Benim Hikayem – Bölüm 15

“Kiraz’ın benim dışında bir hayatı olduğunu elbette biliyordum. Okul arkadaşları, ailesi ve görüştüğü diğer herkes ama yine de benim duygularımı, onun da bana beslediğinden her nasılsa şüphe etmiyordum bir türlü. Hayatımda, her şeyimi anlatabilidiğim, kendimi yanında mutlu hisettiğim, bakmalara doyamadığım ve istese dünyayı ayaklarına sereceğim bir o vardı. Çöplerden toplanmış o kitaplardan birinde anlatılan aşk hikayesiydi benimki. Ona kavuşmak için yaşıyordum, ona layık olmak, hayatımın geri kalanını onunla yaşamak ve ona adanmak için. Aslında garip olan yaşamayı da adanmak sanıyordum. Kendim dışında herkese adanmak, başka ne diye gelmiş olabilirdim bu dünyaya. Etrafımdaki insanlar mutlu oldukça, sırtım sıvazladıkça mutlu oluyordum. Birşey yaptığımda tepkilerini anlamak için gözlerinin içine bakıyordum sürekli. Ustam bir keresinde dükkana gelen herkesin gözüne öyle bakmamam gerektiğini söylediğinde çok şaşırdım. ‘Ürkütme oğlum insanları! Ne bakıyorsun herkesin gözüne dik dik!’ dediğinde kendimi bir kez daha rahatsız edici ve fazlalık gibi hissederek fark ettim yaptığımı. Beni görmelerini istiyordum belki de daha çok, anlamalarını bile değil, varlığımı onaylamalarını, onların hayatının içinde bir yerlerde olduğumu bilmelerini istiyordum. Çünkü kendime ait bir hayatım olmadığı gibi, ‘ben’ diye bir kavramım da yoktu. Geri zekalı, değersiz, öğörk biriydim ben sadece. Cahildim, üstüm başım farklıydı, koktuğumu bile anlamayacak kadar bir zavallıydım ustam diyene kadar. Ve ustamdan aldığım ikinci iz bırakan uyarıydı bu benim için. İnsanları ürkütüyordum. İriydim belki ondandı bilmiyorum. Yine de olmadığım kadar yaşadığımı hissediyordum. İnsanlar tanıyordum, benimle konuşuyorlardı. Onlardan biri gibi davranıyorlardı. Hayallerim vardı, okullu da sayılırdım. Diğer çocukların gerisinden geliyor olsam da, bir gün onların varacakları yere varabilmek için umudum vardı. Kiraz’ım vardı. Artık beni görse bile bazen dudağının ucuyla gülümseyip yürüyüp gidiyor, bazense durup selam veriyor bir iki kelime ediyordu. Ailesinin göreceğinden korktuğu için öyle yaptığını düşünüyordum. Babası hâlâ benimle konuşmasını istemiyordu biliyordum ama Hüseyin artık eski Hüseyin değildi, biraz daha kazanıp, kızını istediğim zaman o da anlayacaktı. Çalıştığım için artık onunla okula gidemediğimi hatırlatıp, özür diledim. Onu unuttuğumu düşünmesini istemiyordum. Beni beklemesini de söyledim, çünkü yakında benim neler başardığımı o da ailesi de fark edeceklerdi. Fadime teyze zaten gurur duyardı ondan şüphem yoktu, Kezban abla da öyleydi. Kiraz ve babası anlayacaklardı. Metin’i zaten hiç saymıyordum. Yıldızlarımız onunla hiç ama hiç barışmadı.”

“Ay tabi seni beklemez olur muyum?” diyerek kahkahalarla anlatıyordu artık liseye giden Kiraz, Hüseyin’in hallerini, “Beni yavuklusu sanıyor salak!”

Hüseyin’in kim olduğunu bilmeyen arkadaşları da okulun en havalı ve güzel kızlarından olduğunu düşündükleri Kiraz’ı etrafını sarıp dinliyorlardı neşeyle. Onunla aynı seviyede sanmasınlar diye yan evlerinde oturduğunu söylemiyordu anlatırken. Evleri yan yana olsa bile dünyaları başkaydı onların, metreler değil, kilometreler vardı aralarında. Yine de hiç bir zaman bunları söylemiyordu Hüseyin’in yüzüne, onun saf ve karşılıksız aşkından keyif alıyordu aksine. Onun ulaşılmazı olmak hoşuna gidiyordu. Oysa okulunda ne yakışıklı çocuklar vardı, daha yeni liseli olsalar da, göz göze bakıştığı bir kaç çocuk kestirmişti gözüne.

Hüseyin, Kiraz’a da durumunu açıkladığı için içi rahattı, eninde sonunda buluşacakları için şimdi bir an önce o günlerin gelmesi için çalışmalıydı. Bir yıldır çalıştığı dükkandan kazandıkları ile kendine ayırdığı parası epeyce olmuştu. Para çoğaldıkça onu bir yere harcama isteği azalıyordu. Hayatında ilk defa bu kadar para görüyordu ve bu para onundu. Annesi eline verdiği paranın hepsini kapıyor, fazlası olabileceğini aklına getirmiyordu. Bu hızla para biriktirmeye devam ederse, bir kaç yıl sonra kim bilir neler yapabilirdi. Üzerine başına da bir şey almıyordu çünkü annesi onun bir şeyler aldığını anlarsa, para sakladığını hemen anlardı. Zaten tulum giydiği için kıyafetlerini kimse görmüyordu Eve tulumla geliyor, kirlenince yıkıyor, sabah da giyip gidiyordu. İnsan içine çıkma üniforması olmuştu, iş tulumundan çok. Hem de artık çalışıp, kendi parasını kazandığının payesiydi, gururla taşıyordu o yüzden sırtında. Geri zekalı olsa yapabilir miydi bunları.

Aslında Kiraz’ı görebilse, gözünü kırpmadan harcardı parasını ona ama neyse ki şansı yardım ediyor karşılaşamıyor, karşılaşınca da parasından bahsetmek aklına gelmiyordu.

Ustası da memnundu, okumayı iyice sökmüş, malzemeyi de tanımıştı. Gözü aç değildi, çalışkandı. Hatta arada sırada dükkanı ona bir kaç saat teslim etmeye bile başlamıştı Galip bey. Öğlen Hüseyin’in yaptığı yemeği beraber yiyorlar, akşam eve gitmeden demledikleri çayla da evden getirmeyi hiç bırakmadığı salçalı ekmeğini yiyor, ertesi sabaha kadar da başka bir şey yemiyordu.

Galip bey iyi bir adam olsa da aslında Hüseyin’e eski çırağına verdiği veya çevredeki diğer çırakların aldığı parayı vermiyordu. Eskisinden daha uygun ve uyumlu bir işçi çalıştırmak onun da işine gelmişti. Sonuçta sahip çıkmış yanına almış, meslek öğretmişti. Yine de geldiği ortamı da bildiğinden, temkini elden bırakmıyor, dükkanı ona bıraktığı bir iki saatten sonra gelip her şeyi kontrol ediyordu. Pasajdaki herkes de ayrıca konuştuklarında temkini elden bırakmamak gerektiği konusunda onu uyarıyorlardı. Tamam bu çocuğu tanıyorlardı ama böyle ortamlardan gelen çocukların ne yapacakları belli olmazdı.

Bir buçuk yıl boyunca Hüseyin’in hayatında her şey hiç olmadığı kadar iyi gitti. İnsanların iç seslerini duymadığı için şanslı sayılırdı. Kendini hiç hissetmediği kadar güvende hissettiği bir buçuk yılın sonunda, bir gün eve geldiğinde, annesinin nefret dolu bakışını fark etmeden kilerine girdi.

Feride, bazı şeylerden şüphelendiği için ki, şüphelenmesi Hüseyin’in gereğinden fazla mutlu görünmesiydi. Ne olduğunu anlayamadığı ve çocuğu her zaman kendi mutsuzluk nedeni olarak gördüğünden, onun mutlu görünmesine sinir oluyordu. Hüseyin işe gittikten sonra çocuğun tek özel alanı olan odasına daldı hemen, geri zekalı mutlaka mutluluğunun sebebi ile ilgili odasına bir şeyler saklamış olmalıydı. Yatağın altındaki sepetin içindeki kitaplara, iki üç parçadan ibaret kıyafetlerine, bulduğu, gördüğü her şeyi karıştırıyorken, bir buçuk yıldır sakladığı paraları bulunca nevri döndü. Zavallı Hüseyin annesinin odasına gireceğini bile akıl edemediği için paraları dükkandan getirdiği kilitleri kırık bir alet çantasının içine saklamıştı. O kadar kıymetliydi ki onun için o paralar, hepsinin Atatürk resimlerini bir yana getirmiş, tutarlarına göre büyükten küçüğe, intizamlı bir şekilde kutuya yerleştirmişti. O kutuyu kucağına alıp kapağını açıyor, hayaller kurarak seyrediyordu arada bir. Bir korsan hazine sandığı olduğunu düşünüp, çil çil altınlardan yükselen ışığı gördüğünü hayal edip gülümsüyordu. Aslında Feride’nin de onun da gözlerinde büyütükleri paranın toplamı sadece yirmi beş bin liraydı.

Feride parayı hemen başka bir yere saklayıp, bunun intikamını oğlundan nasıl alacağının planlarını yapmaya başladı.

“Bu kez öyle kolay kurtulamayacaksın küçük sıçan!” deyip duruyordu kendi kendine, “Onca yıl bakıp, büyütelim, beyefendi kendine para biriktirsin. Anneden para saklamak neymiş öğreneceksin bu akşam, sana hiç unutmayacağın bir ders vereceğim!”

Ustası o akşam bir tadilat işine ek malzeme gerektiği için fazladan bir teslimata yolladığı Hüseyin biraz da geç gelmişti eve. Annesi her zaman ki gibi televizyon izlediği ve hiç bir sohbetleri de olmadığı için başıyla selam verip girdi doğruca kilerine. Feride çekirdeğini çitlerken nefret dolu gözlerini hiç ayırmadı ondan.

Üzerindeki tulumu çıkarıp, kenara koyan Hüseyin, yorgunlukla uzandı yatağına. Bir kolunu başının altına alıp, alçak tavana baka baka hayal kurdu biraz ama uyku ağır basınca kapandı gözleri.

(devam edecek)

Yorum bırakın