Benim Hikayem – Bölüm 19

Ayağına büyük gelen ayakkabılarla yürümekte zorlansa da, karıştı kalabalığın içine. Kendi ayakkabılarının Galip bey onu sırtlarken ayağından kayıp gittiğinin farkına varamamıştı. Karnı açlıktan gurulduyordu ama ne gidecek bir kapı, ne de parası vardı. Yataktan kalkarken var sandığı canı da çekiliyordu yavaş yavaş, zaten yapacak bir şeyi olmadığı için bir caminin bahçesine konmuş banklardan birine oturdu gidip. İnsanlar abdest alsın diye yapılmış muslukları görünce doğrulup gitti yanına, kana kana içip, döndü banka. Etrafındaki her şey rüzgarda savrulan bir kuş tüyü hafifliğiyle uçuşuyordu sanki. Tam içi geçecekken ezanın sesiyle irkilip, kaldırdı başını. İkindiydi okunan. İnsanların camiye girip, çıkışlarını seyretti boş gözlerle. Kuşlar inip kalktı avludan, açık bırakılan muslukların sesi ninni gibi gelmeye başladı iyiden iyiye. Gözlerini açtığında gün batmaya dönmüştü iyice. Boynu önüne düşen başını taşımaktan ağrımış, sırtındaki dikişler de gerilmişti belli ki acıyordu. Dünyanın en rahat yatağındaymış gibi yan yatıp kıvrıldı bankın üzerine. Başının altına koyduğu koluna değer değmez yanağı, yeniden ağır bir uykuya daldı. Serumuna katılan ağrı kesiciler de kesiyordu dermanını ama zaten artık yaşamaya mecali kalmamıştı, isteği de. Sabah ezanı ile açıldı gözleri, sokak köpekleri kendilerince ulumaya başlamış, caminin bulunduğu caddeden arada bir geçen arabaların cılız ışığı ile aydınlanıyordu avlu. Günün ilk ışıkları ile abdest alınan çeşmelerin kurnasından su içmeye gelen kuşların cıvıltılarını dinledi kalkmadan. Buradan bakınca hayat nasıl da güzel görünüyordu. Güneş tüm karanlığı yutuyor, gamsız kuşlar suyun başında cilveleşiyor, şehrin üzerindeki sakin örtü hafif hafif aralanıyordu. Çeşmenin üzerine büyük ihtimal kuşlar yesin diye bırakılmış yarım simidi görünce hatırladı açlığını. Doğrulup gidince, kaçan kuşların kanat sesleri yankılandı avluda. Bir gün öncesinden beri kuruyan simit, taştan yapılmış bir simit heykeli gibiydi daha çok, eğilip, musluğu açtı ıslattı simidi, yarım simidin yarısını kuşlara atıp kalanını ıslak ıslak kendi yedi. Zaten hiç sahip olmadığı konforu arayacak hali de, isteği de yoktu. Uyumak iyi gelmişti belli ki, her yanı ağrısa da, en azından aklı başına geliyor gibiydi. Sabah namazına gelen bir kaç adam onun kuru simidi ıslatıp yediğini görünce geçerken hastaneden kaçarken giydiği montun cebine para sokuşturdular.

Adamları camiye girene kadar izledi gözleriyle, sonra kontrol edemediği bir ağlama geldi yeniden. Elini cebine sokup baktı, elli liraydı. Saklayıp durduğu o paraya hiç sahip olmamıştı aslında. İnsan kazanmış olsa da, kullanmadığı paranın sahibi sayılır mıydı? İlk defa o görünmek istemese de görmüştü birileri az önce onu, hiç çaba harcamadan da cebine sokuvermişlerdi elli lirayı.

“Ben yanlış yapıyor muşum demek ki?” diyerek alay etti kendi kendiyle. Yeni baştan başlama isteği aradı içinde bulamadı. Kiraz’ı hatırladı. Onu görseydi bari son bir kere, anlatsaydı başına gelenleri. Üzülmüş gözlerle bakıp, “Kıyamam ya!” deseydi o yine. Eve zaten gidemezdi. Onu görebileceği tek yer okuluydu yine. Nerede olduğunu bile bilmediği caminin bahçesinden çıktı caddeye. Geçen otobüslerin üzerini okumaya çalıştı ama beceremedi. Durağı fark edince oraya doğru yürüdü. Sabahın aydınlığına ulaşmadan yataktan kalktıkları belli yorgun ve asık suratlı insanların doluştuğu ilk otobüsün şoförüne sordu nasıl gideceğini.

“Bin!” dedi adam, “Ben nerede ineceğini söyleyeceğim oradan yine binersin”

Cebindeki elli lirayı çıkarıp verdi adama, para üzerini alıp, ayakta durmak için bir yer belirledi kendine ama kolunu kaldırınca sırtındaki dikişler acıyınca, “Ah!” deyiverdi elinde olmadan. İnsanlar başlarını çevirip baktılar bu sese ama sonra döndüler önlerine. Cebindeki son parayı da iki otobüse verdikten sonra, Kiraz’ın devam ettiği lisenin önüne geldi. En azından son bir kez görüp, veda etmek istiyordu sadece. Kötü biri gibi hatırlanmak istemiyordu. Yoldan geçen birine saat sorup, kaldırıma oturdu beklemek için. Liseye hiç gelmemişti onu beklemeye. Okulun dağılma ziline kadar her zili son sandığı için bekledi öylece. Sonra okuldan çıkan kalabalığın içinde onu kaçırmamak için ayağa kalktı ama kimi servise, kimi eve koşan kalabalığın içinden seçmesi zordu Kiraz’ı. Artık nereden bakılsa seçilen o pırıltılı, pembe çantasını da takmıyordu muhtemelen.

Bir anda kalabalığın içinde seçti gözü onu yine de, kaybetmemek için gözleri ile takip ederek yürüdü kalabalığın içine. Kiraz’da onu görünce, yapıştı yanındaki genç çocuğun koluna. O korkuyla sokulunca, çocuk da dönüp baktı onun baktığı yere.

“Kim bu?”

“Annesine saldırmış bu geçen gece, peşimi bırakmıyor yıllardır korkuyorum!” dedi Kiraz şımarık bir çocuk gibi. Uzun zamandır hoşlandığı çocuktu yanındaki, böyle bir fırsat ayağına gelince de kaçıramazdı. Kiraz’ın yüzünde ilk defa gördü annesini Hüseyin, sırtına bir bıçak daha saplandı.

En çok da kendime gücenmiştim aslında o anda. Yıllar boyunca hissettiğim duyguların karşılıklı olacağını sanacak kadar ahmak oluşuma gücenmiştim. İnsanlardan hep kötülük görmüşüm gibi dursa da, belki de en büyük kötülükleri ben kendime yapmıştım. Onların geri zekalısı olmaya gönüllü olmuştum. Kiraz’ın ne söylediğini duymama gerek yoktu, yüzündeki o ifadeyi annemin yüzünde, cici babalarıma cilve yaparken görmüştüm defalarca. Kim olduğunu bile bilmediğim çocuk Kiraz’ı arkasında bırakıp, bana doğru yürüdü!

“Kimsin lan sen?” dedi boyu uzun olan Hüseyin’e göz dağı vermek için. Bir şey söylemedi Hüseyin, daha Kiraz’ın yanına yaklaşmamıştı bile. Çocuğun güzel bir kızın kendine sokularak yardım istemesinden aldığı gaz yüzünden okunuyordu. Onun yüzüne bakarken, ileride olanları seyreden Kiraz’a kaydı gözü. Kollarını göğsüne kavuşturmuş, başını yana etmiş, onu kurtarmaya gönüllü kahramanının, zavallı aşığına yapacaklarını izlemeye hazırlanmıştı.

“Geri zekalıyım!” diye çıktı Hüseyin’in ağzından, hem de daha önce hiç kullanmadığı cesur bir ses tonuyla.

Oğlan eliyle bir omuzuna vurup geri iteledi onu, dikişli omzu diğeri olsa da yandı canı ama sıktı dişini belli etmedi. Hüseyin’den anlamlı bir tepki gelmeyince çocuk da nasıl bir tavır alacağını bilemedi.

“Bir daha görmeyeyim seni Kiraz’ın etrafında anlaşıldı mı?” dedi etrafın duyduğundan emin olarak.

Arkasını döndü Hüseyin, yürümeye başladı.

“Duydun mu lan?” diye seslendi çocuk.

Zaten görmeyeceği için dönüp cevap vermeye gerek yoktu. Okuldan ve Kiraz’dan uzaklaşırken ruhu ve bedeniyle, bunca şeyin içinde onu buraya getiren aklın ne olduğunu düşündü bir kez daha. İçinde bir yerlerde hâlâ tutunacak bir dal olduğuna mı inanmıştı Kiraz’ın. Az önce değil, yıllardır uğradığı ihanetin yası çöktü gönlüne. Kezban ablası, Fadime teyzesi de yanıltmışlardı belki onu, bir sokak köpeğine duyulan merhametten ötesi değildi insanların iyilikleri. İyilik olmadığı için değildi isyanı yapılanlar ama diğer herkesten ne farkı vardı sevilmek için anlayamamıştı hiç bir zaman. Merhamete ihtiyacı olmamıştı ki onun. Var olmaya ihtiyacı olmuştu daima. Elinden geleni yapmıştı var olmak için, elinden gelenin fazlasını yapmıştı hatta. Ancak buraya kadardı hepsi. Var olma savaşı bitmişti, var olma kaygısı kalmamış, yok olduğunu son otuz altı saatte hızlandırılmış bir hayat dersi gibi.

Ayakları onu farkında olmadan gece konduların arkasında yükselen tepeye yöneltti. İçkicilerin gece mekanıydı burası. Hava kararmaya yakın buraya çıkar mangallarını yakıp, içlerinin ve yanlarında getirdiklerinin bütün pisliğini tepenin dik yamacından aşağı attıktan sonra arabalarına binip giderlerdi.

Bütün pisliklerin atıldığı yamacın altı, berbat kokardı her zaman. Bir kaç kez meraktan çıkıp bakmıştı buraya. Gece karanlığında tepeden gelen müzik sesi, yukarıda gerçek bir eğlencenin olduğunu düşündürürdü ona. Tek güzel olan içinde her tür çirkinliğin yaşanmasına müsait evlerin karınca yuvası gibi görünmesiydi.

(devam edecek)

Yorum bırakın