Sabah halası erkenden gelince, Ayşenur’u koridora çıkarıp, ondan sakladıkları başka bir şey olup olmadığını sordu. Yıllardır ne söylediyse, baba kız onu susturmuşlardı ama haklı çıkmıştı işte. Hangi anne, hangi eş, kocasının onun hayallerini gerçekleştirmek için biriktirdiği paraları alıp giderdi. O güne kadar zavallı Rasim beyi sömürmüş durmuştu zaten, bir eli yağda bir eli bağda, başında koca da olmadan sefa içinde yaşadıktan sonra bu yapılır mıydı? Ayşenur halası konuştukça nefes alamayacak gibi oluyordu.
“Teyzen de yokmuş ortada! Kim bilir ne halt ettiler!” deyince, Ayşenur’un iyice tepesi attı.
“Hala yeter! Bunları sakın babamın yanında da söyleme! Bizim derdimiz bize yeteri bir de senin çeneni çekemeyiz!” diye bağırıverdi. Yıllardır sakin ve sessiz yeğeninin birden yükselmesi Remziye hanımda şok etkisi yaptı.
“Sen de yarın bir gün aynı şeyi yaparsın!” diye Ayşenur’un suratına tükürür gibi konuştuktan sonra, Rasim beyin odasının kapısını açmadan, “Kardeşime ben bakacağım bundan sonra!” diye hırladıktan sonra içeri girdi.
Rasim bey kapının önünde sesler yükselince gözünü açmıştı ama ne olduğunu anlayamamıştı. Ablasını görünce, “Kızım nerede?” diye sordu.
“Koridorda gelir şimdi!”
“Siz mi bağrışıyordunuz yoksa?” dedi üzgün bir şekilde.
“Herkesin canı burnunda Rasim, bunları sona konuşuruz kardeşim! Sen şimdi toparlanmana bak!” diye geçiştirdi.
Ayşenur, kapının önünde alı al, moru mor kalmıştı öyle, öfkeden tırnaklarını avuç içlerine sokuyordu. Halası destek olacağı yerde bir de kalmayan morallerini iyice sıfıra düşürmüştü. Babasının banka olayından sonra eve gelip neden spazm geçirdiği anlaşılıyordu. Halası kim bilir neler söylemişti de babasının sıkıntısını katlamıştı böyle.
Siniri iyice yükselince kapıyı sertçe açıp içeri girdi.
“Babama ben bakarım hala! Seninle bırakırsam belli ki bir kriz daha geçirteceksin!” deyiverdi.
“Gördün değil mi?” dedi Remziye hanım, kardeşine dönüp, “Anasına bak kızına al!”
“Abla, Ayşenur! Ne yapıyorsunuz!” dedi Rasim bey zorlanarak.
“Sen niye gitmedin o ananla?” dedi Remziye hanım bu sefer.
Ayşenur babasının yüzündeki ifadeyi görünce, cevap veremedi ama ters giden bir şeyler olduğunu anladığı için hemen koridora çıkıp, hemşireye seslendi. Hemşire gelip Rasim beyin tansiyonunu ölçtüğünde çok yüksek çıktığı için hemen ilaç verdi ve hem Ayşenur’a hem de Remziye hanıma artık odada beklememelerini söyledi. Koridordaki gergin anları onlar da gördükleri için hastanın durumunu zorladıklarını fark etmişti.
Ancak Remziye hanımın ne alttan almaya, ne de susmaya niyeti yoktu. Dışarı çıktıktan sonra Ayşenur’u kolundan tutup, “Ben kardeşimi size yem etmem artık!” dedi sinirli sinirli, “Ana kız kardeşimin başını yediniz yıllardır!”
Ayşenur dişlerini sıktı, tam ağzını açacaktı ki arkasından yeniden gerilen ortamı fark edip, onlara doğru yürüyen hemşireyi görünce sustu.
“Lütfen, hem kendi hastanızı, hem de diğer hastaları rahatsız ediyorsunuz. Burası tartışma yeri değil! Ya gidin başka yerde tartışın, ya da lütfen sessizce bekleyin!”
Ayşenur hırsla çekti kolunu halasından, geçip uzaktaki bir sandalyeye oturdu. Sinirden eli ayağı titremeye başlamıştı. Halası da hemen babasının kapısının önündeki sandalyeye oturdu. Hemşire bu arada olanları doktoru arayıp, rapor ettiği için yarım saat sonra doktor gelip, koridorda da ziyaretçi istemediklerini. Rasim beyi kontrol altına aldıklarını ve refakatçi kalmasını da uygun bulmadıklarını söyledi. Remziye hanım “Senin yüzünden!” der gibi Ayşenur’a bakınca, Ayşenur’da öfkeli bakışlarını hiç esirgemedi. Çantası ve eşyaları babasının yanında olduğundan doktordan izin isteyip, babasının yanına girdi. Rasim bey hemşirenin tansiyon ilacı ile birlikte verdiği hafif sakinleştirici ile yeniden uykuya dalmıştı. Gidip babasını yanağından öptü. Koridora çıktığında halası çoktan gitmişti. Uykusuzluk ve stresten artık yıkılacak duruma geldiği için o da mecburen dönüp eve gitti. Bu arada aramayacağım demesine rağmen halası ile tartışırlarken iki kez arayan Ozan’ın telefonunu meşgule atmıştı.
Her şey giderek bir aile faciasına dönüşüyordu. Annesi bir erkek için paralarını da alıp ortadan kaybolmuştu. Teyzesi de ortada yoktu. Halası yıllardır annesine karşı içinde tuttuğu her şeyi babası ile onun yüzüne püskürerek kendini rahatlatmaya çalışıyordu ama bu onu ne haklı yapıyor, ne de durumu olduğundan daha iyi bir duruma taşıyordu. Ayşenur ve Rasim bey görünüşe göre kimsenin umurunda değildi. Eğer halası böyle devam ederse, babasının kalbine daha fazla yüklenmesine neden olacaktı. Hayatında ilk defa her zaman saygı gösterdiği, aile büyüklerinden birine kontrolünü kaybedip yükselmişti ama pişmanlık duymuyor, aksine halası ile iletişim sürdüğü sürece olabileceklerden daha da korkuyordu.
İşin daha da kötüsü, eniştesinin ailesi ile Ozan’ın ailesinin görüşüyor olduğuydu. Henüz annesinin başka bir adamla gittiği gerçeği ortaya çıkmamış olsa bile, halasının bu noktadan sonra gerçeklere ihtiyacı olmayacağı için kim bilir onların kulağına neler gidecekti. Ozan’ın ailesi ile ilgili o güne değin tüm anlattıkları, halasının kafa yapısından bir farkı olmadığını gösteriyordu. Olanları halasının bakış açısıyla dinledikten sonra, ki halasının annesinin kızı diye yaptığı imalar kulaklarında çınlıyordu, onu gelin olarak ailelerine kabul bile etmek istemeyeceklerdi belki. Üstelik Ozan’a son günlerde bir şey anlatamadığı için kalbini fazlasıyla kırmış, bu noktadan sonra olanları ve kendini nasıl ifade edeceğini bilemez bir duruma sürüklenmişti. Yine de şimdi ilk düşünmesi gereken babasıydı. Neler olduğunu anlaması ve babasına bir şey olmaması için de ne yapabiliyorsa yapmalıydı. Halasını babasından uzak tutmanın bir yolunu bulmak da bunlara dahildi.
Eve gidince, uyumadan önce kafasını toparlamaya çalıştı, Ozan’a bir açıklama borçluydu ve Nursel ablası ve eniştesi muhtemelen Makbule’nin kendi gibi terbiyesiz kızının neler yaptığını çoktan öğrenmişlerdi.
Derin bir nefes aldı, “Gerçekten çok karışık bir dönemden geçiyorum. Toparlanınca sana her şeyi anlatacağım. Ancak bir süreliğine lütfen beni affet”
Telefon elinde beş on dakika Ozan’dan bir cevap gelsin diye bekledi ama beklediği yanıt gelmeyince, uykusuzlukla daha fazla baş edemeyip, oturduğu yerde uyuyakaldı. Telefonda elinden kayıp yere düştü. Bir kaç saat sonra önüne düşen boynunun ağırlığı ile uyandı ve uykunun sersemliği ile bu defa da kanepeye tamamen uzanıp, yeniden derin bir uykuya daldı. Ruh halinin de verdiği etkiyle neredeyse sekiz dokuz saat uyuduğunu fark ettiğinde panikle doğruldu kanepeden. Her yanı ağrıyor, başı çatlıyordu. Etrafına bakınıp telefonunu göremeyince eğilip düştüğü yerden aldı. Şarjı bitmiş, telefon kendiliğinden kapanmıştı. Hemen fırlayıp şarj aletini buldu ve telefonu şarja taktı. Telefona biraz enerji gidince hemen aramaları kontrol etti. O uyurken hastaneden aradılarsa diye derin bir korkuya kapılmıştı.
Nursel ablası ve Ozan’dan başka arayan olmamıştı. Çok uyuduğu için kendine kızarak hızlıca duşa girdi, üzerini değiştirdi ve hemen çıkıp hastaneye gitti. Babasının durumunda bir değişiklik yoktu, gece yine tansiyonu yükseldiği ve göğüs ağrıları devam ettiği için kontrol altındaydı. Doktor dün yaşananlardan sonra kesinlikle ziyaretçi alınmasını yasaklamıştı. Ayşenur’un tüm ısrarlarına rağmen koridora girip, kapıdan bakmasına bile izin vermediler.
“Hiç değilse geldiğimi söyleyin ne olur?” diye ağlayarak aşağı kafeteryaya indi. Halası ile tartışıp babasının yanına alınmadığı için kendini suçlu hissediyordu. Babasının ona en çok ihtiyacı olduğu zamanda, o öfkesini kontrol edememişti, halasının huyunu bildiği halde hem de. Şimdi içeri almıyor olsalar bile babasını öylece bırakıp eve geri dönemezdi. Hiç değilse kafeterya da oturup, saat başı da olsa yukarı çıkıp bilgi alabilirdi. Gereksiz yere saatlerce uyumuştu zaten, telefonunu şarja takabileceği bir fiş bulup, en yakındaki masayı ona doğru çekip oturdu.
(devam edecek)