“1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü Kutlu Olsun”
Galip bey sabah erkenden yapılan temizlikten sonra, pastaneden aldığı poaça ve çayla kahvaltı yaptırdı Hüseyin’e. Koynuna saklayıp getirdiği salçalı ekmeğini utana sıkıla çıkarıp, yeni patronuna ikram etti o da.
“Koy dursun akşam üzeri yersin acıkınca!” dedi adam.
O gün boyunca dükkandan hiç çıkmadan malzemeyi belletmeye çalıştı yeni çırağına ama Hüseyin’in okumakta zorluk çekmesi işi zorlaştırdı biraz. Tam okuyamadığı için malzeme kutularında yazan etiketleri doğru okuyamıyor isimlerini de bir anda ezberleyemiyordu haliyle.
“Yarın kimliğini getir de sana sigorta yapalım bari!” dedi Galip bey, “Sonra da gidelim şu yakındaki okuldaki hocalara bir danışalım bu okuma problemini nasıl çözebiliriz!”
“Gerçekten mi?” dedi Hüseyin küçük bir çocuk sevinciyle.
“Oğlum bu devirde koca şehirde doğru dürüst okuma bilmeden yaşanır mı? Kimliğini getir sen önce ben muhasebeciye vereyim.”
“Kafa kağıdı mı diyorsun usta?” diye sordu Hüseyin saf saf
“Aynı şey ikisi!”
“Yok benim kafa kağıdım, annemin var ama onu getirsem olmaz mı?”
Gülse mi, ağlasa mı bilemedi Galip bey çocuğun cehaletine. Okula gidememek tamamdı da, daha bir kimliği olmayıp, hayatın akışından ve düzeninden bu kadar habersiz olduğunu da fark etmemişti onca yıldır.
“Kayıp mı oldu kimliğin?” dedi iyice emin olmak için.
“Yok!”
“Tövbe, tövbe!” dedi Galip bey sinirli bir şekilde, “Annenle otur muyor musun sen?”
“Evet!”
“Akşam konuş sabah doğruca gidin nüfus müdürlüğüne alın!”
“Tamam!” dedi Hüseyin yutkunarak ama annesinin bu teklife sıcak bakacağından emin olamadığı için sordu yeniden “Bu kimlik olmadan olmuyor mu?”
“Olmuyor oğlum, dağ başı mı burası?”
“Tamam!” dedi yine çaresizce, sigortalı olmak tam ne demek anlamasa da iyi bir şey olduğu belliydi. Hele ki okul lafı iyice çarptırmıştı kalbini.
İkinci cici babanın gidişi ile akşam kapının önüne süpürge koyma kuralı da sona erdiğinden anahtarı ile açıp girdi içeri.
Annesi televizyonun karşısına geçmiş dizi izliyordu. Yol boyu gelirken annesini ikna etmek için kafasının içinde planlar yapmıştı.
“Ustam dedi ki seninle nüfus müdürlüğüne gidip kafa kağıdı almamız gerekiyormuş sabah!”
“Geri zekalılara vermezler ondan!” dedi Feride pişkin pişkin.
“Ustam bana iyi para verecek ama kafa kağıdım olmazsa veremiyormuş!”
Kafasını kaldırıp ilk kez dikkatle baktı Hüseyin’in yüzüne, durdu düşündü biraz, “Maaş mı verecek sana?”
“Evet öyle söyledi ama kafa kağıdın olması lazım dedi!”
“Ne iş yapacaksın ki sen? Söylemedin mi ben geri zekalıyım diye!”
Hüseyin’in bir öfke düğümlendi boğazında ama kendini kontrol etmeye çalıştı.
“Geri zekalı olmam önemli değilmiş.”
“Kaç para verecekmiş?”
“Bilmiyorum söylemedi!”
“En az on bin ver, yoksa çalışmam de!”
“Tamam biz şu kafa kağıdını alalım derim!” dedi Hüseyin, hayatında on bin lirası olmadığı gibi görmemişti bile o kadar parayı. Annesinin ikna olacağı tek konunun para olduğunu bildiği için oradan girmişti konuya, “Sabah gidelim o zaman!” diyerek kilerine girip kapısını kapattı. Ustasının bütün gün öğretmeye çalıştığı bilgileri aklında kaldığı kadarıyla tekrar etmek istiyordu bir an önce. Ona yapılan bu iyiliğin altında kalmamak için ustasını utandırmamaya yemin etmişti.
Sabah erkenden kalkıp, annesinin kalkmasını bekledi. Saat on olmasına rağmen bir türlü odasından çıkmayan Feride, saati bile kurmadığı için uyuyordu. Sonunda dayanamayıp kapıyı açıp içeri girdi. Çekine çekine annesinin başına dikilip, “Kafa kağıdı almaya gitmemiz gerek!” dedi yüksek sesle.
Feride gözünün birini açıp baktı ona, “Tamam sen git kalkarım şimdi!” diyerek diğer yanına döndü yeniden.
“Usta bana maaş vermez sonra!” dedi çaresiz bir şekilde, “Çok paramız olsun istemiyor musun?”
“Tamam ulan, tamam!” diyerek yorganı fırlatıp kalktı Feride yataktan, “Git çayı koy geliyorum!”
“Gelince yaparsın kahvaltını!” dedi cesaretini toplayarak.
Hüseyin’in baş kaldırmasına alışık olmayan Feride dik dik baktı Hüseyin’e bir kez daha ama onun geri adım atmayacağını anlayınca, “Çık dışarı giyineyim!” diyerek tersledi onu.
Nüfus müdürlüğünden çıkıp, koşa koşa dükkana gitti hemen.
“Nerede kaldın?” dedi Galip bey
“Biraz uzun sürdü usta kusura bakma!” dedi mahcup bir şekilde, “Halettik kafa kağıdı göndereceklermiş!”
“İyi hadi paspası al eline de süpür şu ortalığı, çayı da demledim, git bir şeyler ye gel sonra!”
Sıfırdan, hatta her konuda sıfırdan bir çırak yetiştirmeyi göze aldığı için biraz pişman olmuştu aslında Galip bey ama Hüseyin’in saflığına, iyi niyetine ve çalışkanlığına karşı da duyarsız kalamıyordu.
Çocuğun daha önce günlük kazancı olduğunu bildiğinden, sigortası olsa da, olmasa da bir ayı dolana kadar beklemesin diye o akşam eline biraz para verdi kasadan.
Normalde bir günde kazandığı paradan çok fazla olan parayı elinde tutunca o kadar sevindi ki Hüseyin ne yapacağını bilemedi heyecandan.
“Hepsini bir kerede bitirme, buna avans denir! Normalde bir ay çalışır sonra bir aylık paranı veririm peşin peşin ama bu defalık birazını önden veriyorum haberin olsun.”
Heyecanla başını salladı hemen Hüseyin.
“Ne yapacaksın bu parayı sen şimdi!”
“Anneme vereceğim!”
“Aferin, çar çur edip başka bir şeye harcama! Annen evin erzağını alsın bir ayın dolunca kalanı vereceğim!”
“Kaç lira var orada biliyor musun?” dedi Galip bey sonra merakla.
Hüseyin mecbur kaldığı için para hesabı yapmayı öğrenmişti, matematik kitabından çalıştıklarını da hatırlıyordu daima. Hemen sayıp cevap verince, gülümsedi Galip bey, “Neyse en azından buna kafan basıyor!”
Aslında ustasının çok iyi niyetle söylediği bu cümle, yıllardır duymaya alışık olduğu geri zekalılık konusuna bir gönderme sandığı için içerlerdi biraz ama sesini çıkarmadı. Parayı akşam götürüp annesine verse, kendine hiç ayıramayacaktı. Artık aylık kazancı olacağına göre kendine de ona göre yeni bir düzen kurması gerekiyordu. Ay sonunda daha ne kadar alacağını da sormaya cesaret edemediği için, şimdilik annesine hiç bir şey söylememeye karar verdi. Maaşlı işler böyle olduğuna göre ay sonunda alacağım diyebilir, o zamana kadar parasını saklayıp, ihtiyacı olduğunda da kullanabilirdi. Ay sonu geldiğinde de eline ne kadar para geçeceğini öğrenmiş olurdu. Bir anda hem parası, hem kafa kağıdı oluyordu. Bir de okul işini çözerlerse ondan mutlusu olmazdı. Gerçi okula nasıl gideceğini anlamamıştı, hem çalışıyordu, hem de on beş yaşında küçücük çocuklarla okula mı gidecekti ki?
Hayatında ilk defa onu bu kadar mutlu eden şeyler olunca, gerisini dert etmedi. Hiç bir zaman yarına ne olacağını bilememişti ki, şimdi bilmesine de gerek yoktu.
“Her gecenin sabahını görmenin bile benim için nimet olduğunu düşündüğüm olurdu çoğu zaman. Kemerle yediğim o acı dayaktan sonra düşünmüştüm aslında bunu. Aslında hayatımın her günü külfetti gerçekte. O külfetin içinde nimet aramak ise gençliğimin verdiği bir umuttu demek ki! Kafa kağıdımı ilk elime aldığımda çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Bu beni diğerlerine biraz daha benzeten önemli bir adımdı ki, ustamın söylediklerinden anladığım kadarıyla benim için bir çok kapının anahtarıydı. Her gün cüzdanlarımızda bizimle her yere gelen o kimliklere bu kadar anlam yükleyen benden başkası var mıydı bilmiyorum ama muhasebeciden geri geldikten sonra her gece uyumadan uzun uzun bakıyordum kafa kağıdıma hayranlıkla!On beş yaşında sahip olduğum bana ait olan tek hazinemdi! Bir süredir Kiraz’ı göremiyordum artık ama görür görmez ona anlatacağım ilk şeylerden biriydi hem çırak olmak hem de kimliğimin olması! Uyumadan kimliğimi elime alıyor, onu Kiraz’a gösterip nasıl anlatacağımı hayal ediyor, sonra da yastığımın altına koyup öyle uyuyordum başlarda. Ta ki Kiraz ile karşılaşıp, kafa kağıdım olduğunu gururla söylememe kahkahalarla gülerek karşılık verene kadar!”
“Sen gerçekten geri zekalısın!” demişti karnını tuta tuta gülerken.
“Okula da gideceğim ama bunu sayesinde!” demişti Hüseyin dudaklarının titrediğini gizlemeye çalışarak.
“Bu yaşta seni okula alırlar mı be!” demişti Kiraz.
“Ustam konuşacak, görürsün!” diye yanıtladı bir an için hırsla ama yeni yeni erkeksileşen sesi umduğundan biraz yüksek çıkınca, Kiraz’ın gözlerindeki korkuyu görüp pişman oldu hemen
“İyi, hayrını gör!” deyip dönüp gitti Kiraz bir anda. İyice uzayan boyu ve sertleştiğini sandığı tavrı yüzünden korkmuştu her zaman alay ettiği Hüseyin’den bu sefer.
Günlerce kendini ispat çabası içinde hayalini kurduğu bu konuşmanın sonuncunun nasıl olup da buna döndüğünü anlamayan Hüseyin bakakaldı arkasından.
(devam edecek)