye hanım haberi yetiştirdikten sonra.
Makbule hanım da bunaldıkça ablasına sesli mesaj bırakıyordu ama üzülmesin diye artık her şeyi eskisi gibi anlatmıyordu tabi. Sadece bu son olayı artık sıradan bulduğu için anlattı.
“Makbule canım kardeşim, Allah her şeyi gönlüne göre versin! Bu çocuğun da, adamın da şansı sen oldun gerçekten ama kardeşim şans bir senin yüzüne gülmedi!” diye mesaj bıraktı.
“Abla bak gene Ragıp bey konusunu açacaksan üzülürüm!” diye yanıtladı Makbule hanım.
“Yok canım yok, açmayacağım.” dedikten sonra Ragıp beyle konuştuklarını ona da anlattı. Makbule hanım ablasının Ragıp bey ve ondan başka hastalığını kimseye söylemediğini biliyordu. Onu defalarca yanına çağırmış ama Mine hanım kabul etmemişti. Bunca yıldır bir kez bile gelip rahatsız olacaklar diye kardeşinin evinde kalmamıştı. Kocası öldüğünden beri hep Makbule hanım gitmişti ablasının yanına. Gidip de en çok kaldığı bir haftaydı zaten o da altı ayda bir ancak oluyordu. Bu süreçte ablasının yanında olmayı çok istese de, Ayşenur’u kocası ile görümcesinin eline bırakmaya içi razı olmuyordu. Bu kadın Rasim bey de yok diye eve çöreklenir, çocuğun burnundan getireceği gibi kim bilir aklına neler sokmaya çalışırdı. O yüzden bir bakım evi fikri onun da içine sindi. Bir tek evi satmasına gönlü razı değildi. Bu ölümü kabullenmek gibi bir şeydi ama daha öyle bir şey söz konusu olmadığı gibi kimler ne aşamalardan iyileşiyordu. Ev nasılsa çocuklarınındı her zaman, şimdiden böyle bir şeye girişmeye ne gerek vardı? Hem çocuklara hastalığı da söylemediğine göre, evi ne diye sattığını söyleyecekti.
Mine hanım çocuklara bir yaşlı bakım evine otel gibi yerleşip, rahat etmeyi planladığını söyleyecekti, öyle yapan çok insan vardı. Bu tür yerler illa elden ayaktan düşmüş ya da bakıma muhtaç insan almıyorlardı ki. Elin ayağın, tutup, aklın başında olduğu müddetçe istediğin gibi girip çıkıyorsun, yemeğin ekmeğin önüne geliyordu. Çocuklar da annelerinin yanında olamadıklarına göre, onun kendi kendine bulduğu bu çözüme itiraz etmezlerdi.
“Yine de ev dursun, çocuklar gelince kalırlar!” dedi Makbule hanım, ablasının bir daha dönecek bir evi olmaması fikrini kabullenmeyi hiç istemiyordu. Yine de kesin karar verirse, evi toplama ve bakım evine yatma aşamasında mutlaka geleceğini söyledi.
(devam edecek)