MAKBULE HANIMIN GİDİŞİNDEN YEDİ AY ÖNCE
Makbule hanım ablasının çenesinden kurtulamayacağını bildiği için, Ragıp beyle bir alış veriş merkezindeki kafede kahve içmeyi kabul etti. En azından biri görürse bile orada karşılaşmış olduklarını söylerlerdi. Ablasının başından beri onu korumak için çok uğraştığını ve hastalığını bahane ettiğini bildiği için en azından gönlü olsun istiyordu. Mine hanımın son doktor kontrollerinde hastalığının üçüncü evreye girdiği, dikkat etmezse geri dönüş olamayabileceği söylenmişti. Çocukları, Makbule hanım ve Ragıp beyden başka hastalığını bilen yoktu. Ragıp beye de iyi bir doktor ricası ile söylemek zorunda kalmıştı. Çocuklarına söylemek istemiyordu çünkü hayatlarını bölüp bununla uğraşacaklarını hiç sanmıyordu. Zaten yeterince hayal kırıklığına uğramıştı evlatlarından bir de bunu yaşamaya hiç hazır değildi. Ölecekse ölürdü zaten, ölme ihtimali var diye gelip onun yanında kalmayacaklarına göre, uzaktan uzağa yakacakları ağıtları dinleyip, kendi hali yetmez gibi bir de onları teselli etmek istemiyordu.
Makbule hanımla, Mine hanıma anne ve babaları öldükten sonra yüklüce bir miras kalmıştı. Mine hanımın, gerçekten iyi bir insan olan kocası, karısının parasına kesinlikle el sürmemiş, onu kendisi nasıl değerlendirmek istiyorsa öyle yapmasını söylemişti. O da iki evlatları olduğunu ve hayatın ne getireceğini bilmedikleri için bu paranın çocuklara kalmasını istediğini söylemiş, para bankaya Mine hanımın üzerine yatırılmıştı. Makbule hanıma düşen pay ise maalesef mirası duyunca kardeşine ihtiyaçları olduğunu söyleyip, ağlayan Remziye hanıma borç diye verilmiş ama bir daha geri almak da mümkün olmamıştı. Mine hanım kız kardeşinin parayı kocasının ablasına verdiğini duyunca kıyametleri koparsa da, artık olan olmuştu. Makbule hanımın para da, pul da gözü yoktu, evinde huzurlu, mutlu olmak istiyordu. Remziye hanım, kocasının ablasıydı, elbette bir gün parayı geri ödeyecekti.
“Ah Makbule, annemle babam bu halini görseler, bir daha ölürlerdi!” demişti Mine hanım iç çekerek. Bu adam hayatına girdiğinden beri başına gelen onca saçmalığa rağmen, hâlâ bütün iyi niyetiyle, onlara güvenmeye devam ediyordu.
“Senin o salak kocan, çocuğunu da düşünmüyor anlaşılan!” demiş, Makbule hanım ağlamaya başlayınca, kardeşini daha fazla üzmemek için susmak zorunda kalmış, “Tamam bak başın sıkışırsa benim param bankada, biz kardeşiz, olur da o cadı görümcen paranı vermezse, yarısı senin, yarısı benim anlaştık mı?” diyerek onu da kendini de teselli etmeye çalışmıştı çaresiz. Remziye hanımın o parayı vermeyeceği gün gibi açıktı oysa. Yıllar içinde para geri ödenmeyince Makbule hanım bu defa da kocası üzülecek diye konuyu açmamış, sineye çekmişti olanları ama Mine hanım, her zaman hop oturmuş, hop kalkmış, kardeşine bu konuyu asla unutturmamıştı. Remziye hanımın düğünlerinde ve kızın doğumundan sonra da takılan tüm altınlara el koymuş olması yetmezmiş gibi, Makbule’nin ailesinden kalan paraya da tabiri caizse çökmüştü.
Remziye hanımın kardeşine savunması hep aynıydı, “Parayı bize ver değerlendirelim, yoksa senin bu savruk karın yer bitirir! Lazım olunca biz sana geri veririz! Bu kadınla para birikmez! Kızının geleceğini düşün! Sen düşüneceksin, o kıza kalmasın diye bile yer hepsini!”
Rasim bey ablasını karısı hakkında yanıldığına ne kadar ikna etmeye uğraşsa da, sonunda çenesinden kurtulmak için her zaman yaptığı gibi dediğini yapıyor, Makbule hanıma da sıkıştıkları için borç verdiğini söylüyordu. Aslında Remziye hanıma giden tüm o paralarla, Makbule hanımın hep yaşamak istediği o ev yıllar önce alınabilecek olsa da, maalesef mümkün olmamıştı.
Ayşenur okuldayken, Ragıp beyle buluştuğunda, biri görecek diye gerildiğinden, bir an önce kalkıp gitmeyi planlamıştı ama Ragıp bey bir türlü lafın sonunu getirmediği için iki kahve, üç çay içene kadar oturmak zorunda kaldı. Ragıp bey ablasını ve rahmetli eşini yıllardır tanıdığını, Makbule hanımı da hep onlardan dinlediğini, nelere katlandığını duyunca, böyle güzel ve akıllı bir kadının daha iyisine layık olduğunu düşündüğünü söylemeye başlayınca, Makbule hanım ablasının hiç bir özel bırakmadan adama her şeyi anlattığını anladı.
“Ragıp bey ilginiz için teşekkür ederim ama ben artık kalkayım!” dedi ama Ragıp bey henüz İstanbul’da olacağından gitmeden bir kez daha görüşmek için ısrar etti. Onun çekingenliğini anlıyordu ama ortada kötü bir niyet yoktu, onlar Mine hanımla da buluşup, sohbet ediyorlar sonra da ayrılıyorlardı. Kendini kötü hissetmemesi için dilerse, kızıyla ya da bir başka tanıdığı ile de gelebileceğini söyledi.
Makbule hanım adamı kötü niyetli pozisyonuna düşürdüğünü sandığı için utandı biraz. Aslında doğru söylüyordu ama yine de kocasının değil, görümcesinin kulağına gitse bu buluşma kim bilir neler duyarlardı.
“Sizi bu kadar geriyorsa, bir sonraki buluşmaya ben bir araç göndereyim, buradaki bir dostumun evinde buluşalım!” dedi Ragıp bey, Makbule hanımın gözlerinin endişeyle büyüdüğünü görünce de, “Korkmayın canım, dostum ve ailesi de evde olacak!” dedi gülümseyerek.
“Kısmet!” dedi Makbule hanım laf daha da uzamasın diye, Ragıp beyin tüm eve bırakma tekliflerine rağmen, dönmeden bazı işleri olduğunu söyleyip hemen ayrıldı alış veriş merkezinden. Ablasını dinlemiş buluşmuştu işte. Zaten şu hastalığı olmasa bunu da yapmazdı ama zaten tek başına kalan Mine hanımın onun yüzünden sürekli endişe etmesini istemiyordu.
Mine hanım kardeşinin artık yaşadıkları her şeyi kolayca savuşturamadığının farkındaydı. Gözlerinin içi gülen kadın gitmiş, yorgun bakışlı bir kadına dönüşmüştü. O da bu hayattan ayrılıp giderse, kardeşi bunların elinde iyice oyuncak olacaktı. Makbule hanım artık çok zorlandığını itiraf etmese zaten o da doğru giden bir yuvayı yıkma meraklısı değildi. Bu kadın daha ne kadar fedakarlık yapmak zorundaydı Rasim bey için. Bunca yıl boyunca başkasının kızını kendi kızı gibi büyütmüş, onun huzuru ve mutluluğunu her zaman kendininkinden önde tutmuş, ablası daha önce defalarca boşan demesine rağmen, Ayşenur’a bunu yapamayacağını, o kendi ayakları üzerinde durana kadar dayanacağını söyleyip durmuştu. Makbule hanıma kalsa daha beklerdi de, Mine hanımın zamanı kalmamıştı. O yüzden bir an önce kardeşini kurtarmak istiyordu. Ayşenur’a hiç bir şey söylenmeyeceğine dair aile içinde mutabakat yapılmıştı. Mine hanım, Remziye hanım ve kocası, Makbule Hanım, Rasim bey dışında kimse gerçeği bilmiyordu. Allah var Ayşenur, Mine hanımın düşündüğü gibi nankör bir evlat olmamış, hem annesine, hem babasına karşı saygılı, sevgili bir çocuk olmuştu her zaman. Mine hanım da seviyordu Ayşenur’u, zaten çocukların günahı neydi ki böyle durumlarda. O da kıyamıyordu ama kardeşi zaten eninde sonunda kavuşurdu yine kızına. Zaten aklı varsa, annesinin peşine gelir, halası denilecek o kadın ve babası ile kalırsa hayatını mahvederdi. Remziye hanımın kızları da aynı kendisi gibiydi. Herkes Rasim beyi saf salak bellerken aslında Makbule hanımla ikisi tencere kapak gibiydiler. Mine hanım ne kocasından, ne kocasının ailesinden görmemişti böyle şeyler, onun da evlatları başka türlü olmuştu işte nasıl olmuşsa. Ayşenur gibi güzel yürekli evlatlar yetiştirememişti maalesef. İki kardeşin kendine göre başka başka dertleri olsa da, anne ve babaları öldükten sonra birbirlerine her zaman sahip çıkmışlar, zorda kalınca çare üretmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Mine hanımın ailesinden kalan miras da çocukları evlenirken onlara gittiğinden artık ikisi için de ellerindekinden başkası yoktu. Mine hanım biraz da bu yüzden Ragıp beye zorluyordu kardeşini. Bunların elinde her şeyini vererek yaşayacağına, Ayşenur için de kendisi içinde rahat bir gelecek ancak Ragıp beyle olur, o da gözü arkada kalmadan ölür giderdi.
(devam edecek)