OLANLARDAN ALTI AY ÖNCE…
Mine hanım kardeşini aradığında sesindeki heyecan hemen belli oluyordu.
“Makbule, Ragıp bey İstanbul’a geliyormuş!”
“İyi de ne yapayım abla!”
“Kız ne demek ne yapayım. Senin telefonunu verdim. Gelince arayacak. Rasim gitmedi mi?”
“Gitti de, ben elin adamıyla nasıl buluşayım bir başıma?”
“Allah Allah gider bir kahve içer, yemek yersiniz. Sen demiyor muydun adamı hiç tanımıyorum diye. Tanı işte!”
“Abla sen benim başımı belaya sokacaksın bak, bir yemekle adamı nasıl tanıyayım!”
“Birden çok ye o zaman, Makbule sen gözünü açtın Rasim’i gördün bak dünyadan haberin yok!”
“Ayşenur duyarsa ne olacak?”
“Ayşenur senin kızın bir adamla yemek yedin diye ne diyecek Allah aşkına, adam arayacak bak, kendi istedi numaranı. Ayıp olur, çık bir yemek ye sen, sonrasını konuşuruz. Ha dersin ki bu adam hiç senin dediğin gibi değil! Vallahi bir daha bir şey demem!”
Makbule hanım sıkıtıyla kapattı telefonu. Aşk evlilikle beraber devam etmiyordu hiç bir zaman. Rasim bey sevilmeyecek bir adam değildi. Karısını, kızını hoş tutmak, Makbule hanımın beklentilerini karşılamak için elinden geleni yapıyordu ama yoruyordu hayat insanı, onu da yormuştu, kolay değildi tır şoförlüğü, parası iyi diye yapıyordu kocası da. Bir yandan da Makbule hanım içi kıpır kıpır hayat dolu bir kadındı. Yıllardır ne ona, ne kızına bir laf getirmeden elinden geldiğince istediği gibi yaşamıştı. Remziye hanımın tüm kışkırtıcılığına rağmen sesini çıkarmamış, kocası yokken de sırf o zor durumda kalmasın diye kızını alıp ziyaretlerine gitmişti. Mine hanımın haklı olduğu nokta şuydu. Makbule hanım hiç bir zaman o ailenin kızı olamamıştı, istemediğinden değil, onlar sürekli “Gelin” olduğunu ona hatırlatmışlar, o da içten açtığı bütün yürek kapılarını teker teker kapamıştı. Rasim bey iyi bir adam olmasa zaten tüm bu söylemlere katlanmazdı. Kocasının parasını yiyor diye laf eden görümcesi, hayatı boyu ev kadınıydı, ev kadınlığını küçümsemiyordu. Bir evi ayakta tutan elbette kadınlardı ama bunu yaparken o kocasının parasını yememiş miydi? Ne çirkin bir ifadeydi koca parası yemek? Bir yuva kurulduğunda herkes üzerine düşeni yapıyordu. Makbule hanım çıkıp başka adamların parasını mı yiyecekti, Rasim beyin kazancını yemeyip. Hoş zaten o tasarruf etmeye çalıştıkça Rasim bey onu bunalmaması gezip, tozması, üzerine başına sevdiği şeyleri alması için zorlamıştı. Ailesine karşı da elinden geldiğince onu korumuş, laflarına bakmamıştı. Ancak Rasim beyin hayatlarında olduğu dönemler, olmadığından daha fazlaydı ve Remziye hanım onun dışarı çıktığı zamanı kollar, geldiğinde de kızına sürekli annesinin gözü dışarda, para, pul delisi bir kadın olduğunu ima ederdi. Ayşenur küçüklüğünde bir oyuncak isteyip almadığı zamanlarda “Sen babamın parasını yiyorsun ama!” diye ağlardı. Kızına bu kadarını söyleyen bir kadının kocasına neler söylediğini tahmin etmek zor değildi. İnsan doluyordu zamanla, sevgi, aşk, hepsi güzeldi ama iki kişi arasında yürümüyordu evlilik, hele biri sürekli dışarıda olunca, aile ile yürümek zorunda kalıyordu. En çok da Remziye hanımın “Babasının evinde görmüş mü?” bunları lafına içerliyordu. Rahmetli babası ablası ve ondan maddi manevi hiç bir şeyi esirgememişti. Ha annelerini o kadar mutlu edip etmediği tartışılırdı tabi ama kızları dendi mi akan sular dururdu. Makbule hanım gözü aç girmemişti bu eve, Rasim beyin iyiliğine karşılık o da hiç şeytanlık düşünmemiş, elinden geldiğince kocasının olmadığı dönemlerde ona laf gelmesin, üzülmesin diye uğraşmıştı. Harika bir kız evlat yetiştirmişti hepsinden öte, Mine hanımın da her zaman söylediği gibi, sadece bir kız evladı babası başında değilken böyle yetiştirmek bile kocasının parasını yemek için bir sebepti. Kocasının parasını yemek neydi sahiden? Dilenci miydi Makbule hanım. Yokluktan bile gelmiş olsa, Rasim beyin eve bırakmadığı paraya el uzatmazdı. Remziye hanımın kocasının pantolonun cebinden para aşırdığını kızları küçükken ağızlarından kaçırıyorlardı. Nursel ve Birsen de haliyle büyüdükleri evin huyunu almışlardı. Ayşenur’u her gittikleri yere götürdükleri halde, çocuğun ağzından evde olan biten hakkında laf almak için yaptıklarına defalarca şahit olmuştu. Ayşenur, şeytanlık bilen bir kız değildi, saf saf her soruya cevap verirdi. Ragıp bey ya da başkası olmasa da Makbule hanım uzun süredir düşünüyordu bunları. Rasim beyin güzel huyları baskındı evet ama her insan gibi onun da hataları vardı. Makbule hanımın da vardı. Bunlar idare ediliyordu. İdare ederek yaşamak her zaman mutluluk anlamına mı geliyordu. Kocasıyla yapmayı özlediği çok şey kalmıştı içinde, banyoya girerken bile kızını nereye koyacağını şaşırırdı küçükken, tuvaletin kapısını bile kapayamaz, içi geçecek de evde çocuğun başına bir iş gelecek diye diken üzerinde uyurdu. Rasim beyin olduğu dönemlerde kızı için deli olurdu, Makbule hanım da biraz nefes alırdı ama sonra her şey yeniden başlardı. Remziye hanımla yaşananları hiç bir zaman geldiğinde kocasına anlatmazdı, zaten evinden uzakta olan adam, sayılı gün de canını sıkacak şeyler duymasın, ailesi ile Makbule hanım yüzümden arası bozulmasın diye uğraşırdı. Nasıl olduğunu bilmiyordu kendisi de ama her şey belki yavaş yavaş tükense bile bir anda bitmiş gibi bir sabah içi bomboş uyanıyordu işte. Kendine söylediği yalanlara bilincin bir tepkisiydi belki de bu. Hep başkalarının yalanları yakalanır, fark edilirdi ama insanın kendine söylediği yalanları en çok kendi bilmiyordu.
Rasim bey tüm iyiliğine rağmen evliliklerinin başlangıcından bu güne, hatta kızlarının doğumundan bu güne değişenlerin farkında değildi. Kızına hâlâ beş yaşındaymış gibi davranıyor, bir genç kız olarak istek ve beklentilerini fark etmiyordu. Ayşenur gerçekten çok uyumlu ve sakin bir kızdı, babasız büyümesine rağmen o da babasını hep gördüğü, bildiği kadarıyla hatırlıyor seviyor, hiç suçlamıyordu. Oysa okul müsamereleri, diploma törenlerinde herkesin babası evlatlarının yanındayken, Rasim bey çok azına katılabiliyordu. Kızının gözlerindeki hüznü silebilmek için, Rasim bey gelmeden onunla konuşuyor, Ayşenur’un kutlanacakları için planlar yapıyorlardı ama arkadaşlarının içinde işte bu benim babam diyemiyordu çocuk. İlkokul öğretmeni bir kez Makbule hanımı çağırıp, herkesin babası almaya gelirken neden Ayşenur’un babasının kızını okuldan hiç almaya gelmediğini sormuştu. Makbule hanım savunmuştu kocasını, işi böyleydi, ilgisizlik değildi bu. İlgisizlik kavramının arkasına konulan neden, anlamını tamamen değiştirebiliyordu. Her kelime böyleydi belki de.
Elinde telefon bunları düşünürken, mesaj uyarısı ile başını telefonuna eğdi.
“Merhaba Makbule hanım, Ragıp ben, İstanbul’dayım, uygun olduğunuz bir zaman sizi de görmeyi çok arzu ediyorum!”
Babasına sevgilisi ile yakalanmış bir çocuk gibi paniğe kapıldı, Ayşenur’un evde olmadığını bile bile gören var mı diye etrafı kolaçan ettikten sonra telefon ayarlarına girip, tüm mesajları sessize aldı. Oysa Rasim beyin mesaj ve aramalarını kaçırmamak için hepsini açık tutardı. Kocası endişelenir diye görür görmez cevap yazardı. Bunlar saygıydı. Sevgi de tabi ama zamanla bir dosta, bir arkadaşa, bir yoldaşa dönüşen bir sevgi belki. Onu bunca zaman mutlu olduğuna, borçlu olduğuna, minnetsiz olmadığına ikna eden şey hep bunlardı. Çok değerliydi hepsi de çünkü mumla aranıp bulunacak gibi değildi. Her zaman çok istediği o deniz kenarındaki evde, ablasının dediği gibi yedi yirmi dört Rasim beyle olacaklarını düşününce yüreğinin daralmasına engel değildi. Uzaktan veya arada bir gelen bir kocayı muhabbetli olduklarına ikna etmek kolaydı ama ya o zaman ne olacaktı?
(devam edecek)