Benim Hikayem – Bölüm 11

Sabaha karşı acısına rağmen sızıp kaldığından, annesinin adamın gittiğinden emin olduktan sonra tekrar döndüğünü fark etmemişti. Aslında can havliyle uzaktaki karakola koşmaya karar vermişti Feride, adamın hem kendine, hem de evdeki geri zekalı oğluna işkence ettiğini söyleyip, hapsi boylatacaktı. Cebinden para çalındığını ilk anladığı anda kıyamet koparan bu heriften daha bir şey koparamayacağı açıktı. Sonra adamı tutmazlar da salarlarsa diye korktu yarı yolda durdu. Mahallede çalacak kapı bırakmadığını bildiği için kimsenin kapısını da çalamazdı, çalıp kendini acındırsa işin ucu yine karakola varır başı belaya girerdi. Cebinde adamdan çaldığı bir miktar daha para olduğu için sabaha kadar açık olan bir unlu mamüller dükkanına oturup, çay üzerine çay içip, poaça yedi.

O saatte tek başına bir kadının gelmesine alışık olmayan fırıncı anladı bir şeylerden kaçtığını ama ses etmeden işine baktı. Neler oluyordu bu memlekette, şimdi acıyıp kadına yardım etmeye kalksa, bir yerden belalısı, kocası neyse artık kaçtığı çıkar gelir başını belaya sokardı.

“Neme lazım!” dedi kendi kendine, kadın kalkacakmış gibi hamle yapıp, saat başı hesap ödüyordu. Parasını da ödedikten sonra otursun dursundu.

Feride arada bir cesaretini topluyor, eve dönmek için yapıyordu o hamleleri ama adamın ruh halinin ne olduğunu bilmediği için cesarette edemiyor oturuyordu geri. Adamın pılını pırtını toplayıp çekip gittiğinden haberi yoktu tabi. Oğlunu o halde bırakıp çıkmış olması zerre kadar aklına gelmiyordu.

Sabaha doğru evde sızmıştır diye cesaret edip döndü nihayet eve. Sessizliği hissedince her gece horultusundan durulmayan adamın öldüğünü sandı nedense. Belki o geri zekalı bir cesaret gösterip, yıkmıştır salağı diye sevine sevine ev dolandı ama umduğunu bulamadı. Gidip kilerin kapısını araladı, Hüseyin’i secde pozsiyonunda cenin gibi kıvrılmış olduğunu görünce “Uyuması bile normal değil!” diyerek rahatlamış bir şekilde divana oturdu. Adamın eşyasını toplayıp gittiğini anlamıştı. Evde saklı bir yerde de adamdan çalıp ayırdığı bir miktar vardı. Gidip iştahla cebinde kalanla onu birleştirip saydı. Kısa zamanda gerçekten hatırı sayılır para çalmıştı adamdan, bunca zaman anlamamış olması mucizeydi.

Kuaför saçınının rengini açmak için kalitesiz malzeme kullandığından saçı ilk yıkamdan sonra çalı gibi sertleşip, rengide yeşilimsi, kusmuk gibi bir şeye döndü. Doğru dürüst bir kuaföre gidip, saçını düzelttirmeye karar verdi o sabah. Gece boyu da uykusuz kaldığı için, uzun süredir tek başına yatamadığı yatakta derin bir uykuya daldı.

Hüseyin öğlene doğru uyandığında, tek pozisyonda yatmaktan kasları, kemerin vurduğu yerlerdeki her bir hücresi ağrıyordu. Doğrulayıp derken sabaha kadar kuruyan yaralar gerilip, sıkışınca daha çok can yandı. Kemerle dayak yememiş de kemikleri kırılmıştı sanki. Kalkamayacağını anlayınca kendini hafifçe yan devirip, bir kaç kez “Ah” çektikten sonra en az acıyan pozisyonu buldu ve sessiz sessiz ağlayarak yattı öylece. Tuvaleti gelmiş, susamış ve acıkmıştı ama kalkacak mecali olmadığı gibi, kapının arkasındaki hayattan uzunca bir süre uzak kalmak istiyordu.

“Şimdi düşününce, neden hiç kaçmayı düşünmediğimi aklım almıyor! Sokakta yaşayan çocuklardan tek farkım, kiler denilen o fare deliğinde uyuyor olmamdı. Varlığımı kendi zihnimden bile öyle silmişlerdi ki, onu kurtarmak aklıma bile gelmiyordu belli ki. Kurulmuş bebek gibi her defasında o eve geri dönüyor, başıma dahasının gelmesi için davetiye çıkarıyordum sanki. On beş yaşıma gelmek üzereydim. Yaşımdan daha uzun boylu olduğum için yavaş yavaş yetişkin gibi de görünmeye başlamıştım. Yakında kilerdeki o küçük yatağa da, kilere de sığmaycaktım aslında ama yine de kaçıp gitmiyordum. Ne evi seviyordum, ne de anne, baba, cici baba sıfatlarını yüklenmiş bu insanları. Okuyup durduğum Hayat Bilgisi kitaplarında ya da hikayelerde anlatılan, hatta çok uzakta da değil, hemen yanımızdaki evde varlıklarını gözümler gördüğüm o anne-babalardan yoktu bizim evde. Beni geri zekalı olduğuma inandırmış, diğer insanların layık oldukları hiç bir hayatı beklememem gerektiğini öğretmişlerdi. Ben de herkesin hayatından artanlarla, kendime diğer hayatların arasında sıkışmış o kiler kadar bir yer açmaya çalışıyordum. Para kazanıyordum oysa, o esnaf ağabeylerden bir kaçına kalacak yerim yok desem, dükkanlarının arka tarafında yatıp, kalkmama bile izin verirlerdi belki. Beni her defasında o eve döndüren, yan evdeki Kiraz’mıydı yoksa? Yüreğimin yerini bana öğreten, her düşündüğümde adını koyamadığım o tuhaf duyguları hissettiren. Adının ne kadar güzel olduğunu düşündüğüm, her tekrarladığımda etrafımda kelebekler uçuşturan o güzel kız!

Artık tuvalete dayanamadığım için inleyerek de olsa kalktı yataktan, evdeki sessizliği fark edince, kimsenin olmadığını düşündü ama yine de emin olmak için annesinin odasının kapısına gitti. Aralık kapıdan bakınca yatakta yatan annesini görünce aklına gelen ilk şey, adamın gece gelip onu öldürmüş olma olasılığı olduğu için ürperdi. Tam korkarak odaya adım atacakken annesi homurdanarak dönünce, geri sıçradı ve dönüp tuvalate gitti.

O ana kadar annesinin ölebileceğini hiç düşünmediğini fark etti, daha da doğrusu ölüm ile ilgili hiç bir şey düşünmemişti. Onu yatakta hareketsiz yatarken gördüğünde hissettiği ilk şey korkuydu. Ölü görmekten mi, annesini öldüğü zannettiği için mi kendisi de ayırt edemiyordu. Kilere dönünce, sırtına yapışıp kalmış kanlı gömleği çıkarmaya çalıştı, kumaşa yanla yapışan yaraların bir kısmı acısını tazelese de eninde sonunda çıkaracaktı. Annesi küçükken bir yeri kanadığında tükürüğünü sür geçer derdi. O zamandan gelen alışkanlıkla avucunu yalayıp, yalayıp, ulaşabildiği yerlere tükürüğü sürdü iyice ama yetişemediği yerlere yapabileceği bir şey yoktu. Duvarın soğuğu hafifletir belki diye üzerine bir şey giymeden sırtını duvara dayadı hafifçe. İçi ürperse de kısa bir süreliğine biraz rahatladı. Dışarıya açılan bir penceresi olmayan bu odada, yaz geceleri gerçekten çok sıcak oluyordu. O zamanlar da kapıyı da açamadığı için serinlemek için yaptığı tek şey çıplak sırtını duvara dayamak, orası ısınınca kayıp, duvarın başka bir kısmına dayanmaktı. Yakında ayağa kalkınca başını eğmek zorunda kalacağı tavana baktı boş boş. Bu halde ne o sandığı sırtına asacak, ne de dışarı çıkacak hali vardı. Ayrıca Kiraz’ın onu bu halde görmesini de hiç istemiyordu.

Kiraz sabah onu göremeyince bozuldu biraz, ertesi sabah göremeyince daha da bozuldu. Bitmişti demek kıymeti. İçeride ne halde olduğunu bilmediği Hüseyin’e içinden kıza kıza gitti geldi okula. Ne sanıyordu da kendini, Kiraz’dan vazgeçiyordu o.

Tuvalet ve bir tas çorba dışında odadan hiç çıkmadan yattı Hüseyin. Annesi gıtını bile çıkarmadı onu görünce. Ne bir tas yemek ısıttı, ne de ağzını açıp bir kelam söyledi. Akşama kadar televizyonu açıp, oturdu o da evde. Pislik herif geldiğinden beri akşama kadar kendi başına yayıla yayıla hiç oturamamıştı. Evi bir süre döndürecek para vardı. Oğlan da kendi yalanları yüzünden o halde geldiği için, niye işe gitmiyordu da demiyordu.

“İyileşince gider!” deyip, avuturyordu kendini ama kendi kendine nasıl iyileşeceğine dair bir düşüncesi olmuyordu.

Sonunda haraket ettikçe etinin acısı azalınca, bir gün de fazladan evde geçirdi Hüseyin. Kemerin yüzüne gelen yerinde kalan iz de biraz siyahlaşsa da dağılmaya başlamıştı. Ertesi gün sabah yine kalkamayınca zorlamadı, öğlen çıktı kilerinden sandığını aldı omzuna.

“Kaçırdın adamı evden şimdi çalış da telafi et!” dedi divana yayılmış çekirdek çitleyen Feride, “Ne yaptın lan çaldığın parları ha?”

Bu sefer cevap bile vermedi annesine, gidip mutfaktan bir ekmeğin içine kaşıkla sürdüğü salçasını alıp çıktı evden. Hiç değilse okul dağıldığında görebilirdi Kiraz’ı.

(devam edecek)

Yorum bırakın