Çıkmaz yollar – Bölüm 11

Ayşenur, gözü telefonunun saatinde her saat başı yukarı çıkıp babası hakkında bilgi almaya çalışıyordu ama görünüşe göre o gün de babasını görmesine izin vermeyeceklerdi. Tetkikler artırılmış, Rasim beyin toparlanması için gerekli önlemler alınıyordu. Şimdi ihtiyacı olan şey sakinlikti, hastane yönetimi ve Rasim beyin doktoru, babası toparlanana kadar hiç bir ziyaretçiyi değil odada, koridorda bile istemiyordu. Kattaki hastaların hepsi Rasim bey gibi sorunlar yaşıyorlardı. Hastaneye getirildiği sırada telefonu da yanında olmadığından babasına ulaşması şimdilik söz konusu değildi.

Biraz daha sakinleşip toparlandıktan sonra Ozan’a yine bir açıklama yapması gerektiğini düşünüp telefonu eline aldı. Ozan hastanede olduğundan sessize aldığı telefonundan iki kez daha aramış sonunda ona ulaşamayınca mesaj atmıştı.

“Nursel ablayla konuşmak zorunda kaldım. Seni gerçekten çok merak ediyorum. Anlattıklarından pek bir şey anlamadım ama babanın hastanede olduğunu söyledi. Yaşadıklarını benimle paylaşmıyor olmana üzülsem de sana saygı duyuyorum. Hiç bir şey söylemesen, hatta beni istemiyor olsan bile, bu zor süreçte dostun olarak yanında olmama izin ver!”

Gözyaşları su gibi akıp gitti yanaklarından. Aile dediği insanların yüreğinde bıraktığı ağırlıktan sonra, babası gibi olduğuna gönülden inandığı Ozan, Rasim bey tarafını gösteriyordu yine.

“Ah anne!” diye inledi, “Bunu babama nasıl yapabildin?”

“Annem bizi terk etti.” yazdı ilk cümleye, sildi bir daha yazdı, sildi bir daha yazdı, “Her şeyin bu hale nasıl geldiğini inan ben de bilmiyorum. Babamın bana ihtiyacı var ama şu an beni yanına bile almıyorlar. Dün halamla babam yüzünden aramızda tatsız konuşmalar geçti. Sinirlerim o kadar bozuk ki neyin doğru olduğundan bile emin değilim. Babam için dua et. Olanları sindirmem ve toparlanmam için bana biraz daha izin ver. Desteğini hissetmek benim için o kadar değerli ki. Teşekkür ederim.” yazdıktan sonra tereddüt etse de, gönder düğmesine basıp gönderdi.

Derin bir iç çektikten sonra telefonu masaya bıraktı ve yeniden ağlamaya başladı. Etraftakiler ağladığını görmesin diye yüzünü hastanenin avlusuna bakan cama çevirmişti. Annesi gidiş nedenini söylemiş ve arkasına bakmadan gitmişti. Peki teyzesi neredeydi?

OLANLARDAN BİR YIL ÖNCE…
“Çocuksa çocuk!” diyordu Mine hanım kız kardeşine. Makbule hanım, Ayşenur’un okulu olduğu için o sefer tek başına gelmişti ablasına, “Besledin, büyüttün, gençliğini verdin, sevgini verdin. Kızından bir anne olarak neyi esirgedin? Ayşenur kocaman oldu artık, bak benimkilere, ikisi de çekip gittiler yurt dışına. Hiç dediler mi bu annem yaşlanacak, tek başına ne yapar? Başına bir iş gelse yardımına kim koşar? Bak kardeşim aklını başına al! Çocuk da yalan, koca da yalan! Sen kendini düşünmedikten sonra kimse seni düşünmüyor!”

“İyi de abla! Çocukların her ay sana para yolluyor!”

“Aman Allah razı olsun! Senede bir kere bile gelmiyorlar. Ayda bir ‘Anne ne yaptın?” diye beş dakika arayıp geçiyorlar. Banka hesabına yatan paralar sence yalnızlığını alıyor mu insanın? Kocan da seni parayla besliyor, herkes gibi kocanın kolunda şöyle gezip tozuyor musun? Kadın olduğunu unutmadın mı sen de benim gibi? Hoş gene senin ki benim rahmetli yanında iyi bak Allah’ı var. Ama bu erkeklerin anlamadığı ne biliyor musun? Kadın sevildiğini hissetmek ister, değerli hissetmek ister. Akşam oldu mu kocasının kollarında güvende hissetmek ister! Hissediyor musun sen bunları?”

“Rasim elinden geleni yapıyor işte. Evet bana da yetmiyor, mutsuzum. Her gün kendimi dışarı atıyorum avunmak için. Sokakta el ele, kol kola karı kocaları görüyorum. Market torbaları ellerinde eşlerine yük taşıtmayan, her işi kendi halletmek zorunda olmayan onlarca kadın tanıyorum. Küçücük çocukla kar kış demeden her yere gittim. Yeri geldi bir erkeğin yapacağı her işi yaptım evde. İnsanlar da sanıyor ki, kocam para veriyor bir eli yağda bir eli balda yaşıyorum!”

“Ben de onu söylüyorum benim salak kardeşim. Yıllardır kızım dedin, tamam! Evlat can parçası. Benim hayırsızlara da kızıyorum ama Allah kimseye evladının acısını göstermesin. Mutlu olsunlar oldukları yerde, ona da tamam. Görümcen olacak o kadın arkandan sürekli atıp tutarken, bir kez olsun kapınızı çalıp, kızım bir ihtiyacınız var mı dedi mi? O el kadar kız büyürken, bir kez olsun yeğenini kucaklayıp, haydi bu gün de biraz dinlen dedi mi sana? Gelin şöyle, gelin böyle! Hangi bir gün bir saygısızlık ettin kocana veya ailesinden birine. Sırf kardeşinin parasını yiyorsun diye yemediğin laf kalmadı. Güzelliğin ayrı battı, ayakları üzerinde durman ayrı battı hepsine.”

“Of! İçimi şişirdin yine abla!”

“Ragıp bey, elli yedi yaşında, Manisa’nın en değerli iş adamlarından biri. Adamın kaç tane evi var. Karısı öleli neredeyse on yıl olmuş. Adamın hakkında tek bir kötü söz duymadım. Sen adama kuyruk sallamadın ki, görmüş beğenmiş işte!”

Makbule hanım genç kız gibi kızardı ablası konuşurken, Allah var boylu poslu, olgun, yaş almasına rağmen de gösterişli bir adamdı Ragıp bey, ablasının üye olduğu bir derneğin yardım toplantısında tanışmışlardı. Mine hanım uzun yıllardır derneğin en büyük bağışçısı olan Ragıp beyle görüşüyordu. Kızları yurt dışına giderken de çok yardımcı olmuştu. Ragıp bey bunca yıldır onu beğenmiş olsa Mine hanım hiç tereddüt etmezdi ama adam Makbule’yi beğenmişti işte. Herkesin evliliği sürüyormuş gibi görünse de, sürdürülüyordu daha çok. Adamın metresi ol diyen de yoktu ki bir ahlaksızlık olsun. Zaten Rasim beyle ilişkileri onca yıldan sonra her şey yolunda gibi devam etse bile eksilip, tükenmişti. Makbule hanım sırf kocasına duyduğu minnet ve kızına olan sevgisi yüzünden bu evliliği götürüyordu. Bunca yıl ayrı kaldıktan sonra o çok istedikleri evi alıp da gitseler, mutlu mu olacaklardı böyle? İlk evlendikleri o heyecan, mutluluk dört duvarla geri mi gelecekti. Birbirleri olmadan yaşamaya alışmışlardı, Rasim bey iyi adamdı ama karısına tek başına kalmayı, yaşamayı, her zorluğa göğüs germeyi öğretmişti. Gözlerinden yaşlar indiğinde yanında olamamıştı. Koca dediğin bir banka hesabı mıydı ki, Makbule hanım onca yıl kendinden verdikten sonra parayla pulla mı avutacaktı kendini.

“Ragıp beyin, Rasim’den farklı olduğunu ne düşündürüyor sana?” dedi çaresiz bir sesle Makbule hanım. Ablasının söylediklerine içten içe ikna olsa da, kendine bunu itiraf etmek istemiyordu.

Ragıp bey, Rasim beyden daha zengindi evet, peki ya başka özellikleri neydi bilmiyordu ki. Hoş Mine hanıma göre, Ragıp bey, Ahmet bey, Mustafa bey değildi konu, onlar olmasa da artık kendi hayatına bakmasını istiyordu kardeşinin. O da yorulmuştu böyle yaşamaktan. Üstelik çocukların ona yolladıkları paralarla ay sonunu anca getiriyordu. Ragıp beye evet derse kendisinin de rahat edeceği gerçeğini saklamıyordu. Makbule hanım her zaman güzeldi, alımlıydı, duruşu, konuşması, oturmayı, kalkmayı bilmesiyle herkesin odak noktası olurdu kolayca. Bu günlerden önce de talipleri çıkmış, evli olduğunu öğrenince çok üzülmüşlerdi.

“Hiç biri için boşa kocanı da bununla evlen dedim mi?” diye sordu Mine hanım, “Bu adamı yıllardır tanıyorum. Toplum içinde saygın bir kimliği var, çoluğu, çocuğu yok. Adam ölse miras hem senin, hem kızına kalır! Bir müddet sonra isterse Ayşenur’u da alırsın yanına. Yurt dışına gönderirsin kızını orada okur. Babası ile yine görüşsün tabi, kimse onun düşmanı değil!”

Bir yıl önce Mine hanımın Manisa’daki evinde ilk kez gündeme gelen bu konu, Makbule hanım evine döndükten sonra da bir kaç ay telefonda devam etti.

(devam edecek)

Yorum bırakın