Benim Hikayem – Bölüm 10

Kiraz’ın okulu tatil olunca gene başladı eski gittiği yere boyaya gitmeye.

“Neredesin lan sen?” diyerek kendilerince bir sevgiyle karşıladı esnaf onu. Çoğunlukla ensesine vurularak söylenen bu sözlerden fazla sevgi sözü duymamış Hüseyin duygulanmıştı özlendiğini anlayınca.

“Bir arkadaşımın okulunun oraya gittim bir süre!” demişti yarı mahcup bir halde.

“Vay! Anlayalım. Kız mı lan yoksa o arkadaşın! Duydunuz mu Hüso sevgili yapmış kendine!”

“Yok ağabey! Sevgili değil, mahallemizin kızı işte!”

“İyi, iyi! Aferin lan sana!”

Burada ayakkabı boyamak yerine, o okulda, Kiraz ile olmayı ne çok isterdi bilen yoktu tabi.

Bu arada evde cici babayla işler giderek bozulmaya başlamıştı. Adında “Cici” olan bu adamın annesini hoşnut ettiği için kafasına takmadığı günler bitmiş, Feride’nin eski öfkesi ve nemrutluğu geri gelmişti.

Pislik herifin ne çamaşırı bitiyordu, ne sofrası, kendi yetmez gibi bir de kendi gibi iti köpeği çağırıyordu şimdi. Tamam yediği önünde yemediği arkasındaydı ama üzerime başıma bir şey alayım ya da bir kuaföre gideyim dediğinde hiç oralı olmuyordu. Yatakta, ayakta hizmetçi bellemişti Feride’yi.

Sarhoş kafayla “Hayatında kuaför mü görmüşsün! Bırak dağınık kalsın!” diye yüzüne yüzüne gülünce tepesi atıvermişti.

“Hayvan oğlu hayvan, benim o boya küplü karılardan neyim eksik! Kuaföre gidebilecek olsam sana mı bakardım!” demişti içinden ama kaz gelen yerden tavuğu esirgemek için yeterince dolmadığından suratını asıp oturmuştu sadece.

Eve gelen gidenin sayıları çoğalınca, hizmete yetişemeyn Feride, Hüseyin’i de çekip çıkartmıştı odadan. Kendi evinde sarhoşlara garsonluk etmeye başlamıştı annesi mutfaktan çıkıp gelmek istemediği için. Mezeler tükenince masayı toplatıp, kumara başlıyorlardı bu sefer.

“Zıbarın yatın siz, biz oturacağız!” diyerek ana-oğulu ortamdan temizliyor, sabaha kadar göz gözü görmeyene kadar sigara içip, bağıra çağıra kumar oynuyorlardı. Bazı geceler kavga çıktığından erken dağılsalar da, çoğunda günün ilk ışıklarına kadar devam ediyordu oyunlar.

Gelen adamlardan Hüseyin’in evde neci olduğunu anlamadıkları, ilgilenmedikleri için cebine üç beş kuruş sıkıştırdıkları da oluyordu bazen. Cici babası bir kaç kez görüp, sakalını sıvazlar gibi yapınca, onaylandığını düşünüp alıyordu o da. Kiraz’a istediklerini alacak parası da oluyordu böylece. Aslında birazını saklayıp, üzerini başını düzeltmek istiyordu biraz ona iyi görünmek için ama annesi fark etmeden nasıl yapacaktı bu işi onu bilmiyordu. Boyu da iyice uzadığı için artık üzerindeki her şey kısa geliyordu.

Yaz boyu babası izin vermiyor diye pek görüşemediler Kiraz’la, Fadime kızını göndermektense, arkadaşlarını çağırıp, bahçeye topluyor, akşama kadar bebeklerini, oyuncaklarını döküp oynuyorlardı beraberce. Ellerindeki sarı uzun saçlı, incecik bebeklere, Hüseyin’in üzerinde başında yokken paralar verip aldırdıkları, şıkır şıkır elbiseler vardı. Kiraz gözden kaçabilirse bahçe duvarına yanaşıp gösteriyordu Hüseyin’e.

“Bak bu Parla’nın yeni elbisesi!”

Parla bebeğin adıydı elbette, Kiraz’ın söylerken ki haline bakılırsa, bebek giyindikçe kendi giyinmiş gibi seviniyordu. O sevinince Hüseyin de seviniyordu haliyle.

“Büyüyünce ben de böyle olacağım!” diyordu Kiraz, koyu renk, dalgalı saçlarının nasıl sarı olacağını düşünüyordu Hüseyin ama o ne yaparsa güzel olurdu herhalde.

Kezban üniversiteli olmuştu artık, Hüseyin’i görünce ya göz kırpıp geçiyor ya da hafifçe el sallıyordu yine. Yan evin kızları babalarının kuralına rağmen vazgeçmiyorlardı Hüseyin’den. Buna Fadime de dahildi elbette.

Fadime Hüseyin’in görüp alacağını bildiği bazı şeyleri çöplerden ayrı onların evine daha yakın bırakıyordu artık. Çocukların eski kitapları, kıyafetleri gibi şeylerdi bunlar ama çoğu zaman Hüseyin’den önce birileri kapıp götürüyorlardı.

Kiraz, Hüseyin’e okulun önünde sürekli bir şeyler aldırdığı için söylemiyordu annesine konuştuklarını. Okulların yeniden açılmasına az kalınca, gene kendince bir yöntem geliştirip haber verdi Hüseyin’e. Sabah Kiraz’ı görme şansı kalmayınca yine erkenden çıkıp giden Hüseyin’i yakalayıp, bahçeden kaldırdığı kağıdı okuttu ona. Hızlı okuyamadığını bilidiği için yakalanma korkusu ile sabırsızlandı biraz ama Hüseyin gülümseyince anladı okuduğunu.

“Üç gün sonra okul açılıyor!” yazıyordu kağıtta.

Hüseyin’e göre hayatındaki en önem verdiği insanla vakit geçirme şansı, Kiraz’a göre uşağı ile gönül eğlendirme zamanı geliyordu yine.

Kiraz işleri o kadar ileri götürmüştü ki açık sözlülükte, “Senin için benim uşağım diyorum arkadaşlarıma!” diye açıklamıştı Hüseyin’e.

Onun anlamadığını fark edince de, “Yani hizmetçi gibi bir şey!” diye düzeltmişti.

“Olsun!” demişti Hüseyin de, öyle demese de geri zekalı dese daha mı iyiydi sanki. Artık geri zekalının ne demek olduğunu bildiği için üzülüyordu öyle söylemelerine.

“Ya biz okulda birbirimize de diyoruz ne kafana takıyorsun!” demişti Kiraz bir kaç kez gerçi ama öyle kızgınlıkla söylenen geri zekalı olmakla, okula alınmayacak kadar geri zekalı olmak aynı şeyler değildi.

Bu arada başına bela ettiği ve nasıl kurtulacağını bilmediği adamın cebinden o sızınca para aşırmaya başlamıştı Feride. Önce küçük küçük, adamdan ses çıkmayınca da işi büyütüp, fazlasını alıyordu. Adam evden çıkar çıkmaz koşup kendine bir şeyler aldıktan sonra, nihayet hep hayalini kurduğunu kuaföre de gitmeyi başardığı için sakinlemişti yeniden.

Adam gelip de saman sarısı olan saçlarını görüp alayı basınca da, aşırı bozulmuş, bakkaldan aldığı boyayla denediği için öyle olduğunu söylemişti hırsından.

Saatlerce oturduğu kenar mahalle kuaförünün yapacağı sarı ne kadar kötü olabilirse, o kadar kötüydü gerçekten rengi. Aslında kendisi de aradığı havayı bulamamıştı saçı yıkanıp da aynada belirince rengi ama kuaför “Gözün alışmadı abla ondan” diye açıklamıştı durumu. Mahalleye çıkarken başına yemenisini sardığı için kimse fark etmiyordu sarışınlığı, kızılşınlığı ama o yine de istemişti öyle olmayı.

Kuaför meselesinden olmasa da bir süre sonra adam da uyanmaya başladı cebinden eksilen paralara. Feride’de de hiç çekinmeden, “Bizim geri zekalı alıyordur!” deyivermişti kendini olaydan sıyırmak için.

Sayesinde evdeki masada kısa zaman da olsa oturabildiği, evin içindeki arsız kahkalarıyla annesini mutlu ettiğini sandığı adamın akşama elinde kemerle onu beklediğini görünce de neye uğradığını şaşırmıştı zavallı Hüseyin.

“Sen mi alıyon lan paraları! Hırsızlığa mı başladın ha? Ekmeğimi yiyorsun sen benim, ekmeğimi! Ben olmasan, annenle, sokaklara düşmüştün şimdi!”

“Hangi paraları?” diye çıkmıştı ilkin ağzından, korku dolu gözlerle bakmıştı annesine ama “Kesin o dur başka kim olacak! Nankör!” diyen annesinin cümlesi bitmeden yemişti deri kemerin acı dolu hissini yüzün bir kısmı ile omuzunda. Acıyla o yana doğru bükülünce, sırtına, sonra tekrar tekrar zaten eski olan gömleği yırtılıp, kan sızana kadar yemişti dayağı.

Adam hızını alamayıp, Feride’nin üzerine yürüyünce, avazı çıktığı kadar bağıra bağıra sokağa fırlamıştı annesi. Adam onun peşinden bahçeye kadar koşup durmuştu sonra. Geri gelir de devam eder diye can havliyle kendini kilere atıp saklanmıştı aklınca zavalı Hüseyin. Nereye dönse, nereye dokunsa sızlayan sırtıyla secdeye varır gibi başını ve dizlerini yatağa değdirerek durabilmişti ancak.

Evde homurdanarak dolanan adamın, pılını pırtını toplayışını dinlemişti sonra. Annesinin sesi çıkmadığına göre, gelmemişti belki de eve. Adam bir saate yakın ortalığı devire devire eşyasını toparlayıp, kilerin kapısını açmadan bağırmıştı Hüseyin’e.

“O anana söyle, bir daha gözüme gözükmesin benim! Kendine de karı demesin o haliyle! Nankörler sürüsü sizi! Asalak gibi yaşıyoruz demiyorlar da bir de cebimden para çalıyorlar!”

Kapıya fırlatılan sert bir cismin sesi ile sıçradı Hüseyin yerinden ama hem canı yandığı, hem de cesaret edemediği için pozisyonunu bozadan bekledi öylece. Biraz sonra sokak kapısının gümbürtüyle kapanan sesi duyuldu. Sonra saatler süren bir sessizlik.

(devam edecek)

Yorum bırakın