Rasim bey yine sık sık evinden ayrı kalsa da hayat harika bir şekilde akıp gidiyordu. Ayşenur nihayet liseye başlamış, Nursen ablası ailesine, Ersel ağabeyi ile evleneceğini açıklamıştı. Her şey ortaya çıkmış olsa bile Ayşenur aslında başından beri bildiğini annesine söylemiyordu. Nursel ve Ersel çiftinin aile içinde nişanları yapıldıktan sonra artık birlikte gidilen gezmelerin saklanmasına gerek kalmadı. Ersel ağabeyi okuldan yeni mezun olmuştu, üniversite de edindiği yakın arkadaşları da artık nişanlısı ile tanışmak istediğinden arada bir buluşmalara onlardan birini de davet ediyordu. Nursen ablası, nişanlısının arkadaşlarından biriyle çok sevdiği kız kardeşi Birsen’in arasını yapma hevesindeydi. İnsan mutlu olunca, sevdikleri de onlarla benzer mutluluklar yaşasın isteniyordu demek.
Ayşenur’un da bu arada boyu uzamış, güzelleşmiş, ablaları gibi havalı bir genç kız olmuştu. Henüz lise üçüncü sınıf olsa da, Ersel ağabeyinin arkadaşlarından onu beğenenler de oluyordu ama bunlardan yine Makbule hanıma hiç bahsedilmiyordu.
Geçen yıllar içinde her şeyleri olsa da, Makbule hanım daha bir sessizleşmiş, daha mutsuzlaşmıştı sanki. Rasim bey onun bir an önce rahat hayatlarına geçmelerini istediğini biliyordu. Bunca yıl hep ayrı kalmak çok zor olmuştu. Haklı olarak artık kocasıyla, rahat yaşayacakları mutlu günlere başlamak istiyordu. Söylemekten çok yorulmuş olsa gerek ki, artık eskisi kadar hayallerinden, isteklerinden de bahsetmiyordu. Ayşenur kendi gençlik rüyaları içinde annesindeki bu değişimi pek fark etmese de, Rasim bey karısının giderek sararıp, solduğunu düşünüyordu.
Bir geldiğinde hasta olup olmadığını sordu ama Makbule hanım, alışılmadık bir şekilde onu tersleyerek hasta falan olmadığını söyledi. Aslında Rasim beyin niyeti Ayşenur liseyi bitirene kadar çalışıp, sonra kızları üniversiteye başlayınca, özledikleri o hayata kavuşmaktı ama Makbule hanımın yeni halleri o kadar beklemenin iyi bir fikir olmayacağını gösteriyordu. Mola yerlerinde kurduğu çok fazla arkadaşlığı vardı, geçenlerde onlardan bir tanesi, gelecek hayali kuran onlar gibi bir çiftin, tam her şeyin zamanı geldi dedikleri anda birinin hayattan ayrıldığını anlatınca çok üzülmüştü. Makbule hanım doktora gidip, en azından kontrol olmayı bile kabul etmiyordu ama Rasim bey ikisinin de mutsuzluk veya başka bir olumsuzluk yakasına yapışmadan önce, hayallerini yaşamaya bir an önce başlamaları gerektiğine karar verdi. Genellikle bir aydan fazla olan işleri pek kabul etmezdi ama planladığı gibi bir kaç yıl daha gidene kadar, son işlerini uzun işlerden alırsa, eline geçecek para da ona göre artacaktı. Karısına bu planlarından bahsetmeden, öncekilerden daha uzun işlere gitmeye başladı. Bir kaç iş sonrada karısına gelip, artık işi bıraktığını ve hemen gidip beğendikleri yeri alabileceklerini söyleyecekti. Ellerindeki para ile şimdi de bir yerler alınabilecek olsa da, Ayşenur’un üniversite hayatını da garanti altına almak lazımdı. Onlar emekliliğin tadını çıkarırken kızlarını da kendi haline bırakacak halleri yoktu. Eğer isterse şimdi yaşadıkları şehirde okur, evi ona bırakırlardı. Olur paralı bir okul kazanırsa da, anne ve babasının hayalini ertelememek için gitmeyecek kadar duyarlı bir kızı olduğunu biliyordu.
Rasim bey karısı ve kızına söylemeden, kendi kafasında planlarını yaparken, Ayşenur’da derslerini hiç ihmal etmiyor, onlara hep güzel günler gösteren babasının emeklerini boşa çıkarmamak için elinden geleni yapıyordu. Artık küçük bir kız olmadığından annesi ile gittiği her yere gitmeyi çoktan bırakmıştı. Makbule hanım arada bir ısrar etse de, o da artık kızının büyüdüğünü ve kendi yaşıtları ile olmasının daha iyi olacağına ikna olmuştu. Evli ve orta yaşın üzerindeki kadınların konuşacakları konular şimdi Ayşenur’un keyif alacağı şeyler değildi. Zaten eninde sonunda herkes ya kocasından ya çocuklarından ya da hayatından şikayet ediyordu. Ne olursa olsun Makbule hanım giyinip, süslenmeyi hiç ihmal etmiyor, daima ayakkabılarına uygun çantası, özenle yapılmış saçları, yüzüne yakışan hafif makyajı ve takıları ile girdiği her ortamda dikkat çekmeye devam ediyordu.
Rasim beyin de olduğu bir dönemde nihayet Nursel ablası ile Ersel ağabeyinin nikahları yapıldı. Birsen ablası da eniştesinin arkadaşlarından olmasa da biriyle görüşüyordu. Ablası ve eniştesini tanıştırmış ama şimdilik ailesine o da bahsetmemişti. Birsen ablası, ablasından farklı olarak öyle grup halinde buluşmalardan hoşlanmıyor, Nursel ablası da evlendiği için eskisi gibi hep beraber dışarı çıkmalar seyrekleşiyordu. Artık evli ve yeni işlere girdikleri için ikisi de bekarlıklarındaki gibi tatlı tatlı gezmeleri özleseler bile, sorumluluklarını düşünmek zorundaydılar.
Yine de eski arkadaşları ile birlikte ev oturması yaptıklarında, tanıdığı ve onu da sevdikleri için Makbule hanımdan rica edip, Ayşenur’u da aralarına katmaya devam ettiler, Birsen ablası ise ablasına gittiğini söyleyip, kendi erkek arkadaşı ile buluşmaya başladı.
Ersel ağabeyinin, okul arkadaşlarından birinin kardeşi olan Ozan, Ayşenur’u beğenmeye başlamıştı. Aralarında yedi sekiz yaş olsa da, Ayşenur hem görünüş, hem de davranış olarak yaşından olgun bir kızdı. Başlar da hem kendi ağabeyinden, hem de Ersel’den çekindiği için kimseye bir şey söylemese de, sonunda Ayşenur ile başka ortamlarda görüşme şansları olmadığından, bir araya geldikleri bir gün ona açılmaya karar verdi. Daha da doğrusu ayrı bir yerde buluşup, hislerini söyleyecekti. Bir gün Nursel ablasının evindelerken, Ozan bir yolunu bulup, herkes kendi muhabbetine dalmışken, gelip Ayşenur’un yanına oturdu. Kalabalık buluşmalar olduğu için daha önce birebir pek sohbet edememişlerdi. Ozan, tıp okuyordu, uzun boylu, kumral, dalgalı saçları ile oldukça hoş bir delikanlıydı. Ayşenur ortamı Nursel ablası ile Ersel eniştesinin arkadaş ortamı olarak gördüğünden, aklına bir şey getirmiyordu ama Ozan’ı ilk gördüğü gün onu beğendiğini düşünmüştü. Hatta bir kaç kez karşılaştıktan sonra her buluşmaya geliyor mu acaba diye düşünmeye bile başladığı doğruydu. Kendini onların arasında çocuk gibi gördüğünden, kendi kendine beğendiği Ozan gelip yanına oturunca epey heyecanlandı. Artık lise son sınıfa geçmişti ve üniversite sınavlarına hazırlanıyordu. Ozan doğrudan buluşma teklif edemediği için önce biraz Ayşenur’dan bahsettiler. Ayşenur kendini Ozan kadar akıllı bulmuyordu. Tıp okumanın ne kadar zor olduğunu arkadaşlarından duymuştu, üstelik diğer okulların aksine tam altı yıl okunması gerekiyordu. Ozan, Ayşenur’un sırf tıp okuduğu için onu çok akılı bulmasına gülümsedi. Ayşenur ne kadar olgun gözükse de, çocuksu bir tarafı hep kalıyordu. Bazı kadınlar hangi yaşa gelirlerse, gelsinler, biraz çocuk kalmayı başarıyorlar, Ozan’da böyle kadınlardan daha çok hoşlanıyordu. Ayşenur’un hiç bir zaman yaşlanmayan o kadınlardan olacağına hiç şüphesi yoktu. Biraz Ayşenur’un hedeflerinden, tercihlerinden, neyi neden istediğinden bahsetmeye başladıktan sonra ikisinin de çekingenlikleri yavaş yavaş ortadan kalktı. Ozan, Ayşenur’un baştaki gibi utana sıkıla değil, her zaman ki doğal haliyle konuşmaya başladığını fark edince, arada sırada buluşup, yine böyle güzel sohbetler yapabileceklerini söyledi. Ayşenur bunun bir teklif olduğunu anlayacak kadar büyümüş olsa da, bir anda kulaklarına kadar kızarıp, ne söyleyeceğini bilemedi. Gözleri ile onları dinleyen olup olmadığını hızlıca taradıktan sonra, “Olur!” diyerek gözlerini kaçırmaya devam etti. Ozan hemen telefonunu çıkarıp onun numarasını kaydettikten sonra mesaj atacağını, ondan sonra nerede ve ne zaman buluşacaklarını konuşabileceklerini söyledikten hemen sonra Nursen ablası, “Ne kaynatıyorsunuz?” diyerek yanlarına gelince başka bir şey konuşamadılar. Gecenin sonunda gizlice bakışıp, birbirlerine gülümseyip ayrıldılar.
Ayşenur, çok heyecanlandığı için eniştesi onu eve bırakana kadar telefonuna baktı durdu ama saat geç olduğu için Ozan’ın o gece yazmayacağına karar verip, telefonu baş ucuna bırakıp uyudu. Ertesi sabah gözlerini açar, açmaz eline aldığı telefonunda, beklediği mesaj ona gülümsüyordu.
“Günaydın, güzel kız, iyi uyudun mu?”
(devam edecek)