Akşamdan yanan ateşin sönmüş küllerinin yanına oturup ateş başında demlenmek için çekilmiş bir taşa oturdu. Önündeki manzaraya baktı, yıkık, dökük eskimiş evlerin aralarından uzanan dar sokakları takip etti gözleriyle. Herkes mutsuz değildi bu evlerde muhakkak, Fadime teyze, Kezban abla gibileri de çıkıyordu tek tük. Kuşlara baktı gökyüzünde tek tük uçuyorlardı bir şey olmamış gibi. Onlara neydi ki aşağıda olup bitenden, kendi minicik canlarını bu pislikten yükselterek kurtaracakları kanatları vardı. İçi boşalıyor gibi hissediyor, sanki taşın üzerinde değil de altındaymış gibi bir ağırlıkla eziliyordu. Gözlerini kapattı, belki görmeyip de duymak daha iyiydi dünyayı. Rüzgarın fısıltısı yüksekte daha çok duyuluyordu. Çömelip oturduğu taşın üzerinde kollarını dizlerinin üzerinde kavuşturup bıraktı başını. Biraz midesi bulansa da, az sonra bedenini saran uyuşukluğa teslim oldu öylece. Bir rüya görmeye başladı, gökyüzünde kuşlarla uçabildiği, yüzünde tertemiz bir gülüseme ile gökyüzüne yükselip, her şeye tepeden bakıyordu. Hiç tahmin etmediği kadar korkusuz ve mutlu hissetti kendini. İnsanların arasında yaşamaktan daha güzeldi gökyüzünde olmak.
Sonra Fadime teyzesi çıktı karşısına yere indiği güzel bir çimenlikte, elinde peçeteye sarılı kekler vardı yine, öyle güzel kokuyorlardı ki, hiç bir şey söylemeden ona uzanan ellerinden alıp, güzelce yedi kekleri. O kekleri yerken kayboldu Fadime teyze. Karanlık bir orman belirdi o an önünde, kalbi sıkıştı, geri dönmek istedi ama sanki ağaçlar yerden peydah olmuşlar gibi sarıp sarmalamışlardı etrafını, ayağının altındaki çimenler grileşti, gökyüzü olmadığı kadar gri bulutlarla kapandı. O bulutları geçip yeniden gökyüzüne yükselemeyeceğini düşündü üzüntüyle. Keşke hiç inmeseydi yere.
Bir bebek ağlaması duydu sonra, bakındı ama göremedi. Etinden, et koparılıyor gibi ağlıyordu bebek, çığlık çığlığa. Her bebek ağlardı belki ama bu öyle bir ağlıyordu ki Hüseyin kendini unutup, onu bulmak istedi ta yüreğinden. Sesin geldiği yönü anlamaya çalıştı ama sanki etrafını saran ormanın her yerinde ağlıyordu bebek. Yanılıyordu belki de, rüzgarın ağaçların arasından geçerken çıkardığı bir sesti belki duyduğu ya da hiç tahmin etmediği bir hayvan çığlık atıyordu ormanın derinliklerinde. Bir martı sesi gibiydi aslında daha çok, avaz avaz bağırıp duran bir martı, tüm ormana yayılan tuhaf bir şarkı söylüyordu. Ürperdiğini hissetti, grileşen bulutların arasında bir kaç şimşek çakında, karanlık ormanın bir kısmı aydınlandı. Sık ve korkutucu ağaçların arasında gölgeler geziyor gibi gördü irkildi. Ormanın ağlayan bebek şarkısı kesilmiyordu bir türlü, elleri ile kulaklarını kapatıp diz çöktü. Gözleri kapalı olduğu halde üzerine gelen karanlığı fark etti bedeni, annesi mi bulmuştu yoksa burada da onu, korkuyla açtı gözlerini. Dizlerine dayadığı başını kaldırdı etrafına baktı, gün kızıllığı bütün güzelliğiyle pisliğin üzerini örtmeye hazırlanıyordu. Ağlayan bebeğin sesi gitmemişti kulaklarından. Artık halisünasyonlar görmeye, olmayan sesler duymaya başladığını düşünüp, kafasını iki yana silkeledi. Kesilmedi ses, başını çevirip bakınca, tepenin, pisliğe bakan kenarında bir kadın silüeti fark etti. Ağlama sesi kucağında soluk bir battaniyeye sarılmış bebekten geliyordu. Belli ki başını kuma gömmüş gibi kıpırtısız duran Hüseyin’i fark etmemişti.
“Aklım ağır ağır yerine gelip, kucağında avuç kadar bebekle, ıssız bu tepenin başında ne işi olduğunu düşünmeye başladım. Çocuğu sımsıkı göğsüne bastırmış olsa da, çığlıklarına sağır olmuş gibiydi. Dikkatli bakınca, neredeyse benim yaşlarımda genç bir kız olduğunu fark ettim onun. Desenli uzun bol bir elbisenin üzerine, neredeyse dizlerine kadar uzanan açık renk örgü bir yelek giymişti. Başındaki örtünün altından bir tane örgü düşmüştü sırtına. Öylece duruyordu kıpırtısız. Bebeği göğsünden ayırıp, öne doğru bir adım daha attı ve aşağıyı görmeye çalıştı belli ki. O anda anladım iyi bir şey yapmayacağını. Bebeğin yüzünü battaniyesi ile iyice örttü, kollarıyla onu öne uzatıp, başını az sonra aşağı atacağı bebeği gömemek için olsa gerek yana doğru çevirdi. Diğer yana çevirdiği için hâlâ beni görmüyordu. Onu aşağı atacaktı! İçimi öyle bir dehşet duygusu kapladı ki, içime yeni bir can girmiş gibi öne atıldım farkında olmadan. Tam elleri gevşeyip, onu bırakacakken tuttum bebeği!“
“Ne yapıyorsun delirdin mi?” diye bağırdı Hüseyin tam düşerken yakaladığı bebeğin battaniyesini hızla kendine çekip, bastırmıştı kendi göğsüne.
Bebeği atmaya çalışan kız, korku dolu gözlerle baktı bir anlığına yüzüne, sonra arkasına bakmadan geldiği yoldan aşağı koşmaya başladı. Hüseyin kucağında neredeyse yeni doğmuş bebekle kaldı öylece uçurumun kenarında. Bebek başına gelecekleri sezdiğinden mi, istenmediğini bildiğinden mi ağlamayı hiç kesmiyordu.
Battaniyenin ucunu kaldırıp, kararmaya başlayan havaya rağmen yüzünü görmeye çalıştı bebeğin. Kızın peşinden koşmak aklına hiç gelmiyordu, gelse de zaten kız ondan kurtulmanın başka bir yolunu bulacaktı belli ki. Bebek gözlerini olacakları görmemek için ya da annesi mi ablası mı nesi olduğunu anlamadığı o kızı görmemek için belki sımsıkı kapamıştı. Elleri de gözleri gibi sımsıkı yumruk olmuştu. Yüzü pembe saçları neredeyse yok denecek kadar azdı. Bir kaç kez sokakta gördüğü yeni doğmuş kedi yavrularına benziyordu aynı. Yeni doğmuş bir tazeden çok, yaşlı bir adam gibi eskimiş görünüyordu gölgeler çoğaldıkça.
Durup dururken gelişen bu sahnenin içinde kendini fark etti bir anda. Buraya o bebek için planlananı kendi yaşamak için gelmişti. Daha doğrusu yaşayacağı son şey olması için ama az kalsın daha yolun başındayken ondan önce gidecek bir bebeğe sımsıkı sarılmış, kendisi de ağlıyordu.
Annesi miydi acaba o koşup giden, “Keşke annem de bana bunları yaşatacağına, bu uçurumdan aşağı bıraksaydı!” diye mırıldandı ama bebeğe layık görmedi bu sonu. Onu kucağında yeniden sarıp, hafifçe sallayarak gidip yine taşa oturdu.
“Ne yapayım ki şimdi ben seni?” diye sordu ağlaması kesilmeyen bebeğe, “Kendime yapamadığımı sana yapamam ki, kendime yapacağımı da yapamam! Karşısına çıkabileceğin en yanlış insana rastladın maalesef! İyi de olsa, çok çaresiz anları var insanın. Yolun sonuna geldiğim yerde, yolun başında, sona atılmak üzere olan senle ne yapalım şimdi?”
Bebek sallanmanın etkisi ile daha güvende hissetti belki kendini, belki yoruldu ağlamaktan iç çekerek, sessizliğe büründü. Kollarını biraz gevşetti Hüseyin’de elinde olmadan. Güneş eksildikçe, rüzgar üşütmeye başlamıştı.
“Burada böyle oturamayız!” dedi bebeğe, “Belli ki ikimizin de sonu bu gün değilmiş!”
Ayağa kalkıp hava karardığı için tam göremediği taşlı patikadan dikkatli dikkatli inmeye başladı. Az önce hayatının sonuna gelmiş bir kurban, şimdi kollarındaki canı kurtarmış olsa da ne yapacağını bilemeyen birine dönüşmüştü. Bebeği bırakan kız pişman olup geri gelse bile, bu çocuğu bekleyen iyi şeyler olmayacağı açıktı.
Yeniden eski sokakların, yıkık, dökük gece konduların olduğu evlerin arasına inince, kimseye görünesi olmadığından, havanın tam kararmasını bekledi bir kenarda. Bebeğin arada bir fısıltı gibi çıkan hıçkırığı dışında bir sesi çıkmıyordu. Açtı belki onun gibi, dermanı da buraya kadardı. Sokak kararıp, sessizleşince, ağır adımlarla geçip gitti mahalleden. Kendisi için en güvenli yeri de bilmediği için bebeği nereye götürse bulamıyordu. Sonunda kararını verdi ve mahallenin karakoluna doğru yürümeye başladı. Ona ne olacağı hiç umurunda değildi, bu bebeğe kendi kaderini sunamazdı. Hiç değilse onu kurtarabilirlerdi polisler belki, annesini bulmasınlar diye geçirdi içinden ama olanları anlatınca onlar da annesini bulmak, bilmek istemezlerdi herhalde.
(devam edecek)